12.PANİK ATAK

2337 Kelimeler
"Hamile misin?" Sorusu duyulabilecek kadar yüksek çıktığından korkuyla ağzına kapanıyor elim ve küfrederek onu orman yoluna sokuyorum. Zeytin ağaçlarının arasında kimsenin bizi göremeyeceği bir noktada durduğumuzda ter belimden aşağı süzülüyor. Kâküllerimi hiç sormayın, tipim sizlere ömür. “Şu sesini kıs yoksa sıçacağım çarkına!” Bileğimi tutup yaralı elimi ağzından ayırıyor. “Ne dediğinin farkında mısın sen?” “Hamile falan değilim merak etme en azından şu an!” “Nasıl yani? Gidip test yapalım, böyle olmuyor mu bu işler?” “Aynen, Hanife ninenin gebelik testlerinden alalım, ben buğdaya işerken sen tutarsın!” Kaşları dediğim şeyle çatılırken bir şey diyecek gibi oluyor ama ağzı sessiz bir şekilde geri kapanırken eliyle yüzünü sıvazlayarak bir sağa bir sola gidiyor. “Neden korunmadın?” “Bunu bana sen mi söylüyorsun? Beni kucaklayıp yatağa götürürken yanında prezervatif olmadığını bilmiyor muydun?” “Her gece biriyle yatıyormuş gibi mi görünüyorum oradan?” “Nasıl göründüğünü bilmiyorum ama içime boşalacak kadar pervasız olduğunu biliyorum!” “Korunduğunu düşündüm!” “Oradan bakılınca her gün ertesi gün hapı kullanıyor gibi mi görünüyorum!” diye soruyorum sert bir şekilde onu taklit ederek! Terbiyesiz! “O an bir şey söylemedin!” “Fark etmedim, unuttum zaten yaşanan şeyin şokundaydım onu mu düşünecektim bir de!” “Eczaneden hap almak zor muydu?” Hala arsız bir şekilde beni suçlaması bütün sinirlerimi germeye yeterken sağlam elimle kafasına sert bir tane geçiriyorum. “O koca sikine kılıf geçirmek zor muydu?” “Büyük olduğunu biliyordum ama kocaman olduğunu duymak güzel.” Yumruk ısırtmalı bir sinir krizinin eşiğindeyim, şerefsizim birazdan yüzüne gözüne dalacağım! “Sana buradan bir uçarım köyden namus düşmanı diye kovulursun!” “Rızan olmasa neyse diyeceğim de birkaç gün önce suyun içinde kucağımda olan sen değil miydin Sarışın?” “O gün de korunmadın! Ya madem yok yanında, ne diye içime boşalıyorsun aptal!” Sinirle dişlerimin arasından tıslıyorum ama öyle gerilmiş ki başım şakaklarım zonkluyor. “Kucağıma çıkıp fırsat bırakmadan içine girmemi sağladın, kendimi geri çekemediğim için kusura bakma!” “O zaman dokunmayacaksın!” “İstemiyorum deseydin!” “Diyemedim!” “Ben de dokunmadan duramadım ne yapacağız!” İkimizde sessizliğe geçiş yapıp gürültülü nefes alışverişlerle zeytin ağaçlarının arasında birbirimiz hariç her yere bakarken sinirden hızla inip kalkan göğsüm sustukça sakinliyor. Isırdığım dudağımı serbest bırakıp ona döndüğüm esnada onun da bana dönmüş bir şey söylemek üzere olduğunu görünce başımı iki yana sallıyorum ‘ne var’ dercesine. “Hamile kalma olasılığın kaç?” “Bilmiyorum, internette altı ile on gün arasında diyor ama belli olması iki haftayı buluyor sanırım.” “İlkinin üzerinden bir hafta geçmişti, belirti var mıydı?” Düşünüyorum. Belirtiler, mide bulantısı, baş dönmesi, hassasiyet falandı ama henüz hiçbirine rastlamamıştım. Başımı iki yana sallıyorum konuşmayı reddederek. “Peki, şimdi? Üzerinden altı gün geçti.” “Baş dönmesi vardı ama kan kaybettiğim içindi.” “Yani anlamamız için iki hafta mı gerek?” “Gibi, tam emin değilim değişik bir sistemi var. Döllenme süresi, belirtilerin ortaya çıkması falan farklı.” “Yani? Şimdi ne olacak?” Güzel soru, ben de bunu bilmediğimden dolayı son altı günümü stres içinde geçirmiştim zira röntgen odasının önündeki hamileler giremez yazısı korunmadığımız gerçeğini kafama dank ettirmişti ve artık çok geç olduğunu bildiğimden tek yapabildiğim türlü senaryolarla kendimi oturup kaldığım o noktada mahvetmekti. En kötü senaryoda sırf köylünün ağzına düşmemek için Pusat ile zoraki anlaşmalı bir evlilik yapıyor ve evlendiğimiz gibi hamile kaldığım yalanını uydurarak erken doğum yaptığımı belli etmemek için yurt dışına kaçıyordum. Bebeği doğurup döndüğümde ise kimseye kaç aylık olduğunu söylemeden toprağımla ilgilenmeye devam ediyor ve muhtemelen o süreçte boşandığım Pusat’tan ayrı tek başıma bebek yetiştirmeye çalışıyor oluyordum. Korkunçtu, iki saat aralıksız kendimi yastıkla boğmaya kalkmış ama başarılı olamamıştım zira boğulduğum anda dayanamayıp nefes alırken buluyordum kendimi. “Bilmiyorum!” diyorum senaryolarımı ona anlatma gereği duymadan. “Sperm senin sen düşün!” “Senin içinde büyüyecek, senin de düşünmen gerekmiyor mu?” “Pusat,” diyorum sıktığım dişlerimin arasından kıpkırmızı olan suratımla. “Sen dediğim şeyi unut, kafanı takma tamam mı? Ben başımın çaresine bakarım, yeter ki bir daha karşıma çıkma.” “Böyle gitmene izin vereceğime gerçekten inanıyor musun?” “Bugüne kadar senden uzak durdum çünkü muhatap olmak istemiyorum. Mümkünse o iki seferi unutalım ve herkes yoluna baksın!” “Böyle bir konuyu açtıktan sonra olmamış gibi davranmamı bekleyemezsin!” “Senden bir şey beklediğim yok!” “Hamileysen ne olacak? Tek başına mı büyüteceksin?” Başım yana eğiliyor, alayla gülerken buluyorum kendimi çünkü peşinden söyleyecek olduğu şeyi tahmin edebiliyorum. Ondan önce davranıyorum o yüzden. “Ne o? Hamileysem evlenecek misin benimle, nikahına alıp namusumu mu temizleyeceksin?” “Komik mi?” Komik değil ama yine de gülüyorum çünkü ihtimali bile şaka gibi, korkunç bir şaka. “Birbirimizden nefret ettiğimizin farkında mısın sen?” “Konumuz bu değil.” “Sırf hamileyim diye seninle evlenmeyeceğim, beni sevmeyen bir adamla hele asla evlenmem!” “Ben de sana meraklı değilim ama dedikodulara maruz kalmana da izin verecek değilim.” “Ne yapacaksın? Birbirimize ilk görüşte âşık olduğumuzu söyleyip yıldırım nikahıyla karnım şişmeden evlenip bebek doğmadan ülkeden kaçmamızı mı sağlayacaksın? Bebek doğduktan sonra boşanıp geri mi döneceğiz, açıklama da hazır zaten aşkımız bitti!” “Senaryoyu son bir hafta da mı yazdın?” “Detayları üzerinde çalışıyorum,” diyorum kollarımı göğsümde kavuşturup sessiz eleştirisi karşısında göz devirerek. “Ayrıca bu ilk plandı, üç tane daha var.” “Onlarda ne yapıyorsun? Karnını aylarca gizleyip kilo aldım diyerek kendini kurtarırken tarlada gizlice doğurmak da var mı planlarında?” “Atalarım tarlada doğurmuş, ben neden yapamayayım?” Sabır dilercesine başını geriye atıp ağacın dallarına bakarken burnunun kemerini sıkıyor. O sessizce içine düştüğü cehenneme söverken ormandan çıkmaya hazırlanıyorum ama gittiğimi fark ettiği gibi durduruyor beni. “Ay yeter! Bırak peşimi be adam!” “Eve bırakacağım,” diyor konuyu kapatarak. “İki hafta bekleyeceğiz, sonra duruma göre sağlıklı ve mantıklı bir yol izleriz.” “İki hafta… İki hafta karşıma çıkmazsan çok sevinirim!” “İşte ona söz veremiyorum Sarışın.” * Yeni doğan güneş peşinde yeni umutlar da getirir ama ben son zamanlarda umuttan ziyade felaketleri daha çok düşünür olduğumdan güneş bana pek anlamlı gelmiyor. Sakatlanmış ayağım bütün enerjimi tüketmekte, tarlaya gidip toprakla buluşamadığım her gün ise ziyandayım ama ailem bu ziyanın depresyona dönüşmesine asla izin vermiyor. Tam odama çekilip camın kenarında yas tutacağım, ablam odaya dalıyor. Tam kendimi yastıkla boğacağım, annem kucağıma sarı bez fırlatıyor. Tam çatıya çıkıp kuşları seyredeceğim, dedem aşağıdan yukarı ceviz atıp beni vurmaya çalışıyor. Tam alçıyı söküp rahatlayacağım babam ensemde bitip ‘sen evlenme kızım daha var güzel kızım’ diyor. Ablamın sözüne çok az kalmışken bulduğu her fırsatta beni yanına çekip ablamın acele ettiğini, bu kadar çabuk söz ve nişan yapmasına gerek olmadığını söylüyor ve ardından ekliyordu: “Sen acele etmezsin değil mi Yaz? Bahar kadar hızlı bulup evlenmezsin.” Ne diyebilirdim ki? Böyle anlarda hamile olma ihtimalim olduğunu bilmek hüngür hüngür ağlama isteğimi doğuruyor ve utanarak başımı sallıyordum. Eğer içimde bir bebek oluşuyorsa bunu onlara nasıl söyleyeceğimi kırk kere düşünmüş, kırkında da annemi hastanede serum takılırken hayal etmiştim. Beni evlatlıktan reddetmezlerdi, ailemin sonuna kadar arkamda duracağına da emindim. Özellikle dedem asla suçlamaz, yargılamazdı ama ben şahsi olarak yüzlerine bakamayabilirdim. Sonuçta bu ihtimalin peşinde neler getirdiğini bilmiyordum ve her seçenek bir umutsuzluk barındırıyordu. En büyük umutsuzluk ise beni sevmeyen bir adamın çocuğunu taşıyor olmaktan geliyordu. Ortada sadece tutku varken, gerçek sevgi ve bağlılık olmadan direkt olarak çocuk sahibi olmak hiç mantıklı değil ama olacak olana hayır demek de bizim elimizde değil. Bu yüzden sadece bekliyorum ve beklemek her zaman sıkıcı olmuştur, ayağım sakat olmasaydı muhtemelen kendimi toprağa gömmem an meselesiydi ki yaklaşan toprak hazırlığını hesaba katarsak stresime stres de ekleniyordu. Her şey boka batmıştı ve o bataklıkta çırpınmaktan yorulduğum için sabit kalmaya karar vereli kırk iki dakika falan oluyordu. Sabittim, düşünmeyecek, kendimle kavga etmeyecek, sayısız ihtimalin kıyısında Pusat’ın yakışıklı yüzüne sövmeyecektim. Bunun yerine bahçedeki çardağa oturmuş annemin on dakikada bir ateşini yellemem gerektiğini söylediği büyük tencerenin içindeki sarmaları kollarken diğer yandan tırnaklarıma oje sürmeye çalışıyorum. Yaraları sızlayan kesik parmaklarıma henüz geçmedim ama hızıma bakılırsa ablamın düğününe ancak yetişirim gibi görünüyor. Narçiçeği rengi ojeyi taşırmadan serçe parmağıma sürmeyi başardığımda fırçayı şişeye koyup ayağa kalkıyor ve üfleyerek kurutmaya çalışırken ateşi sönmeden yellemeye gidiyorum. Güneşin altında bana verdikleri görevin güzelliği göz yaşartır ama içeride ablamın sinir krizine tanık olmaktansa arka bahçede sarma başı beklemek daha güzel. Tüm mahallelinin bir araya gelerek bir saatte sardığı büyük tencere sarmanın sorumluluğunu tek başıma sırtlanıyorum. En azından bu sıkıntılı günlerde kendimi önemli hissetmeme yardımcı oluyor, biraz, çok değil. “Hiç bakma bana öyle,” diyorum yellerken eşit olmak adına yanına oturduğum için gözümün hizasında kalan tencerenin çiçekli desenlerine bakarak. “Senin yüzünden rezil oldum, bu kadar büyük ve kullanışlı olmasaydın o gün elimi de kesmezdim.” Tencere bana dik dik bakmaya devam ediyor, duman ise önce etrafa yayılıyor, ardından da verdiğim yönle geriye süzülüyor. “Neyse ki kompostum olmuş, toprağın işlenmeyecek kısmını yeşertti. İşe yaramışsın ama senden o kokuyu çıkartmak eminim zor olmuştur.” Nitekim tencereyi temizleyip pir pak ederek bana geri getiren Yusuf ve Barkın olmuştu. Bundan böyle benim bir numaralı adamımdılar çünkü resmen götümü toplamışlardı. Eğer annem bu tencereyi geri alamasaydı ben şu an toprağın direkt altında ama canlı olacaktım. “Tamam, bu kadar yellenmek yeter, yeteri kadar tutuşmuşsundur.” Harlanan ateş durulurken çöktüğüm yerden kalkıyor ve topallayarak çardağa geri dönüyorum. Ayağımı sedire uzatıp ojeden fırçayı çıkartıyor ve pür bir dikkatle fazlalığı sıyırıp yüzük parmağımın tırnağına sürmeye başlıyorum. “Bunu taşırmadan sürersem, ablamı isterlerken ağlamam.” “Kendini kandırıyorsun.” Başımı kaldırıp bana doğru gelen dedeme bakarken çarpık bir şekilde gülüyor ve taşırdığım yere sövüyorum. “Ağlayacağına adım kadar eminim.” “Adın neymiş bakalım senin?” “Vecihi, Vecihi Hürkuş.” “Soyadımız ne zaman değişti, hayırdır?” Gülüyor dedem ve sedirin çaprazımda kalan kısmına oturup ayaklarını öne uzatıyor. “Biz dört kuşak havacıyız,” diyor ve ezbere bildiğim aile hikâyesini anlatmaya başlıyor. “Vecihi Hürkuş’un kurduğu uçuş okulunun ilk öğrencilerindendi büyük büyük dedem.” Büyük büyük dedem dediği baya büyük bir dede, hani dünya savaşları zamanında yaşayanlarından. “Bir hevesle başladığı okul kapatılınca önce pes ediyor, sonra Hürkuş’un desteğiyle devam ediyor havacılık için uğraşmaya. Almanya’da birlikte eğitim alıyorlar, kurduğu uçuş şirketinde de pilot olarak çalışıyor ama onu da kapatıyorlar. Derin meseleler tabii,” diyor dedem sanki derin meselelere girince biri bizi duyacakmış gibi sesini kısarak. “Sonra oğlu olan dedem doğuyor ve adını Vecihi koyuyor, tek isteği onun uçabilen bir pilot olması.” “Ben her zaman kökenimizin Hezarfen Ahmet Çelebi’ye dayandığını düşünürdüm.” “O kadar derine inemedik ama muhtemelen onunla akrabalığımız vardır.” Bu sefer gülen ben oluyorum zira dedemi kanat takmış Galata’dan Üsküdar’a kadar uçarken hayal etmek çok eğlenceli. “Kesin vardır, dünya üzerinde kendine kanat takıp uçabilecek biri varsa o kesin senin soyundandır.” “Siz hariç, sizi bir türlü uçuramadık küçükhanım.” Bu konuda haklı zira şu hayatta neyi yapmazsın diye sorsanız, uçmam, derim. Uçakları oldum olası sevmiyorum ve kanatlı şeyler beni ürkütüyor. Helikopter, uçak, kuşlar… Rotası sınırsız ve kanatları olmazsa bir hiç. Yani bir kuştan kanatlarını aldığınızda ve uçmasını engellediğinizde o kuşun bütün hayatı bitmiş oluyor. Amacını yitirmiş bir yaşamdansa yeryüzünde yaşamayı yeğlerim ama gökyüzü mü? Hayır, dostlar. Kimse beni düşmesi muhtemel ve düştüğü zaman sağ kalma ihtimali yüzde bir bile olmayan o metal yığınına hür irademle bindiremez. Babamı bile işe zorla yolluyorum ben. “İsterdin değil mi pilot olmamı?” “İsterdim ama benim istediklerim değil, sizin istedikleriniz önemli. Seni buna zorlamak haddime değil.” “Ama sonuçta nesilden nesle pilottunuz, babamda durmuş oldu.” “Cengiz tek başına son mirası üstlendi,” diyor dedem gökyüzüne çevirdiği çivit mavisi gözleriyle. Kuşları izliyoruz birlikte, bir uçak usulca üstümüzden geçerken dedemin derin soluğu aramızdaki sessizliğe karışıyor. “Ben de yalnız bıraktım onu.” “Sen yaşlanmıştın, ben hiç denemedim bile.” “Adını Şenay koymadığım için denemedin, dedeleri pilot olan bir kız nasıl uçaktan korkar? Yaz olduğun için uçmayı de sevmedin, bayılıyorsun dört tekere.” Ortanca parmağıma beyaz oje sürüp kuruması için üflerken söylediğine kıkır kıkır gülüyorum. “Bana Şenay ismini koysaydın seninle büyük kavga ederdim.” “Tenceredeki zeytinyağlı sarma mı?” “Hangi tenceredeki?” Ancak sorunca hatırlıyorum bana bahşedilen o mühim görevi. Yerimden kalkıp topuğumun arkasından aldığım destekle sekerek tencerenin yanına gidiyorum ve sönmeye yüz tutmuş ateşi ojesiz elimle yelliyorum. “Aklımı aldın be dedem, az kalsın söndürüyordum ateşi.” “Senin aklını alan ben değilim, başka bir şey.” Başımı çevirip kaşlarımı çatarak bakıyorum ona. Ne demek istedin şimdi, ne biliyorsun dede ne biliyorsun söyle! “Nereden çıkardın bunu?” “Kafan gidik, bir haftadır normal davranıyorsun.” “Anormal davranıyorsun diyecektin herhalde dede?” “Yok, doğru dedim. Bir haftadır çok normal davranıyorsun, sakinsin, tarlaya gitmiyorsun. Ablanla bile kavga etmiyorsun, annenin her dediği işi kabul ediyorsun.” “Bunlar normal davranışlar zaten!” “Sana göre değil, bir sıkıntın var belli.” Ateş harlanıyor, yüzüme büyük bir sıcaklık çarptığında istemsizce geri kaçıyor ve kendimi yellemeye başlıyorum. Bu kadar belli ettiğimin farkında değilim, onun fark ettiğinin de farkında değilim. Kendi içimde yaşamaya ne kadar çalışıyorsam dışarıdan o kadar belli ediyordum demek ki. “Sıkıntım falan yok, yanlış anlamışsın sen.” “Ben yanlış anlamam, torunumu tanıyorum.” “Ojemi süreceğim, nişana az kaldı annem bir saate gelip sarmaları kontrol edecek. Ateşi unutturursan yakar beni. Ablama da bakmam gerek, yukarıda kızlarla hazırlanıyor ama her an birini camdan atabilir sonuçta kardeşi benim, damarına bassam bile beni öldürmeye yeltenemez. Gerçi ona da güvenemiyorum, sağı solu belli olmuyor.” “Diyene bak, ne zaman bir şeylerden kaçsan kelimelerle yarışa giriyorsun.” “Dede, gerçekten bir şey yok. Ayağım böyle diye mutsuzum o kadar. Tarlada işler var, planlarımı biliyorsun.” “Alçı haftaya çıkacak, az kaldı.” “Ama iki gün sonra dip kazanı halletmem gerek, üstelik sadece onun randevusunu alabildim. Diğerlerinin günleri hep dolu, boş olsa bile kullanacak adam yok ve bu ayakla traktör kullanamayacağım ortada. Yani hiçbir şey yolunda gitmiyor ve bu sıkıntılarına arasında ablamı da nişanlıyoruz. Ojemi sürecek vakti bulamadığım için ateşi kollarken sürmek zorundayım.” Ayağa kalkmış yerime geri dönerken dedem saydırışıma karşılık dik dik bakıyor ve gözleri birkaç saniye sonra arkama kayıyor. “Pusat,” diyor ve ben olduğum yerde kalakalıyorum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE