11.ZAMANI GEÇMİŞ KARPUZ

3658 Kelimeler
Sonbahara adım adım yaklaşıyoruz, sıcaklar konumunu korumakta kararlı ama bilin bakalım kim gitmeye başladı? Karpuz. Hayallerim, sağlığı gitmiş ayağım, evden gitmeye hazırlanmak için hevesle etrafta koşuşturan ablam ve karpuz… Herkes gitmeye hazırlanıyordu. Ben ise olduğum yerde kıpırdamadan durmak zorundayım. İlerlemek için sekmem gerekiyor, zıplayarak yürümek işkenceye bedel ve annem… Annem beni temizliğe atayamadığından ek yerleştirmeyle mutfağa atıyor. Oturduğum yerde yapabildiğim tek iş yaprak sarmanın soğanlarını doğramak ve sarmaları sarma aşaması için beklemekti. Ve biz hala sarma aşamasına geçemedik çünkü bir kasa soğanın soyulmasını bekliyorlar, yani beni. Beni derken, benim soymamı ve doğramamı. “Sen bu soğanları doğramayı bitirene kadar ben nişanlanır okula geri dönerim.” “Sus ya!” diyorum burnumu çekip cayır cayır yanan gözlerimi tişörtümün önüne silerken. “En zor işi bana verdiniz, ağlamaktan gözlerim acıyor artık. Sen evleneceksin diye ben bu kadar ağlamak zorunda mıyım?” “Ne yani?” diyor ablam eli belinde yüzündeki pirinç maskesiyle bana dik dik bakarken. Maske kaç saattir suratındaysa kaskatı kesilmiş, yüzünde mimik kıpırdamıyor. “Ben evlenirken ağlamayacak mısın? İstememde, nişanımda, kına gecemde, nikâhımda, düğünümde, evden çıkışımda?” “Her aşamayı gerçekleştirmekte kararlısın yani?” Kolumun iç kısmını soğana değmediği için mecbur kalarak gözüme bastırıyorum ama burnum daha çok akıyor ve daha çok ağlarken buluyorum kendimi. “Bunlar kültürümüzün ögeleri, bizler yerine getirmezsek gelecek kuşağa ne kalır?” “Sade bir düğün ve dünya evine giriş.” “Aynen, sen öyle yaparsın kızım. Dul gibi evlendiririz seni.” Bunun alaka seviyesini sorgulamak istesem bile konuya başka açıdan girmeyi tercih ederek anneme kalp krizi geçirtmeye çalışıyorum. “Ben evlenmeyeceğim, siz bütün hevesinizi ablamla giderin.” “Ne demek evlenmeyeceğim?” Anneme ani bir panik çöküyor çünkü şu an resmen evde onunla kalacağımı düşünüyor. Yüz yaşına gelene kadar burada toprakla yaşayacağımı, yalnız öleceğimi, kedilerle konuşup köyde son kalan insan olarak tarihe geçeceğimi falan düşünüyor olmalı. “Saçma saçma konuşup evrene tuhaf mesajlar gönderme, dua saatine denk gelir.” “Gelsin, istediğim bu zaten!” “Aaa!” diyor annem ama tepki bana değil zira bu daha çok beklenmedik bir şeyle karşılaşma nidası. Göremiyorum, ondan sadece sese göre tahmin edebiliyorum. “Bizim büyük tencere nerede?” “Nereye koyduysan oradadır.” Sanki her gün mutfakta konumlanıp tencerelerin lokasyonunu takip ediyorum. Bizim büyük tenceremiz mi varmış? Yine de anneme bu cevabı vermek hoşuma gidiyor, ilk defa aradığını bulamıyor dostlar. Zafer inananlarındır. “Komik mi Yaz?” İhale bana nasıl patladı bilmesem de bıçağı yarım soğanın çizgilerine denk getirmeye çalışırken hem görmeyen gözlerimi kırpıyor hem de omuz silkiyorum. “Ben kime vermiştim onu? Koskoca tencere, yeni kalaylanmıştı nereye kaybolur?” “Neye benziyordu ki? Belki ardiyeye kaldırmışsındır.” “Büyük bir tencere,” diyor annem sanki büyük sıfatı tencerenin en önemli dış özelliğiymiş gibi. Bu detaya zaten vakıfız anne bize daha değerli bilgiler ver. “Alt kısmında çiçek desenleri vardı, koyu gri.” “Kız anne, sen onu Gülten teyzeye vermiştin aşure yapacaktı.” Allah’ım şimdi şu an soğanın çizgilerinden biri olayım ve bıçak beni de parçalara ayırsın. Çürük domateslere basayım, karpuzlar elimde patlasın kokusu etrafı sarsın! “Aa doğru, Yaz sen geçen gün almaya gitmiştin tencereyi getirmedin mi eve?” Hayır, hayır bu olamaz. “Ah!” Beyaz soğanların arasında beliren kırmızı renk elimin acısını duyururken panikle ayağa kalkıyorum. Ayağa kalkınca alçılı ayağım da sızlıyor ama zerre umurumda değil. Doktor artık yavaştan üstüne basabileceğimi söylediğinden kendi başıma yürüyebiliyorum ama uzun süre değil. “Ay elin kesildi!” Göremiyorum ki bileyim acının nereden yayıldığını. Panikle bıçağı elime saplamış olmalıyım ki bir elimde bıçak diğer elimde acı olduğum yerde sallanıyorum. “Yaz, iyi misin?” “Anne ben alırım tencereyi Gülten teyzeden,” diyorum en alakasız şekilde çıkış yaparak. Şu an konumuz kesinlikle tencere olmamalı ama bu işi kimseye bırakamam. “Kız bırak şimdi tencereyi, elin kesildi nasıl kanıyor soğanlardan uzak tut!” Tencere önemli anne, soğanlardan daha önemli çünkü ben sonunda muhtemelen dayak yiyeceğim. “Dikiş atarlar buna, derin kesmişsin!” “Her şey beni buluyor her şey!” “Tamam, sakin ol şu bezi bastır üstüne.” “Canım acıyor!” Ama bundan mühim şeyler var, o tencerenin akıbeti söz konusuysa elim ya da hala cayır cayır yanan gözlerimin bir önemi yok. “Ben hallederim, abla sen gelme.” “Ne demek sen gelme? Tek başına bu ayakla nasıl gideceksin?” “Dedemle giderim, kahvededir.” “Kızım az bir dur, topal Osman Ağa gibi dolanıyorsun ortalıkta elin kanıyor bir yandan gözünü bile açamıyorsun!” “Sorun yok,” diyorum kumaş yaradan yayılan kana bürünürken. “Ben hallederim, tencereyi de alır gelirim. Elim o kadar kötü durumda değil.” Sargılı sol ayağıma tam basmadan topallayarak mutfak kapısından çıkıyorum. “Kız bıçağı bıraksaydın ya!” diyor annem peşimden. “Kanlı Mary gibi dolanma köyde!” “Ben daha çok Fredi’nin kâbusu derdim!” İkisi arkamdan dedikodumu yaparken ben topallayarak bahçe kapısından çıkıyor ve kahveye giden bayırı iki elim havada iniyorum. Biri kanlı bir bez, diğeri üzerinde soğan kalmış bir bıçak. Gözlerim yarı açık, bir ayağım hava sekerek ilerliyorum ama dedemi kahvede bulamıyorum. Tek başınayız, Yaz. Bu yolda ölene dek yalnızız, annenden dayak yemek istemiyor ve yaklaşık yirmi yıl boyunca içine kompost hazırladığın büyük tencerenin azarını dinlemek istemiyorsan şu an kendi işini görmen lazım. Yapabilirsin, kızım. Kan kaybediyor olmanın bir önemi yok. Yapa-bilir-sin. “Yaz abla?” Yusuf ya da Barkın’ın sesini duyuyorum ama soğanın kokusu mu yoksa kaybettiğim kandan mı bilinmez gözlerimi açıp bakamıyorum. “Anne, baba, abi!” Tarlaya girmem lazım, kazmam nerede? Bacaklarım nihayet toprağa değdiğinde derin bir nefes alıyorum. Güvenli bölgedeyim, eğer kompostu çıkartmayı başarırsam annemin gazabından da kurtulurum. “Yaz abla, iyi misin?” Bir çocuk çığlığı duyuyorum uğuldayan kulaklarımın içinde. “Kan var! Birini öldürmüş!” Ne öldürmesi, kim öldürmüş? Yoksa biri beni mi öldürmüş? Tarlam nerede? Tarlama kan mı sıçramış biri beni buraya gömebilir mi? Belki kazarken kompostu da bulurlar. Gözlerim hala yanıyor, bir kez kapatıp elimle ovuşturuyorum ama ikinci kez açtığımda zaman benim için eğilip bükülüyor ve nihayetinde kendimi tarlada değil bambaşka bir odada buluyorum. Mavinin griye çalan bir rengine boyanmış duvarlar görüş açıma giren ilk şey oluyor. Ardından büyükçe bir tabloya denk düşüyor gözlerim. Siyah beyaz bir fotoğraf, şehrin uzaktan bir bakışı ama bir kısmı ormana açılıyor. Tek derdimiz bu mu? Hayır. Neredeyim lan ben? Yataktan doğruluyorum, son hissettiğim o karmaşa yerini taze bir beyne bırakmış. Gözlerim hala şiş ve acıyor ama en azından görebiliyorum. Önce sargılı ayağıma bakıyorum, mavi alçı koruyucum camın kenarına asılmış, yarım alçı ise çamur olmuş. Ablamın utanmadan üzerine çizdiği kalpler ise bana el sallıyor. Yataktan destek almaya yeltendiğim anda ise elime bir sızı saplanıyor, soğan doğrarken parmaklarımın üst boğumlarını kestiğimi ise şimdi hatırlıyorum. Hay karıncalı karadut! Neredeyim ben? Bu iki kişilik geniş yatak kimin? Eski ahşap bir gardırop ve üzerinde fotoğraf makinesi olan çalışma masası hariç odada sadece yattığım yatak var. Çok geniş değil, normal sayılacak ölçüde. İçeri ise tüm gün ışığı balkonlu bir pencereden geliyor. Ayağa kalkmayı başardığımda gardırobun kapağına takılı aynadaki aksimle göz göze gelme gafletine düşüyoruz. Sanırım ben ölmüşüm, beni gömmüşler ve sonra yine dışarı çıkartmışlar. Dirilip dirilmediğimden haberim yok ama tipime bakılırsa kaydığım kesin. Kaküllerim arşa çıkmış, saçlarım yaşmaktan fırlayıp azat olmuş. Üzerimdeki kısa kollu elbise ise toprak lekeleriyle süslü. Bir de eğer yanlış anlamadıysam kesilen elimden aşağısı kana bulanmış. Gözlerim soğan yüzünden şiş ve on yıl boyunca ağlamışım gibi kıpkırmızı. Sarılı olan elimde dikiş olduğuna eminim ama ispatlamam için önce sargıyı çözmem gerekiyor ama bunu yapamayacak kadar yorgun bedenim. Yenilmiş bir savaşçı edasıyla başıma gelen her musibeti kucaklayarak camın önüne serilmiş alçı koruyucumu alıyorum. Gözüm camın dışına kaydığında ise uzakta tarlamı görüyorum. Tarla… Annem… Kompost… Büyük tencere… Gülten teyze… Dibi çiçek desenli tencere! Eylemlerimin nedenleri, sonuçları zihnimde ampul gibi yanarken sağlam olan elimle temizlenmiş ve hafif nemli olan kılıfı alçılı ayağıma geçirip topallayarak odadan çıkıyorum. Pusat’ın evindeyim. Karşıma çıkan merdivenleri dikkatli ama hızlı olmaya çalışan adımlarla tek tek bir bebek gibi iniyorum. “Neydi o öyle, aklımızı aldı.” “İyi midir acaba, götürseydik hastaneye kızın eli de kesik kaldı.” “Yara derin değil, temizledim dikiş atılmaz.” Oysa ben dikildiğini düşünmüştüm zira oluk oluk kan akmıştı ve çoğu şimdi elbisemdeydi. “O halde tarlaya neden koşuyordu anlamadım.” “Tarlayı kazıyordu anne, bence o daha önemli.” Yusuf’un dehşet dolu sesi onlara sergilediğim korkunç gösteriyi zihnimde canlandırıyor ve yüzümü ekşiterek vahşete bir tepki sunuyorum. Saklandığım noktada konuşulanları dinlerken omzum duvarın köşesindeki sehpanın üstünde duran vazoya çarpıyor ve düşmeden önce alçılı ayağımla tutmaya çalışıyorum. Vazo ayağımın üzerinde sabit dururken kapının eşiğinde durmuş bir tabur insanın gözü üzerime kilitleniyor. “Uyanmışsın kızım.” Uyandın mı diye sormadığı için Gülten teyzeyi tebrik etmek istiyorum ama ondan önce biri vazoyu ayağımdan alabilir mi? “Uyandım,” diyerek görülen gerçeği dile getiriyorum. Yeteri kadar aptal olduğum tescillendiği için bu saatten sonra boşuna çırpınmama gerek yok. “İyi misin?” “Vazo kırılacak, aslında iyiyim ama şu vazoyu alırsanız daha iyi olacağım. Neden hepiniz öyle bakıyorsunuz, ben iyiyim sadece elim kesildi ayağım kırık değil çatlak ama üzerine basabiliyorum gerçi onu da çok yapmamam gerekiyormuş ama sekerek buraya kadar değnekle gelemezdim çünkü annem beni yolladı. Gerçi sağlık ocağına gönderildim ama benim önceliğim vardı, panik oldum kompostu topraktan çıkartmam gerek. Tencere! Annem beni mahvedecek, biri şu tencereyi aman vazoyu ayağımdan alabilir mi? Yoksa onu da kıracağım ve şu an son istediğim yeni bir tencere bulmaya çalışmak aman vazo!” “Vazoyu al Yusuf,” diyor Pusat kahrolası sesini kullanarak. Bu çok mantıklı çünkü konuşmak için sesini kullanması gerekiyor. “Yasin, Barkın odalarınıza.” Direktifleriyle kardeşlerini harekete geçirişi çok havalı, bu bir gerçek ama doğru söylemek gerekirse ben bu haldeyken onun havalı olması hiç iç açıcı değil. Sen de bedbaht ol, sev ama sevilme! Ne alaka? Allah’ım kafam neden bu kadar karışık, toparlanamıyorum. “Yaz, gel kızım otur.” “Oturmayayım ben hiç,” diyorum Gülten teyzeye gülümseyerek. Dağılmış saçımı sağlam elimle kulağımın arkasına sıkıştırıyorum ama kullandığım elimin yaralı olduğunu anlayınca irkilerek diğerini kullanıyorum. “Tarlada tencere vardı, onu anneme götürmem lazım. Sarma saracağız, gerçi ben artık saramam parmaklarım gazi oldu çünkü annemin tencereye ihtiyacı vardı. Anne dedim hangi tencere? Büyük olanmış. Yani şimdi bir tencereyi nitelendirmek için büyük demek yetiyor mu? Yetmiyor çünkü büyüklük de kendi içinde değişir. Detay ver, sonra dedi ki dibi çiçekli.” “Aşure yaptığım tencere mi? Ben göndermiştim onu annene.” Gülten teyze soluksuz konuşmamın arasında sözümü nasıl kesmeyi başarıyor bilmiyorum ama uzun bir nefes alıp başımı sallayarak onu onaylıyorum. “Göndermiştin, ben almıştım ama tarafına iletilmedi çünkü benim kompost hazırlamak için büyük bir kaba ihtiyacım vardı, deney gibi düşünün sebze artıklarını toprağa geri dönüştürüp kendi gübremi yapmak istedim. Tabii ki tek tarla için değil çünkü tencere o kadar büyük değil ama içine farklı şeyler de koydum, burada anlatıp sırrımı ifşa edecek değilim çünkü gizli bir formül ama sonuç olarak ben ne diyordum? Tencerem tarlada gömülü, onu çıkartıp boşaltmam ve anneme götürmem gerek.” İşaret parmağımı havaya dikip gideceğim yolu gösteriyor ve şaşkın bakışların önünden geçmeye hazırlanıyorum ki mutfak masasının üzerinde duran kıpkırmızı karpuz adımlarımı durduruyor. Zaten çok hızlı hareket edememiştim bu yüzden yakalamam zor değil. Karpuzun tatlı kokusu mesafeye rağmen burnuma çarpıyor. “Karpuz mu o?” “Evet,” diyor Yavuz amca şaşkınlıktan nefesini tutar haldeyken. Adamı ayaküstü şoka sokmam bir yana karpuzu görmeme rağmen onaylaması bir yana… Her neyse, umursamayacağım çünkü son derdim bu. “Bir dilim alabilir miyim sanırım şekerim düşüyor.” “Al tabii kızım,” Gülten teyze içeriyi gösteriyor ve kapı eşiğinde bana açtıkları dar alandan topallayarak geçiyorum. Bu esnada sol tarafta babasının yanında duran Pusat’ın kokusu karpuzun kokusuna karışıyor. Ani bir utanç tenimi yakmaya başlarken burada, onun evinde ailesiyle birlikte olduğum gerçeğini idrak edince elim karpuzun üzerinde donakalıyor. Biz… İki kez… Birlikte olduk… Ve şimdi anne babası yüzüme bakıyor. Daha ne kadar rezil olabilirim bilmiyorum. Bu yüzden karpuzdan vazgeçecek değilim. Sandalyeye devrilircesine oturuyor ve çatalı karpuza batırırken kimseyle göz teması kurmuyorum. Karpuzun tadı iğrenç, bunu söylemek bana yakışmaz biliyorum ama mevsimi geçmiş ve buruk bir tatlılığı var. Çürümeye başlamış, kim seçtiyse seçen eline yüz diken batırmak istememe neden oluyor. Ama yine de karpuz, yemeden bırakamam. Ve açım, bir şeyler yemem gerekiyor. “Pusat eline pansuman yaptı, dikiş atılacak kadar derin değilmiş.” “Çok kanayınca derin sanmıştım.” “Kızım, babanı arayayım mı? İyi görünmüyorsun.” “Babamın uçuşu var, gitti ama zaten aramanıza gerek yok. Ben yavaş yavaş giderim, azıcık karpuz yiyeyim bu arada kim seçti bu karpuzu?” “Ben seçtim,” diyor Yavuz amca sanki çok yetenekliymiş gibi. “Güzel değil mi?” “Çok,” diyorum yalan söylemeye karar vererek. Ayaküstü adam üzmeye gerek yok ama bir gün ona bu konuda özel ders vermeliyim. Allah aşkına kaç yaşında adamsın böyle bir karpuzu nasıl seçip ailenin huzuruna getirebiliyorsun? Bakışlarım ağzıma attığım karpuz diliminden mutfağın içine kaydığında Pusat’ın kapıdan çıktığını görüyorum. Benden kaçıyor olamaz, asıl kaçması ve ortamı terk etmesi gereken benim. Demek ki katlanamadı beni evinde, arsız gibi karpuz yerken görmeye. Hah! Ben çok bayılıyordum sanki önüne sürekli rezil halde düşmeye! Ben kendi halimde gidip tencereyi alacak ve geri dönecektim, niye sürekli bu ailenin karşısına düşüyordum? İlla yardım edeceklerdi, bıraksalardı toprakta kendi halimde çırpınsaydım. “Dedeni arayayım o zaman,” diyor Yavuz amca beni eve biri eşliğinde göndermeye kararlı olduğundan ısrar etmeye devam ediyor. “Ayağın bu haldeyken yürüme o kadar yolu.” “Kestirmeden giderim, dert değil.” “Kızım olmaz, o zaman Pusat bıraksın seni. Nereye kayboldu bu çocuk?” Çocuk dediği adam yirmi yedi yaşındaydı, ayrıca asla eve Pusat ile birlikte dönmezdim. Onu bir kere yapmış ve ayağımdan olmuştum. Şimdi tarlam için hiçbir aleti bulamamakla birlikte bulduğum tek alet olan dev kazanını kullanamayacaktım bile. Pusat’a beslediğim kinle toprağı işlemem mümkün olsaydı şimdi tüm köyün tarlalarını sürmüş bitirmiştim. “Hayır, teşekkür ederim ben kendim giderim kimseye gerek yok.” Aslında açıkça ona ihtiyacımın olmadığını söylemek istiyorum ama bu bir şeyleri belli edeceğinden kendime engel olmaktan başka çarem yok. Karpuzdan bir dilim daha alıp çiğnerken ayağa kalkıyorum ve gideceğimi belirtiyorum. Tarlaya gitmeli ve kompostu çıkarmalıyım, anneme tencereyi götürünce şimdilik sorunlarım çözülmüş olacak. Umarım. Bir umut? Gülten teyzenin ısrarlarına rağmen irademi kullanmayı başararak yola çıkıyorum. Evin bahçesinden çıkıp tarlama giden uzun patika yola saptığımda soğan yüzünden yanmış ve şimdi görme konusunda eskisinden daha kötü olan gözlerim tarlamda bir karaltı seçiyor. Güneş tepede, henüz ikindi vaktine girmemişiz ve bu sıcak havada benim apaçık tarlamda bariz bir şekilde dolanan üç kafa karşısında donakalıyorum. Adımlarım hızlanıyor, panikle bağırıyorum hırsızlara. “Hey! Kim var orada!” Yaklaştıkça paniğim artıyor ve yerde bulduğum uzun sırığı alıp havada sallıyorum. Tarlama dadadan boz ala boz başlıklı pis porsukları kovalamak adına çığırırken üç kafa aynı anda bana dönüyor. Barkın, Yusuf ve Berat’a bakıyorum şaşkınlık içinde. Hırsızlar, Demirli kardeşler miymiş? Tarlama izinsiz girmeye utanmıyorlar mıydı? Hem de gündüz vakti… “Ne yapıyorsunuz burada?” Açık tahta kapıdan içeri giriyor ve tarlada toprağa bata çıka yanlarına gidiyorum. Barkın elindeki küreği toprağa daha doğrusu kompost yaptığım tencerenin etrafına saplamış, Yusuf burnuna kapattığı mandalla kazmayı tutuyor, Berat ise bütün sessizliğiyle tencerenin etrafını eliyle kazıyor. Çabası takdire şayan ama anlamlandırmak zor. Ekin ekilmemiş tarlada çalabilecekleri tek şey bu tencere, onu da bu kadar bolluğun içinde neden yaptıklarını asla anlamıyorum. “Çocuklar?” “Yaz abla?” “Ne yapıyorsunuz bu saatte burada?” “Tencereyi çıkartıyoruz, görmüyor musun?” “Niye?” Soruyorum çünkü anlamlandırmak zor, bu çocuklar beni her saniye şaşırtmaya devam ediyor. “Pus,” diyor Barkın öne atılarak ve Yusuf’un kafasına vurmasıyla lafı yarım kalıyor. Onun sessizliğini ise abisi tamamlıyor. “Tencereyi alman gerekmiyor muydu? Sana yardım ediyoruz.” “Siz mi?” Soruyu sorarken sesim öyle titriyor ki onlar yerine kendime acıyorum. “Ben hallederdim ya,” derken ağlamıyorsam tek nedeni şerefsizim utanmamdır. “Bu halde mi Yaz abla? Elin ayağın çukurda, nasıl toprak kazacaksın?” Haklılar ama onlardan bunu yapmalarını istememe rağmen yapıyor olmaları beni romantik bir kuşa çeviriyor. “Biz hallediyoruz şimdi ama sen biraz derine kazmışsın sanki bu tencereyi.” “Toprağa karışsın diye,” diyorum topallayarak yanlarına ilerlerken. “Böyle olması gerek.” “Peki, annenin tenceresinden başka bir şey bulamadın mı?” “En büyük buydu.” Gayet yerinde bir açıklama oluyor ki Yusuf kazmaya devam ediyor. Kardeşleri de ona yarım ediyor. Tencerenin içindeki kompostu toprağa boca ederken koku hepimizi zehirliyor ama nihayetinde çamurlu da olsa geri çıkartmayı başarıyorlar. Tencerenin bol köpüklü bir suyla kırk gün kırk gece yıkanması gerekiyor, buna eminim. “Çok teşekkürler çocuklar, bunu hiç unutmayacağım.” Gerçekten, gerçekten unutmayacağım. “Abime de teşekkür et,” diyor Yasin birlikte tuttukları büyük tencereyle tarlamdan çıkarken. “Yusuf çok sağ ol, düşünmeniz bile yeterdi siz tencereyi de çıkarttınız.” “Yusuf abime değil,” diyor Barkın küçücük boyuyla yanımda kasıla kasıla yürürken. “Biz bilmiyorduk ki tencereye ihtiyacın olduğunu.” “Nereden duydunuz, kapı dinlemediniz mi?” Ben olsam kesin dinlerdim çünkü. “Yasin al tencereyi git çeşmeye koy yıkamaya başlayın. Yaz abla biz birazdan getiririz tencereyi.” Yusuf ikinci kez Barkın’ın konuşmasını engellerken ben itiraz edemeyecek kadar yorgun olduğumdan garipliklerini boş veriyor ve bana yardım ettikleri için büyük bir sevinç duyarak evimin yoluna düşüyorum. Ayağımın üzerine uzun süre durmak zor olduğundan bulduğum her taşa oturuyor, her taburede soluklanıyorum. Savaşa gitmeden gazi olan ilk insan olmalıyım. Bu kadar bela üst üste nasıl gelebiliyor anlamış da değilim. Azıcık haz alalım dedik, başımıza gelene bak. Yaz mutlu olmasın, kendinden geçmesin, o sadece köyünde oturup tarlasıyla oynasın! Cefasını ben süreyim sefasını Pusat sürsün! Onun ayakları sağlam, eli tutuyor ben yürüyemiyorum bile. Bir de beyefendi benimle aynı ortamda olmamak için kaçıyor, hah haspam! Kaçması gereken benim, bayılıyorum ya ona zaten! Hata olduğunu söyleyen de bendim zaten, ki hataydı. Anın akışına kapılıp iki kez içime girmesine izin vermiştim. Onu hissetmek güzel bile olsa sonuç olarak yanlıştı, komşumdu ve ailesinden tarla almıştık. Dedemin bile yüzüne bakamıyordum utançtan, tarlayı satmayı düşüneceğim aklımın ucundan geçmezdi çünkü boyutu ve toprağıyla tam olarak istediğim tarlaydı ama bir hafta içinde ayağım yüzünden kıpırdayamazken geri satıp başka tarlaya yatırım yapmak istemiştim. Ama sonra takip ettiğim bir çiftçi arkadaşım bana atalık tohum göndereceğini söylemişti ve bunu duymak ekip biçme isteğimi yeşerttiğinden vazgeçişim hızlı olmuştu. Yaşamak zordu, yaza güzel başladığım için işlerimin iyi devam edeceğini düşünmüştüm ama Ağustos gelmişti ve onunla birlikte Pusat da köye gelmişti! O gün keşke dedem çağırdığında onu hiç görmeseydim, bayırda yuvarlansaydım da onun tarafınca kurtarılmasaydım. “Yine mi bayıldın?” İyi insan lafının üzerine gelirdi de kötü insan nasıl düşüncesinin üzerine gelirdi anlayamıyorum. Gözlerimi açıp önümde dikilen bedenine bakıyorum başımı kaldırarak. “Her köşe başında bayılan biri gibi mi görünüyorum oradan?” “Karşıma sürekli garip hallerde çıktığın düşünülürse, bayılmış olma olasılığın yüksek.” “Benim garipliğimden önce neden sürekli burnumun dibinde bitiyorsun, ona odaklan bence sen.” “O kadar da gaddar değilim, sokakta gördüğüm yaralı bir kediyi öylece bırakmam.” “Pardon?” Kaşlarım çatılmış, ağzım avanak bir şekilde açılıvermişti. “Bana kedi mi dedin sen?” “Sen bir tarla faresisin, senden kedi olmaz.” “İkisi de hayvan sonuçta!” “Üzerine nasıl alındığın seni ilgilendirir,” derken kalkmam için elini uzatıyor ama onu görmezden gelip sağlam elimle yerden destek alarak ayağa dikiliyorum. “İnatçısın, sağlam bir yerin kaldı mı merak ediyorum.” “Sen etrafımda olmazsan ben iyi olurum merak etme!” Yanından geçip yoluma devam edeceğim esnada yaralı elimin kolunu tutarak beni durduruyor. “Bunu ben yapmadım sarışın, ama keserken beni düşünüyorsan onu bilemem.” “Aynen, bıçakla seni nasıl kırk yerinden delik deşik edebileceğimi düşünüyordum dayanamadım elimi kesmişim! Aptal! Oradan bakılınca tek derdim senmişsin gibi mi duruyor?” “Bilmem, bu kadar öfkeyle bana sataşmana bakılırsa hassas bir noktana dokunmuş olmalıyım.” Oldukça sakin ama bir o kadar da gizli bir alayla çimen yeşili gözleriyle gözlerime bakarken yüzüne tükürmemek için kendimi zor tutuyorum. “Biz, seninle el sıkışmadık Pusat.” Kolumu elinden kurtarıp bir adım geri çekilirken aramıza uygun bir mesafe koyuyorum. “Olmaması gereken, utandırıcı bir an yaşandı.” “Hangisi?” “Ne?” “Hangisi utandırıcıydı çünkü iki defa gerçekleşti.” Parmağı ikimizi işaret edercesine aramızda gidip geliyor. “Hangisinden utandın?” “Bunu gerçekten soruyor musun?” derken elimle ayağımı gösteriyorum. “İlkinde sarhoş ve adrenalin doluydum!” “İkincisinde?” Tek kaşı sorgularcasına kalkarken gerçekten çözmeye çalışıyor gibi beni süzüyor. Çıldıracağım, yeminle çıldıracağım. “Aptaldım, sana kendimi bırakacak kadar aptal ve pervasız. Hem de köyde, şelalede yapacak kadar!” “Kimse görmedi.” “Utanmak için birinin şahit olmasına gerek yok! Senin yüzünden tarlama gidemiyorum, işlerim aksadı eylül ayında sadece dev kazanım var onu da kullanacak halim yok.” “Sen mi kullanacaktın?” “Tabii ki ben kullanacaktım, başkasına bırakacak değilim! Ama bu ayakla bırak dev kazanını kullanmayı tarlada bile yürüyemiyorum ve bu kesinlikle senin yüzünden Pusat! O yüzden zırt pırt karşıma çıkıp durma, seni gördükçe alamadığım her randevu aklıma geliyor!” Arkamı dönüp yoluma devam ediyorum ama adım sesleri peşimden gelmeye devam edince duraksıyor ve omzumun üzerinden geriye bakıyorum. “Ne diye peşimden geliyorsun?” “Bir köşeye yığılıp kalma diye annem peşinden gönderdi.” “Ne kadar uslu bir çocuksun sen öyle, annenin her sözünü böyle dinler misin?” Kinayeli sorum karşısında gözlerini deviriyor ve işaret parmağını bana doğru kaldırıyor, teni tenime değecek korkusuyla geri kaçıyorum hızlıca. Havadaki eline ve kaçışıma bakıyor gözlerini kısarak. “Sen az önce benden mi kaçtın?” “Dokunacaksın sandım,” diyorum önüme dönüp topallayarak yürümeye devam ederken. “Uzak dur, peşimden gelmene gerek yok. Sana ihtiyacım da yok.” “Sana zorla bir şey yapmışım gibi davranmayı ne zaman bırakacaksın? Evet, başına bazı olaylar geldi ama istemediğin hiçbir şey yapmadım.” Cevap vermiyorum, gerginlik tüm vücudumu ele geçirirken keşke yanıma bir yolluk karpuz alsaydım diye düşünüyorum zira şu an sakinleşmem gerek. “Yaz,” diyor daha yüksek ve sert bir sesle. “Şu yaptığın tamamen çocukluk, yetişkin insanlarız ve abartı tepki veriyorsun!” “Korunmadın!” diyorum bir anda ona dönüp olabildiğince kısık ama bir o kadar sinirle. Elimde olsa bağırırım ama köye rezil olmak istemiyorum. Küçük köylerde yerin her daim kulağı vardır, bu yüzden yol boş bile olsa ıssızlığa aldırmamam gerek. “Korunmadık, iki seferde de korunmadık seni aptal, geri zekâlı mandakafa!” Çatık kaşları gevşiyor, çimen yeşili gözleri ise farkındalıkla aydınlanıyor. Önce gözlerime ardından karnıma bakıyor ve yeniden gözlerime çıkıyor bakışları. Aptal. “Hamile misin?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE