bc

KARPUZ [+18]

book_age18+
141
TAKİP ET
2.9K
OKU
HE
badboy
sweet
campus
small town
enimies to lovers
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Yeryüzündeki bütün meyveler yok olacak ve sadece bir tanesini yeme hakkın olacak deseler hiç düşünmeden seni seçerdim...

Issız bir adaya düşecek olsam yanıma alacağım üç şey de sen olurdun.

Sonsuza kadar derin bir uyku çekmek mi yoksa karpuz mu, diye sorsalar ben yine seni seçerdim...

Çünkü sen benim ilk aşkımsın, ilk heyecanım, ilk tutkumsun.

Ta ki o karpuz yeşili gözleri ve karpuz kırmızısı dudakları görene dek...

Pusat Demirli, sen benim karpuz sevdamı yerinden edebilecek tek sevdamsın.

Ve ben Yaz Yeşilsu, gizemli komşumun sırlarını çözerken onu karpuzdan daha çok seveceğimi tahmin edemezdim...

Hikayeme hoş geldiniz, lütfen yanınıza bir dilim karpuz alın çünkü canınızı çektirecek kadar karpuz diyeceğiz...

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. HEDİYE
Henüz tek derdimin oyun oynamak olduğu yaşlarda günün çoğunu dedemle birlikte tarlada geçirirdim. Yazın sıcağında hiç ağlayıp oflamadan onun yanında toprakla oynar, solucanları besler ve bitkileri incelerdim. Dedem bir gün elinde bir torba tohumla çıkagelmişti. Beni de yanına alıp tarlanın en güneşli kısmına gitti ve elindeki çapayla toprağı havalandırdı. Torbanın içindeki küçük siyah tohumları birlikte toprağa ekip üzerini örtmüş ve can suyunu vermiştik. Ne olduysa aylar sonra olmuştu. Her gün tohumların başına gidip hangi bitkinin filizleneceğini incelemiş, sabırla suyunu vererek havalandırmıştım. O küçük yaşıma rağmen bahçenin korkuluğu oldum. Geceleri uyumadan beklemiş, tohuma masallar anlatıp şarkılar söylemiştim ve nihayet filizlenmişti ama hala hangi bitki olduğu anlaşılmıyordu. Dedeme yakındığımda biraz daha zaman diyordu. “Biraz daha zamana ihtiyacı var, sabret.” Sabrettim. Ve sonunda onunla tanıştım. Misket büyüklüğündeki açık yeşil topu gördüğüm anda benden heyecanlısı yoktu. Öyle ki gördüğüm şeyle bağıra çağıra sevinçle köy kahvesinde arkadaşlarıyla tavla oynayan dedemin yanına giderken tüm mahalleyi ayağa kaldırmıştım. Dedeme heyecanla gördüğüm şeyi anlatırken yerimde duramıyor, o da görsün istiyordum. Elimi tuttu, tavlayı bıraktı ve benimle birlikte tarlaya geldi. Ve ikimizi tanıştırdı. O karpuz. Yeşil sert kabuğunun içinde kıpkırmızı bir ruh saklayan, dışı sert olsa da içi yumuşacık ve tatlı olan dünyanın en esrarengiz meyvesi… Topraktaki tüm suyu içine almasına rağmen yerken ağıza toprak tadı vermeyen mucizevi bir bitki. Onu tanıyıp da sevmeyen çok nadirdir. Ve onun en kötü huyu yalnızca yazın olmasıdır. Her mevsim yetişme olanağını elma kankisine verip kendini yaza saklayan bu meyve benim can suyum. Dostum karpuz ile ilişkimiz, büyüyüşüne anbean şahit olduğumdan dolayı mı yoksa dedem yeşil kabuğunu bıçakla kestikten sonra içinden çıkan kırmızı şeye âşık olduğumdan mı bilmiyorum ama aramızda güçlü bir çekim var. Sabırla gelmesini beklediğim tek meyvedir kendisi. Yaz geldiyse, Karpuz da gelmiştir demektir benim için. Velhasıl-ı kelam tüm yaşamım karpuzla bütünleşmiş olmuş vaziyette. Kırmızı ve yeşil en sevdiğim renktir. Yağmur çamur demeden toprakla iç içe yaşayabilirim. Burnunuza taze toprak ve karpuz kokusu geldiyse sakın şaşırmayın çünkü şu an hikâyeme konuk olmuş bulunuyorsunuz. Dikkat dikkat, çıkışlarımız bulunmamaktadır. * "Yaz!" Eğer işsizseniz arkadaşlar, öğleye kadar uyuma iznine sahipsinizdir. Eğer Yaz Yeşilsu iseniz bu hakkı elinizden alan bir anne, bir baba, bir dede ve bir abla vardır ama özellikle anne, özellikle. "Yaz!" Gördüğünüz üzere saat on iki olmadan bir yere yetişmek zorunda olan tek kişi Külkedisi değil. Külkedisi ile aramızdaki tek fark benim gün yarısında ev işlerine yetişmemken onun gece yarısında evine yetişmeye çalışması. Yoksa aynı biçarelik ve şizofrenlik ikimizde de mevcut. "Yaz diyorum sana!" Üzerimdeki örtüyü ayaklarımın dibine kadar iteleyip uykudan ayılamayan yüzümü ovuşturuyorum. Neden bizde normal insanlar gibi dokuzdan sonra uyanamıyoruz? Bir kerecik yedide kalkmasak ne olur? Dünyanın sonu gelirdi herhalde. Sağıma soluma dönüyorum, ayaklarımı yataktan aşağı sallandırıp kendimi pat diye yere atıyorum. Ayılmanın vazgeçilmez kuralı budur. Yoksa yatağımdan ayrılmam mümkün değil. Aniden, bıçakla salatalık doğrar gibi keseceksin yatakla olan bağını ki fazla acı çekmeyesin. "Yaz!" Adım bilmem kaçıncı kez evin içinde annem tarafından bağırılırken oflayarak yerden kalkıyorum ve odadan çıkıp aynı annem gibi bağırıyorum. "Ne oldu anne?" Cevap gelmiyor. Gelse şaşardım zaten. Hâlbuki adımı öyle seslendi ki dünyanın en önemli sırrını söyleyecek sandım. Nerede o günler? "Anne!" Bu sefer ben evin içine bağırıyorum. Annemle olan ilişkimiz gözlerinizi yaşarttı değil mi? Benim de öyle. "Anne!" Evin mutfağa inen merdivenlerini inmektense tırabzandan aşağı kaymayı tercih ediyorum. Zira merdivenler sabah mahmurluğumda bana pek de iyi gelmiyor. Mutfak sınırları içerisine girdiğim anda mis gibi peynirli gözleme kokusu hücrelerimi ele geçiriyor. Mutfağa uğramadan önce köşedeki çeşmede elimi yüzümü yıkıyorum ki direkt gözlemeye dalabileyim. Tam gözleme üzerindeki planlarımı eyleme dönüştüreceğim esnada belime giren tahta kaşık ucuyla olduğum yerde sekiyorum. Annem az önce belimde delik açmamış gibi acımadan terliğini popoma vururken hem gözlemelerden hem de ondan olabildiğine uzaklaşıyorum. "Kız saçın başın açık ne dolanıyorsun mutfakta?" "Yeni uyandım yeni. Kahvaltı edeyim sonra giyinirim acelem yok ya." "Bu saate kadar uyuyacağına, kalkıp annene yardım etseydin ya!” "Ablam etsin sana yardım, ben neden ediyorum?" Sinirleniyor bu sefer ve terliği kafama fırlatıyor hiç acımadan. Kaçmak için yeltenmeme fırsat kalmadan alnımın çatına otuz yedi buçuk numara terliği yiyorum. Refleks çalışmam lazım benim refleks. "Anca bahçe işlerine bak zaten sen. Aman elin temizliğe değer, incinir." "Prensip olarak toprağın temizliğiyle ilgilenmek daha eğlenceli. En azından baz kokmuyorum anne." "Sabah sabah delirtiyorsun beni yine bak!" "Aç karnıma beni bu kadar bağırtma sen de!" Deyip dudak büküyorum ve sinsi adımlarla masaya yaklaşıyorum. Her zaman ki yerime kurulup gözlemeyi mideme indirmeden önce annemin gözlerindeki alevin sönmesini bekliyorum. Yoksa yemekler boğazıma dizilebilir. "Tamam, anne sakin olalım lütfen. Bak bugün gözünün önünde dolaşmayacağım. Tüm gün bahçedeyim merak etme." "Ne zaman çıktın ki oradan zaten? Hep babanın yüzünden bunlar. Tıp Fakültesine gömelim dedim göbek bağını yok tutturdu ben halledeceğim diye al işte haline bak!” Hal dediği de bahçe işleriyle ilgilenmem yalnız, altını çizerim. “Göbek bağını el memleketlerine götüreceğine İstanbul’a gömseydi ne olurdu sanki?” Çok kötü olurdu, muhtemelen bir parça toprak için her gün ağlamak zorunda kalırdım ki bu karpuz ile sadece yazdan yaza iletişim kurmama neden olurdu. “Güvenip ona teslim ettim, adam gitti göbek bağını Çin de karpuz tarlasında kaybetti.” Siz sormadan ben açıklayayım bu saçma olayın nedenini dostlar. Benim babam, pilot ve annemin sövercesine anlattığı bu olay gerçekten büyük tesadüflerden oluşuyor. Uçurduğu uçağın eş pilotu, yeryüzündeki iki yüz altı ülkenin içinden nüfusu en kalabalık olan Çin’de yaşamayı seçen Merzifonlu Hüsnü bey amcanın çağrısıyla birlikte son Çin uçuşunda üç gün gezmeye karar veriyor. Annemden de uçmadan önce göbek bağımı iyi bir yere gömeceğinin sözünü vererek bin bir ısrarla alıyor ve düşüyor Çin yollarına. Çin Seddi’nden başlayan yolculuğu her nasılsa karpuz tarlalarına doğru devam ediyor ve babam ülkenin en büyük karpuzuyla fotoğraf çekilmek için kamerasını çıkartırken ceketinin ön cebine sıkıştırdığı çok kıymetli göbek bağım yere düşüyor. Artık kimlerin ayağına takılmış, nerelere sürüklenmişse ancak otelde fark ediyor düşürdüğünü. Geri dönüp bulması mümkün olmadığı için de kuyruğu kıstırıp eve dönüyor. Özür niyetine de bir torba karpuz tohumu getiriyor. Ve gördüğünüz üzere, ben bir karpuz güzeli oluyorum. Tamam, güzel kısmı benim mütevazılığım. Karpuz kraliçesi diyelim biz ona. Annem söylene söylene ocağın üzerindeki demliği alıyor ve bardağımı doldurduğunda tehlike geçtiğine göre yerime oturabilirim artık. Gözlememi gömüp, çayımı içtikten sonra odama çıkıyorum. Pijamalarımı çıkarıp üzerime bahçe elbiselerimi giyiniyorum. Bahçe işleriyle ilgileniyorum diye beni köy kızı zannetmeyin lütfen. Gayet Dokuz Eylül Üniversitesinde Botanik okumuş, elit bir kızım. Sadece görünüşümü diğer kızlar kadar çok takmıyorum. Hadi ama! Köyde kime görünüp rezil olacağım? Yeşil tişörtümü ve çiçekli basmadan diktirdiğim şalvarımı giyinip başıma da güneş geçmesin diye şapka takıyorum ve evden çıkıyorum. Annem ve ablam öğleden sonra gelecek olan misafirler için hazırlık yapıyorlar ki ev işleri pek benlik olmadığından ortama hiç uğramadan terk etmem en mantıklı karar oluyor. Yoksa sabah yediğim bir ton dayağın üstüne bir kilo daha yerim. Arka bahçedeki minik tarlama girip kapıyı arkamdan kapatıyorum ve önce çapayla tarlayı bir güzel sürüyorum. Karpuza ayırdığım alan küçük olduğu için sürüm işlemi kolay bitiyor. Toprak ölü otlarından ayrışınca doğal gübreyi kürek kürek üstüne atıyorum, iyice karışmasını sağlıyorum. Bu işlem süresince her yerim gübre ve toprak oluyor ama kim takar ki? Karpuz çekirdeklerinden oluşturduğum tohumları ardiyeden almaya çıktığım anda uzaktan küçük bir cisim bana doğru koşarak yaklaşıyor. "Yaz abla! Yaz abla!" Köyün çocuklarından Osman, adımı bağıra bağıra bana doğru koşarken merdivenin ortasında durup yaklaşmasını bekliyorum. "Yaz abla!" diyor ayaklarını yere son anda sertçe basıp frenlenerek. Nefes nefese kaldığından dili dışarda susuz köpekler gibi bekliyor bir süre. "Osman? Ne bu acelen, ne oldu? Dur soluklan azcık." "Vecihi dede! Vecihi dede seni çağırıyor!" "Nereye çağırıyor?" "Meydana çağırıyor." "Hemen mi?" Küçük gözlerini kısıyor ve hayretle bakıyor bana. "Abla koşarken ciğerlerimi kustum nerdeyse hala hemen mi diyorsun?" Haklı çocuk. Hemen olmasa neden koşsun bu kadar? "Geliyorum geliyorum tamam." Merdiveni gerisingeri inip arkadaşlarıyla oynamaya giden Osman'dan ayrılarak koşmaya başlıyorum. Bizim evden çıkıyor, evlerin arasından geçerek dümdüz yolu koşuyor, sola sapıyor ve kısa yolu kullanarak Safiye teyzenin bağlarının arasından geçiyorum. "Dede!" Kahvenin önünde nefes nefese durduğumda hafif esen rüzgârla savrulan çalıdan başka hiçbir şey göremiyorum. Ee dedem nerede? Nerede bu adam nerede? Kandırıldım mı yoksa yine? O Osman'ı bulursam küçük kulaklarını kepçe olana kadar çekmezsem adam değilim. O kadar koşturdu beni salak çocuk! "Yaz kızım!" Kahvenin sahibi Hulusi amca içerden çıkıyor beni görünce. Adımı söyleyiş şekli Şener Şen’in Perran Kutman’a yakalandığı o meşhur çimento sahnesini akıllara getirse de küçük karışıklıklara gerek yok. "Hulusi amca dedem nerede? Beni çağırmış." "Vecihi gitti kızım, dedi ki o da peşimden gelsin." Alık alık suratına bakıyorum. Herhalde gözlerinden aktaracak adresi. Benim müneccim olduğumu falan sanıyor olabilir. Allah'ım neden benim köy insanlarım normal değil? Hulusi amcaya nereye gittiğini söylemesi için gözlerimi büyütüyorum ama o ne demek istediğimi anlamadığından başını iki yana sallıyor ne var dercesine. Çıldırmamak elde değil. "Hulusi amca nereye gittiğini söylesene, nereden bileyim nereye gittiğini?" "Hah doğru ben de diyorum ne bekliyor bu kız. Bak şimdi Kuru soğan tarlası var bir tane bildin mi?" "Bildim." "Heh işte o tarlanın oradan sola sap, dümdüz git. Gittin mi?" "Gittim." "Şimdi sağa sap, pembe bir ev var orada. Gördün mü?" "Gördüm." "O pembe evin arkasından dolan, aşağı inen bir patika var oradan in. İndin mi?" "İndim." "Heh orada." Yol tarifini bu kadar uzatmış olmasına takılamıyorum. Önemli olan adresi almış olmam ama aklımı çelen bir soru daha var. "Dedem neden oradaki?" Kendi kendime soruyorum aslında ama cevabı Hulusi amca veriyor. "Gidince görürsün." Sağ ol ya çok yardımcı oldun. "Neyse görüşürüz o zaman sağ ol." "Önemli değil kızım." "Kolay gelsin." Söylediği yolu koşar adımlarla aşarken yolda gördüğüm ve gün için bize giden komşu kadınlarla selamlaşıyorum. İçlerinden Kadriye durduruyor bir tek beni. "Yaz, dedeni gördüm böyle buradan aşağı doğru gidiyordu." Esas öğrenmek istediği nereye gittiği ama benden de cevap alamayacak. "Ben de yanına gidiyorum şimdi Kadriye teyze." "He! İyi tamam tutmayayım o zaman ben seni git sen." Omzuma vurmak için eli havaya kalkıyor ama yarıda duruyor. Yüzünü ekşitip burnunu tıkıyor parmaklarıyla. "Kız yine leş gibi kemre kokuyorsun." "Ben almıyorum kokusunu." "Bağışıklık yaptıysa demek ki…" Gülüyorum. "Hadi görüşürüz." Kadriye engelinden kurtulup yoluma devam ediyorum. Pembe evin önüne geldiğimde soluklanıyorum beş saniyecik. Hava ne kadar sıcak haberiniz var mı? Kafamdaki karpuz desenli şapkam olmasa beynim eriyip kulaklarımdan akardı. Neyse ki şapkam var ve beni koruyor. Pembe evin etrafından dolanıp aşağı inen patikayı yürüyüp dedemi nihayet görebiliyorum. Köyün dışına kalan geniş arazi ve arazinin sahiplerine ait yalnızca yazları birkaç ay kaldıkları ev uzaktan bana el sallıyor. Annem evin hanımıyla tanışıyor ama ben pek muhabbet kurmadığımdan tam olarak tanımıyorum fakat sorun arazinin sahipleri değil, dedemin neden bir adamla tokalaştığı. Aşağı doğru yanlarına koşmaya başlıyorum bu sefer. Ben gelmeden konuşmayı bitirirlerse dedemin ağzından laf almak hiç kolay olmayacak, biliyorum. Yanlarına yaklaşırken ayağımdaki lastikler taşların üzerinde kayıyor ve frenlenemiyorum. Kayak yapar gibi aşağı fışıyut fışıyut kayıyorum. Esas mesele nasıl duracağım. Çarpmaya en makul yer geniş gövdesiyle Çınar ağacı, bahçenin etrafını saran dikenli teller ve ısırgan otuyla kaplı yeşillik alan. Tarafımı seçmem gerekiyor ama çığlık atmaktan başka bir şey yapamıyorum. Dedem ve yanındaki adam çığlıklarımı duyup bana dönüyorlar ve ne yapacaklarını bilmez halde bakakalıyorlar. Keşke izlemek yerine bir şeyler yapsanız. Gittikçe mesafe azalırken düşüp bacaklarımı yaralamak son istediğim şey oluyor. O acıyı çekecek sabrım inanın yok. Derken bir şey oluyor. Biri kolumdan öyle sıkı tutuyor ki keskin bir patinajla sağa dönüyorum. Şapkam kafamdan çıkıp göğe yol alırken hızlı hareketimle yüzüme düşen saçlarımın ardından beni tutan elin sahibine bakıyorum. Allah'ım. Sanırım ölüp karpuz cennetine gittim ve bu da hurilerden biri. Yer ayağımın altında değil o derece bir his kaplıyor ruhumu. Gözleri karpuz yeşili… Dudakları kırmızı. Kaşları yay. Kirpikleri ok. Şu an bıraksanız bir dizi destan yazarım divan edebiyatı manzumlarından. Selvi boyu gittikçe uzuyor sanki. Ne oluyor bana? Aha! Ayaklarım yere basıyor. Bir saniye... Ayaklarımı yerden kesen gerçekten oymuş. Kolumu bırakıyor, birkaç adım uzaklaşıyor. Gitme, sana muhtacım. Gözümde nursun sana muhtacım... Kendime gelmemi, görüş alanıma giren dedem sağlıyor. Yakışıklının yüzünün yanında beliren aksakallı benim dedem. Vecihi. Erken emekli olup köyde yaşamaya başlayan eski pilotlardan kendisi. Aile geleneği, kuşak kuşak pilot olma hayaliyle büyüyorlar lakin babam da bu yolda ilerleyen son kişi oluyor. "Yaz, iyi misin kızım?" Adrenalinin boğduğu kulaklarım açılıyor ve dedemin sesini duyuyorum. Arkadaki yakışıklı sesini çıkarmadan bana bakıyor. "İyi miyim?" diyorum sanki o bilecekmiş gibi. Salak oldum yine. "İyiyim iyiyim. Lastiğimin altı kaydı bir an. Teşekkür ederim." Yakışıklıya bakıyorum minnetle. "Tutmasan yapışıyordum yere kene gibi." Biraz daha kibar ve kapalı sözlü olamaz mıyım acaba? "Önemli değil." Dedemin koluna girerek yakışıklının yanından uzaklaşıyoruz ve az önce konuştuğu adamın yanına gidiyoruz. Ama bir dakika… Yakışıklı da bizimle birlikte arkadan geliyor. Sen bizi mi takip ediyorsun bakayım? Âşık mı oldun yoksa bana? Vay! Bu kadar hızlı mı? "Yavuz, bu torunum Yaz." "Merhaba kızım." Yavuz bey amca başıyla selam veriyor bana. Tatlı tonton bir bey, babamdan az biraz büyük olsa gerek çünkü saçları daha beyaz ama boyunun maşallahı var. "Merhaba." "Bu da oğlum Pusat," diyerek arkasında duran oğlunu tanıştırdığında şaşkınlığımı belli etmemek için mimiklerime hâkim olmaya çalışıyorum. Pusat mı? Boksör olan Pusat mı? Yoksa sıradan Pusat mı? Kafam karıştı, meraktan ölebilirim şu an. En müsait zaman da bu soruyu sormam gerek. İsmi Pusat olan birinin hobileri neler olabilir mesela? "Memnun oldum." Pusat ifadesiz moron suratını bozmadan başıyla onaylayınca sessizlik oluşuveriyor, memnun oldum desen ölür müsün yakışıklı surat? Olaya el atmam lazım. Sessizlik sürdükçe geriliyorum. "Dede," diyorum boğazımı temizleyip ona dönerek. "Neden çağırdın beni?" "Hah doğru ya unuttum bak. Akıl mı bıraktın insanda?" Sadede gelirsek yalnız, toprak açık kaldı, tohum ekeceğim daha. "Bak bakayım şurası nasıl?" Eliyle arkadaki tarlayı gösteriyor. Tarla dediğime bakmayın resmen ova. "Güzel ve geniş… Baya geniş. İyi de ned- ıhaa!" Umarım anladığım şey doğrudur da çıkardığım ses yadırganmaz. Çünkü eğer anladığım şey doğruysa bu tarla benim. "Ihaa! İnanamıyorum. Dede doğru mu bu? Anladım mı ben?" Türkçe’nin içinden geçiyorum ama kim takar şu an gerçekten hem şaşkın hem mutluyum. Pilot değilim ama kuş olabilirim bir tek kanatlarım eksik. "Evet, evet doğru anladın. Burası senin artık güle güle kullan güzel torunum." Ellerimi yanaklarıma koyup sevinçle çığlık atarak deli gibi gülmeye başlıyorum. Aynı zamanda zıplayıp duruyorum çünkü mutluyum. Dedem bana tarla almış! Dedesi tarla aldığı için bu kadar mutlu olan birini göremezsiniz. O yüzden dikkatli bakın zira birazdan gerçekten kanatlanacağım. Dedeme sarılıyorum sıkıca. Benimle birlikte gülüyor. Yanaklarını öpüp gülerek tarlaya dönüyorum. Resmen tarlam oldu. Bana ait tarlam var artık… Annemin gözetiminden uzakta, sadece bana ait bir tarla. Pardon tarlam, sana tarla dedim. Ova demek istemiştim aslında. "Şuraya tabela asarım, şuraya domates ekerim, bir tane bostanlık yaparım. Gerisi de ful karpuz olur. Korkulukta dikmek gerek şimdi. Karpuzlarıma dadanmasınlar. Ee gölgelikte lazım, bekleme kulübesi falan işim çok ama hallederim. Allah'ım bir sürü karpuz dikeceğim. Her yer karpuz olacak. Çok heyecanlıyım. Çok teşekkür ederim dede çok!" "Benim eski pikabın bakımını yaptırırız. Gidiş gelişte yorulmazsın." "Ağlama noktasına geldim şu an." Elimi kalbime koyuyorum ve Yeşilçam bakışı atıyorum dedeme. Acıklı, mutlu ve minnettar… "Sen yüzyılın en iyi dedesi seçilebilirsin. Senin için en güzel karpuzu yetiştirip ondan pasta yapacağım." "Şimdiden iştahım açıldı." Kıkırdayıp yeniden sarılıyorum ona. "Pusat," diyor Yavuz amca bir süre sonra. "Yaz'ı da al tarlayı gezin birlikte." "Neden?" Haklı çocuk neden? Zaten görülüyor her şey buradan. Koskocaman tarla maşallah, göz korkutmuyor değil. "İlaçlanacak ve biçilecek yerler var onları göster." Pusat pes ederek burnundan nefesi veriyor ve eliyle yolu gösteriyor. Peşinden küçük ve çekingen adımlarla gitsem de tarlanın içine girdiğim anda enerjim tavan oluyor. Şu an dünya yansa umurumda olmaz. "Deden tarla aldığı için bu kadar sevinmen garip." Bana mı dedi o? Benimle mi konuşuyor? Oh my god! Şimdi güzel bir cevap vereceğim ve rezil olmayacağım. "Dedem bana ataç alsa yine sevinirim." Ataç mı? Gerçekten mi? İyi ki rezil olmayacağım dedim. "Yani… Hediye almayı seviyorum. Toprağı da seviyorum. Karpuzu daha çok seviyorum." Sustur beni yoksa sana karpuza olan aşkımı anlatacağım. "Garip bir kızsın." "Sen de çok açık sözlüsün." "Alındın mı?" "Hayır. Bende alınma gibi bir duygu yok." "Yüzsüzsün yani." Omuz silkiyorum. "Genelde." Otların arasından geçerken gülüyorum. Bu otlar benim otlarım. Kapıya bekçi mi koysam? Otuma bile dokunmasınlar. Züğürde altın vermişler, etrafına çit örmüş. "Karpuz mu yetiştiriyorsun?" Belimden çıkardığım not defterine yapılması gerekenleri yazarken sorusuyla ona dönüyorum. Not defterimi görünce gözleri şaşkınlıkla açılıyor. Ne oldu? Şaşırttım mı seni? "Onu nerden çıkardın?" Ben çizgi film karakteri gibiyim. Elimi arkaya attığım anda piyano bile çıkartabilirim. Şaka şaka. "Belimden. Yanımda not defteri taşımadan rahat edemem." Bu defterin içindeki bilgileri bilsen oturur sana vermem için yalvarırsın. Yalvarmazsın ya da. İlgin yoksa ne yapacaksın bitki sırlarını? "Ve soruna gelecek olursam evet. Karpuz yetiştiriyorum. Burayı karpuz tarlası yapacağım ama önce toprağın açılması lazım. Yarın patpat kiralasam iyi olacak." "Sen mi yapacaksın her şeyi?" "Evet, neden yapmayayım?" "Tarla biçmekten bahsediyoruz. Kızların yapabileceği türden iş değil." "Merhaba ben Yaz," diyorum not almayı bırakıp kalemli elimi uzatarak. "Diğer kızlara benzemem." "Ben de Pusat," diyor ve tokalaşmama karşılık vermeden ellerini arkasında bağlıyor. "İnsanlarla tokalaşmayı sevmem." Gözlerim kısılırken onuu boydan boya hızlıca süzüyorum. Şu sıcakta simsiyah bir tişört giyinmiş, gri kot pantolonu ve spor ayakkabıları ben şehirden geldim tarlayla ne alakam var diye bağırıyor ama yüz ifadesindeki suratsızlık tam dayaklık. "Sen de pek normal değilsin." "Kim normal ki?" Adam haklı beyler dağılın. "Bir şey sorabilir miyim?" diyorum kalemin ucunu mikrofon gibi ona doğrultarak. "Sor." "Ne tür hobilerin var?" Kaşları çatılıyor. Neden böyle bir soru sorduğumu anlamıyor büyük ihtimalle. "Neden soruyorsun? Benden mi hoşlandın? Yoksa yakışıklılığıma ve seni kurtarmama kanıp bana âşık mı oldun?" Gözlerim kocaman oluyor ve ellerimi iki yana sallayıp yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için açıklama yapmaya çalışıyorum. Aşk ne demek ya? Kolay mı öyle âşık olmak? Hoşlanmama laf yok, etkilenmedim desem yalan olur ama âşık olmak abartı oldu sanki biraz. Neyse odaklanalım, yanlış anladın yanlış! "Hayır, hayır o yüzden değil. Ne alaka öyle saçma şey mi olur? Otomatik kapı mı ki benim kalbim önünden geçene açılsın? İsmin yüzünden sordum ben onu." Çok çaresizim şu an lütfen uzatma, uzattıkça saçmalıyorum nooğluur. "İsmim yüzünden mi? İsmimle hobilerim ne alaka?" "İsmin Pusat ya, dizi vardı boksördü çocuk. O geldi aklıma. Pusat ismi de pek sağlıklı bir isim değil zaten. Eski Türkler de silah demek. Pusatın sağlam olacak ki düşmanı yenesin! Merak ettim, eski dedelerin alp olabilir mi?" Stresten ne diyeceğimi şaşırdım resmen saçmalık kusuyorum. Çekil çekil üzerine gelmesin. "Nereden çıkardın boks yaptığımı?" Gözlerini kısıp baştan aşağı süzüyor beni. Yoksa yanlış bir şey mi söyledim? Onca saçma şeyin içinden onu mu çekip aldı sadece? Boks? Yaptığı için mi endişelendi bu kadar yoksa kötü bir anısı mı var? "İsmin yüzünden diyorum ya!" "Sırf ismim yüzünden boks yaptığımı mı düşündün gerçekten?" "Benim ismim de Yaz, insanlar yazar olduğumu düşünüyor. Hâlbuki yazmak için elime kalemi aldığım son an lise sondu. Dil anlatım dersinde hikâye yazmak zorundaydık ve ben karpuz konulu güzel bir hikâye yazmıştım ama hoca beğenmemişti. Çünkü kendisinin karpuza alerjisi vardı. Talihsiz adam." "Ne diyorsun ya? Nasıl geçtin lise hocana iki saniye içinde?" Çaresizlikle yüzüm buruşuyor, omuzlarımı ipi kesilmiş kukla gibi iki yana sallıyorum. Anla işte halimi o kadar vahim durumum. "Kafama güneş çarptı," diyorum elimin tersiyle alnıma dokunarak. Gerçekten alev atıyorum yalnız. "Şapkam olmadığından herhalde… Hem sorumu yanlış anlayan sensin, senin yüzünden panik yaptım." "Ortada bir şey olmasa panik yapmazdın." "Eh hoşlanmadım desem yalan olur. Hoş çocuksun ama âşık olmak nedir Allah aşkına? Senin ağzından çıkanla kulağının işittiğini beynin onaylıyor mu acaba?" "Benimle konuşmak sana yaramıyor. Seni dinlemek de bana yaramıyor. Gidiyorum." Nasıl bir cinssin sen? Kıl olmaya başlıyorum bak. Yakında suratına gübre yersen şaşırma sakın. "Nereye gidersen git tarlamdan da uzak dur." “Bayılmadım tarlana!” “O da sana!” Atarlı bir şekilde defterime geri dönüyorum. O da arkasını dönüp yürümeye başlıyor ama birkaç adım sonra duruyor. "Bu arada," diyor yarım açıyla dönerek. "Benden sana tavsiye parfümünü değiştir." Burnumu tişörtüme gömüp kokluyorum. Kemre kokusu buram buram ciğerlerime ilişiyor. Akılsız baş. "Neyse ki parfümüm dâhil hiçbir şey seni ilgilendirmiyor." Yapmacık bir gülümseme eşliğinde arkasını dönüyor ve otların arasından ilerlemeye devam ediyor. Defterime ikinci kez dönüp yapılacakları not alırken adımı sesleniyor daha da uzaktan. “Yaz!” Yine ne var dercesine ona döndüğüm esnada elinde tuttuğu hasır şapkamı bumerang fırlatır gibi yüzüme fırlatıyor. Köpek mi var karşında? Sen hayırdır koçum? "Kafana daha fazla güneş geçmesin. İnsanlığa zarar." "Sağ ol! Çok iyisin!" "Maalesef öyleyim." Bu sefer hiç arkasını dönmeksizin ilerleyip tarladan çıkıyor. Göğsüme çarpıp yere düşen şapkamı alıp kafama takıyorum. Gözlerime inen gölgeye şükretsem de Pusat denen anormal insanın arkasından söylenmeden edemiyorum. Yine de beş saniye sonra önümde uzanan tarlaya bakıyorum ve mutluluk dudaklarıma oturuyor. * Vecihi dede, Yavuz Bey'in kolunu dürterek tarlanın içinde ilerleyen gençleri gösteriyor. "Ne dersin? Olur mu bir şeyler?" "Benim oğlan normal değil ki Vecihi abi, tam bir yabani. Hele dili, yılandan zehirlidir." "Benim torunun da aklı pek yerinde değildir Yavuz dert etme sen. Nerede ne diyeceği hiç belli olmuyor. İkisinin anlaşabileceği insan yok." "Olur diyorsun bu iş yani?" "Olur olur," diyor Vecihi dede başını aşağı yukarı ağır ağır sallayıp bir yandan gülerken. "Çok da güzel olur." "Hem bak," gittikçe uzaklaşarak konuşan ikiliyi gösteriyor. "Ne güzel konuşuyorlar." Yakından ne kadar hararetli ve atışmalı bir konuşma olsa da uzaktan harıl harıl konuşan bir çift gibi görünüyorlardı. Pusat aniden arkasını dönüp tarlanın çıkışına yürüyene kadar... Yerde bulduğu hasır şapkayı alıp kıza doğru fırlatınca iki adam da aynı anda irkiliyor. "Belki," diyor Vecihi dede az önceki kendinden emin haline zıtlıkla. "Biraz zaman gerekiyordur." "Umarım zaman işe yarar. Yoksa ikisini de akıl hastanesine kapatmamız gerekecek gibi görünüyor." "Benim torun senin çocuğun başını patlatmasa iyidir." Buna hiç şaşırmam işte, diyor içinden Vecihi dede ve uzakta kendi kendine söylenerek defterine gömülen torununa bakıyor. "Pusat." Tarladan çıkan oğluna bakıyor merakla Yavuz. "Nereye gidiyorsun?" "Eve baba, nereye gidebilirim başka?" "Neden? Yaz'ı gezdiriyordun hani?" "Kendi başına daha iyi halleder. Ne de olsa onun tarlası." Elini kaldırıp görüşürüz dercesine başını eğiyor ve eve doğru yürümeye devam ediyor. Sıkıntılı bir nefes bırakıyor Yavuz ve içinden Vecihi dedenin haklı çıkmasına dua ediyor.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
523.7K
bc

HÜKÜM

read
224.4K
bc

AŞKLA BERDEL

read
79.1K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.7K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.3K
bc

PERİ MASALI

read
9.5K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook