“Ah!” Çığlığım ayağımdaki acıyla birlikte boğazımdan firar ediyor. Ayağımı kırdım, kırdım buna eminim!
“Yaz!” Düştüğüm noktada muhtemelen kopmuş olan ayağımın acısına ağlarken bana doğru geldiğini görünce panikle kalkmaya çalışıyorum ama ellerimle yerden destek almaya çalıştıkça yere çakılıyorum. “Gelme dedim ya sana.”
“Şu durumda hala direnebilmen muazzam!” Beni dinlemeden yanıma oturuyor ve ayağımı sıkıştığı noktadan dikkatle çıkartıyor. Ben ise acıdan çığlık atmakla meşgulüm. Yaşlar yanaklarımdan patır patır dökülüyor, buracıkta öleceğim, eminim!
“Koptu değil mi, ayağım kayaların altında kaldı kesmek zorunda kalacaklar!” Elim çıplak koluna sımsıkı tutunurken ciddi bakışları bana dönüyor. Ameliyathane kapısında bekleyen hasta gibi doktorun ölüp ölmediğimi söylemesini bekliyorum. Rollerin ne olduğu, mantığın nasıl olduğu umurumda değil, söyle artık doktor yaşayacak mıyım?
“Kırık değil, muhtemelen zedeledin.”
“Nereden biliyorsun? Sen doktor musun?”
“Tıp fakültesini altıncı sınıfta bıraktım, kemiğin kırık olup olmadığını anlayabilecek kadar bilgim var.”
“Ciddi misin?” Öğrendiğim bilgiye mi şaşırsam yoksa ayağımın kırılmamış olmasına mı sevinsem bilemiyorum.
“Sana şu durumda neden yalan konuşayım?” Karmaşık kişiliğine bir yeni bilmeceyi eklerken tırnaklarımı koluna batırdığımı fark edip geri çekiliyorum. “Kalk hadi, hastaneye gidelim.”
“Dokunma ben kalkarım,” diyorum hem ağlayıp hem yerden destek almaya çalışırken ama beni dinlemek yerine iki kolumu üstten tutup beni ayağa kaldırıyor. “Senin yüzünden düştüm, kendini affettirmeye mi çalışıyorsun?”
“Hipokrat yeminim var, yoksa bayılmıyorum sana dokunmaya!”
“Az önce öyle demiyordun ama ellerin maşallah her yerimdeydi!”
“Sen de sırf sana dokunmayayım diye ayağını kırmaya mı karar verdin?”
“Kırıldı değil mi?” Havada asılı duran ayağıma bakacağım esnada yeniden düşer gibi oluyor ama bu sefer o engel oluyor. “Lafın gelişi dedim, kırılmadı!”
“Yalan söylüyorsun sahte tıpçı!”
Derin bir nefes alıyor, sabrının zorlandığına eminim ama zerre ilgimi çekmiyor. Ayağım o kadar acıyor ki denize düştüğü anda yılana sarılan atalarım kadar çaresizim ve ona tutunmaktan çarem yok. Doktor Yılan Pusat Tarkan Demirli!
“Böyleye yürümeye çalışırsan zedelenen bileği kırarsın, şimdi sus ve söz dinle!”
Beni sırtına almaya yeltendiğinde çıplak sırtına sert bir tokat atıyorum. Çıplak tenindeki soluk tırnak izlerine bir yenisi eklenmiş, ensesinde dahi izim var ve bu gerçekten utanç verici olduğundan kaçmak istiyorum. Kendi şaheserine bakamayan bir sanatçı gibiyim.
“Çıplağız gerzek!”
“Sikeceğim ama!” Beni kucağına alıp kayalıktan çıkartıyor ve çimenlerin üzerine bıraktığım tulumumun yanına götürüyor. “Küfretme öyle bir küfrederim ki imanın gevrer!”
“Gevrettin gevreteceğin kadar, sus da giyin.”
“Bana emin verme!”
“Yaz, ayağın şu haldeyken konuşmayı uzatmak yerine eyleme geçseydin şimdi yolu yarılamıştık!”
“Of!” diyorum acıyla ve tişörtümü üzerime giydirmesine izin veriyorum. Kot tulumu giydirmek için önüme çöktüğünde dizimden kırarak yerden ayrı tuttuğum ayağımla birlikte düşmeyeyim diye kafasına sarılıyorum neredeyse. Önce kırık olan ayağımı sokuyor, ardından ona tutunarak zıplamamı ve diğer ayağımı sokmamı istiyor. İstemesi kolay da yapması çok zor zira ben zıplarken onun diğerine basmadan beni tutması gerekiyor. Üç düşme tehlikesinden sonra tulumu yukarı çekiyor. Ellerim kollarına tutunuyor, ıslak belimden yukarı çektiği kot tulumu göğsüme çıkartırken başımı kaldırıp ona bakıyorum. “Senin yüzünden düştüm, sen olmasaydın ben yüzüp çıkacaktım.”
“Yosunlu kayaların üzerinde sekerek yürümeye çalışıyordun, ben olmasaydım sürünerek aşağı iniyor olurdun.”
“En azından köye indiğimde birine yakalanma derdim olmazdı! Şu halimize bak!” Beni kuru bir kayaya oturtuyor ve kendi kıyafetlerini giyinmeye gidiyor.
“Ne var halimizde?” Acaba burada gözleri gören tek kişi ben miyim yoksa aptallığa mı yatıyor?
“Sırılsıklamız.”
“Hala mı Sarışın?” diyor tek kaşını kaldırarak oldukça alaycı bir şekilde. Bahsettiği ıslaklıkla benim kast ettiğim ıslaklık arasındaki fark ağzımı hayretle açarken sinirle kapatıyorum ama ve elime geçen topraklı taşı ona fırlatıyorum. Neyse ki taştan kaçıyor da kafasını yarmaktan kurtuluyor böylece ben de aşağı inmemi kolaylaştıracak garanti yolumu kaybetmiyorum.
“Terbiyesiz! Sana hayır diyemeyen irademe sokayım!”
“Sakin ol,” diyor yanıma gelirken ve önümde diz çökerek bana arkasını dönüyor. “Bu sinirle köye inersen sana istediğini vermediğimi sanabilirler.”
“Pusat! Yemin ediyorum bir ima daha yaparsan seni şu suda boğarım annenlere de saldırıya uğradığımızı benim zar zor kaçtığımı, senin ise kaçamadığını söylerim! Seni kurtarmaya çalışırken ayağımı kırdığımı öğrenirlerse benden şüphelenmezler, olan sana olur öldüğünle kalırsın.”
“Gerçek bir canisin, beş saniyede bu planı kurman ürkütücü.”
“Bu kafada daha ne planlar var bilmek istemiyorsan sus!”
“Sırtıma binecek misin yoksa akşamı burada mı geçirelim istersin? Seni ısıtmak için bedenimi kullanabilirim Sarışın.” Beni dinlemeden hala devam edişine karşılık sırtına vuruyor ve oflayarak kollarımı boynuna doluyorum ama bacaklarımı beline sarıp ayağa kalktığım anda yerdeki telefonum ve sarı kantaronlarım gözüme çarpıyor.
“Dur, çiçeklerimi unuttum!”
“Şu an gerçekten elzem mi?”
“Tabii ki elzem! Onlarla yağ yapacağım dedim daha toplayamam bu ayakla çıkmam da zor olur, eğilip elime tutuştur.”
“Çok şey istiyorsun tarla faresi!”
“Doktor Yılan Pusat Tarkan Demirli, senin yüzünden düştüğüm düşünülürse hiç konuşma hakkın yok!” İsimleri onda derin bir nefes alma ihtiyacı oluştururken eğiliyor ve yerdeki eşarp çantamla telefonumu alıp çantayı elime tutuşturuyor ama telefonumu cebine koyuyor. Ardından bacaklarımı alt kısmından kavrayarak bedenimi konumlandırarak dev kazanından aşağı inen küçük menderesi takip ediyor. “Buradan direkt köy meydanına varacağız,” diyorum çenem omzuna yaslanmış halde sallandıkça acıyan ayağımı unutmaya çalışırken. “Kimseye görünmeden beni Kırçıkçı Hanife teyzeye götürmeyi başarırsan sana tarlamın en nadide türü olan çekirdeksiz karpuzdan hediye ederim.”
“Karpuz sevmem,” diyor hadsiz bir şekilde. “Ayrıca hastaneye gitmen gerekiyor, kırçıkçı mıdır nedir ona gidemeyiz.”
“Hanife teyze köyün tüm kırık çıkıklarına bakıyor, buna da bakar. Eski topraktır o!”
“Hastanede röntgen diye bir şey icat etmişler, bu gibi durumlarda kullanılsın diye!”
“Çok ihtiyaç duyuluyorsa sen niye bıraktın doktorluğu?”
“Sevmediğim için olabilir mi?”
“Altı yıl okumuşsun, anca mı fark ettin de son sene bıraktın?”
“Ömrümü yapmaktan mutlu olmadığım bir işe harcayacak değildim.”
“Altı senen çöpe gitmiş ama.”
“Gitmedi, öğrendiklerim bana kaldı en azından kemiğin kırılıp kırılmadığını anlayabiliyorum.”
“Yolda kaza yapan birini gördüğünde açılın ben doktorum diye bağırdın mı hiç?” Ben olsam kesin bağırırdım çünkü. Kullanılmalı, yoksa neden tıp okunur ki? Bana yandan bir bakış atıyor, yapmamış belli.
“Saçmalamanın bir kotası var mı merak ediyorum.”
“Senin öküzlüğünün bir sınırı var mı, ben de bunu merak ediyorum.”
Homurdanıyor ve bir kütüğün üzerinden atlıyor. O atlayınca ben de sırtında adeta sekiyorum. Ayağım karnına çarpınca çığlığım iniltiye dönüşüyor. “Yavaş ya sırtındaki çanta değil insan! Üstelik yaralı bir insan!”
“Yürüyorum işte ne yapayım?”
“Yavaş ol!”
“Güneş batacak, karanlığa kalmamız gerek.”
“Kırçıkçı Hanife gece de açık merak etme.”
“Acillerde gece açık, onun için endişelenmiyorum.” Hala beni acile götürmekte kararlı. İnadına yumruk atasım geliyor ama onun yerine omzunu ısırmakta buluyorum çareyi. Bazen hareketlerimi sorgulamam, siz de sorgulamayın.
“Ah! Niye ısırdın ya?”
“Beni Kırçıkçıya götür!”
“Seni medeni insanlar gibi hastaneye götüreceğim, aileni de yanına çağıracağım ve bugün ki maceramız sonlanacak. Tamam mı?”
“Sen önce bizi ıslak halde gördüklerinde ne tepki vereceklerini düşün! Aileme haber verirsen hesap da vermek zorunda kalacağız.”
“Kırçıkçıya gidince hesap vermeyecek misin?”
“O ayağımı sararken sen gidersin, ben de dedemi ararım gelir beni alır.”
“Ne olduğunu bilmiyoruz, röntgene ihtiyacın var.”
“Ağaca dikkat et,” diyorum lafı aniden değiştirerek zira bu ağacın dibinde bok çiçeği yetişir. “Etrafından dolan, uzaktan mümkünse iğrenç kokar o çiçek.”
“Bu köyün her karışına hâkimsin, değil mi?”
“Öyleyim, o yüzden üstüme yapmalarını istiyorum ya.”
“Ormanı nasıl ezbere bilebilirsin?”
“İlkokulda izcilik kulübündeydim, ormanın haritasını zihnimde çıkartıp nereye nasıl gideceğimi ezberleyerek büyüdüm. Lisede profesyonel dağcılık ve izcilik kulübüne kayıtlıydım ve üniversitede aynı şekilde tırmanış ve yürüyüş yaptım. Ait olduğum yerin her şeyini öğrenirim, bu köyde hayatta kalmak istiyorsan önce bana uğraman gerekiyor.”
“Niye?”
“Hayatta kalma kılavuzuma ulaşmak için tabii ki, kime yaklaşıp kimden uzak durman gerektiğini, hangi evin önünden geçersen rehin alınacağını, hangi çeşmenin suyunun mideye dokunduğunu, kimin ineğinin sütünün daha kaliteli olduğunu ben bilirim. Muhtar Ahmet kabul etmez ama bu köye ondan daha hakimim.”
“Bir sonraki seçimde aday ol, kesin kazanırsın.”
“Kazanamam, maalesef erkek egomanyası altında yaşıyoruz ve yirmi dört yaşında bir kızın köye muhtar olmasını kaldıramazlar. Daha ticaret yapacak olmama ikna olamadılar.”
“Ne ticareti?” derken köye yaklaştığımızı belirten kuş sesleri azalıyor ve yerini Hüseyin amcanın tavuklarının sesi alıyor.
“Karpuz. Yeni tarlamla büyük bir karpuz üretimine giriş yapıyorum, küçük pazardan çıkıyorum.”
“Küçük Pazar derken?” Onu konuştukça şaşırtıyor olacağım ki soruları bitmiyor. Benim de dilim çözüldükçe çözüldüğünden, kendimi durdurmuyorum.
“İlçe pazarında tarlamda yetiştirdiğim ürünleri satıyorum, biber patlıcan domates salatalık ayrıca sera ürünlerim de var.”
“Pazar da yerin var yani, bağırarak ‘gel vatandaş gel’ mi diyorsun?”
“İkizlere takke diye bağıracak değilim, tarlanın temiz mahsulü bunlar, diye bağırıyorum genelde.” Pazarcı ses tonumla kulağının dibinde nameli nameli bağırınca yüzü ekşiyor. Sağır olmasa bari.
“Gerçekten ilginç bir karaktersin.”
“Teşekkür ederim, herkese benzeseydim çok üzülürdüm.”
“Niye?”
“Niye mi?” Burnumdan gülüyorum. “Sıradan hayatlar, monotonlaşmış günler, sabit işler, hep aynı duygular benlik değil de ondan. Şehrin karmaşasında kaybolmaktansa kendi küçük köyümde özgürce var olurum daha iyi.”
“Sıkılmıyorsun yani?”
“Kışın sıkılıyorum ama seram var, küçük olsa da beni oyalıyor onun dışında kendime vakit ayırabiliyorum. Dedemle geziyoruz, kahvede okey turnuvaları düzenleniyor iki senedir hep birinci geldiğimden çayı bedava içiyorum.”
“Köy kahvesinde mi oturuyorsun?”
“Burası modern bir köy Pusat Demirli o sesindeki, köy kahvesinin önünden kızlar geçemez, algısını yok etsen iyi olur.”
“Sadece şaşırdım.”
“Şaşırma, ben küçüklüğümden beri kahveden amcalarla oralet içer taş çalarım kız olduğum için bunu değiştirecek değilim.”
“Arkadaşların?” Yorulmuş olacak ki yaşlı bir ağacın önünde durup beni bir ağaç kavuğuna yerleştiriyor. “Burada arkadaşın var mı?”
“Var ama çok değil, arkadaşlarımın çoğu liseden olduğu için şehirde yaşıyorlar.”
“Bardaki kızlar mı?”
Yüzüm o gece ki dikizleme anını hatırlayınca kızarıyor, yakalandığımızı biliyordum. “Gördün değil mi?”
“Bütün gözlerin üzerime döndüğünü mü?” Gördüğünü söylemese de olur, ben anlıyorum anlayacağımı. “O gece ki halin şimdikinden farklı ama bir o kadar da aynıydı,” gözleri kısılıyor, kızarmış yüzümü incelerken yanaklarımdaki çillerde duraksıyor. “Hangisi olduğunu çözemedim.”
“İkisi de benim, çözülecek bir şey yok ortada. Köyü seviyorum ama liseyi şehirde okudum, orada da bir hayatım var sadece sık gitmiyorum. Canım sıkılırsa gider içer eğlenirim, sonra geri dönerim. Neden illa birini seçmek zorundayım ki?” Birkaç ay önce okuduğum roman geliyor aklıma, adamın birden fazla kimliği vardı ve yılları o kimliklerin arasında hayatta kalmaya çalışarak geçiyordu. Tabii o mafya ve istihbarat ajanı olarak yaşıyordu bu ikilemi ama sonuç olarak ikisini de kabulleniyordu. Onu buna ikna eden sevdiği kadındı ama ben tek başıma halletmiştim kim olduğuma karar verme işini.
“Gel,” diyor Pusat beni bu sefer sırtına almak yerine kucağına alarak. Ayaklarım yerden kesilirken darbe alanı havaya dikiyorum ki daha fazla şişmesin ama çok geç, bileğim davul gibi olmuş ve morarmış bile. “Kesmezler dimi?”
“Abartma.”
“Ama morarıyor.”
“Hissediyor musun?”
“Ağrıyı mı acıyı mı? İkisine de evet.”
“Parmaklarını oynat.” Dediğini yapıp kırmızı ojeli parmaklarımı oynatıyorum ama bu canımı daha çok yakıyor. Kaslarımı biri çekiştiriyor sanki öyle korkunç bir ağrı. “İyi durumda, kesmeyecekler.”
“Çok yetenekli bir doktorsun, bakışlarınla çözdün vakayı niye bıraktıysan.”
“Sevmediğimi söyledim ya.”
“Sevmediysen de bir nedeni vardır, altı yılı sevmeden nasıl tamamladın?”
“Görevimdi, tamamladım.”
“Baban mı istedi okumanı?”
“Ya onunla çalışacaktım ya okuyacaktım, ben de tıp okumayı seçtim.”
“Ee, şimdi de babanla çalışmıyor musun?”
“Aynı şey değil,” derken ormandan çıkıyor ve yola dönüyoruz. Batmak üzere olan güneşin altında sıcaktan ve suyun neminden birbirimize yapışmış halde ilerlerken gözlerim evlerin bahçelerinde ya da pencerelerde. Çoğu kişinin akşam yemeği yemek için içeride olması işime geliyor ama onları kontrol ederken Pusat’ın evlerine doğru yürüdüğünü fark edemiyorum. Etsem bile benim durdurma çabama kayıtsız kalırdı, biliyorum.
“Sana Hanife teyzeye gitmek istediğimi söylemedim mi ben?”
“Ben de seni taşıyan kişi olarak hakkımı acilden yana kullanmaya karar verdim.”
“Çığlık atacağım,” diyorum sakin ama bir o kadar sinirli bir sesle.
“Ne?”
“Eğer beni Kırçıkçı Hanife’ye götürmezsen çığlık atacağım, ciddiyim!” Beni dinlemeden yürümeye devam edince ağzımı açıp avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum. Susmamı sağlayan ise dudaklarıma kapanan dudağı oluyor. Çığlığım içime kaçıyor, yaptığı şeyin şokuyla geri çekilirken dudaklarına sert bir şamar geçiriyorum. “Ne yapıyorsun ya!”
“Ellerim doluydu, sus desem de susmayacaktın.” Gamsız bir tavırla omzunu silkerken dayanamayıp yumruğumu omzuna geçiriyorum. “Vurup durma düşeceksin şimdi.”
“Köyün içinde beni öptüğün yetmiyormuş gibi bir de pişkin pişkin devam ediyorsun! Beni Hanife teyzeye götür, yoksa beni taciz ediyor diye bağırırım! Kaçırıyor sanırlar!”
“Gerçekten baş belasısın!” Geri dönmüyor, onun yerine beni taşımaktan perte çıkmış kolları yüzünden evin arka tarafına park edilmiş siyah cipe yürüyor. “Burada otur, anahtarı alıp geleceğim.”
“Sen gelene kadar ayağım kangren olmazsa görüşürüz.”
“Ajitasyon yapmaya bayılıyorsun değil mi?”
“Her zaman,” diyorum arabanın kaputuna oturmuş ayağımı öne uzatırken. Beş dakika sonra geri döndüğünde beni kucakladığı gibi koltuğa oturtuyor.
“Önce kırçıkçıya gideceğiz ki bu sırf sen taciz iftirası atma diye.” Yan koltuğa yerleşirken ona kötü kötü bakıyorum. “Yalan sanki zorla öpmedin mi?”
“Susturmak için dudaklarını kapattım, ortada zorla gerçekleşen bir durum yoktu.”
“Sen şuna kendimi senden uzak tutamıyorum desene, her fırsatı değerlendirmeye çalışıyormuşsun gibi geliyor bana.”
“İftiralarını kendine sakla tarla faresi.”
“Sen de kendini kandırmaya devam et Doktor Yalancı Pusat Tarkan Demirli!”
“Hepsini tek tek sayarken üşenmiyor musun?”
“Asla, maksat sana laf çarpıtmak olsun!”
“Ayağını kucağıma koy,” diyor gösterdiğim yöne ilerlerken. “Şişmesin daha fazla.”
“Şişti şişeceği kadar,” derken sırtımı kapıya yaslıyor ve ayağımı kucağına bırakıyorum ama isabet ettiği nokta yanlış yerlerine denk gelmiş olacak ki acıyla nefesini tutuyor. “Yaz,” diyor direksiyonu sımsıkı tutup kıpkırmızı olan suratıyla küfretmemek için direnirken. Bacağımı kırarak ayağımı çekmeye yeltendiğimde şişmiş bileğimi hafifçe tutup bacağına yerleştiriyor. “Ayarın yok, kesinlikle yok!”
“Hassas olan sensin, ben bu ayakla ne kadar sert koyabilirim ki?”
“Küçücük haliyle başımı yaran kız mı diyor bunu?”
“Hih!” Elim ağzıma örtülürken hayret ve dehşetle bakıyorum suratına. “Altı yaşındayken başını yardığım için bugün benden intikam alıp ayağımı sakatlamama mı neden oldun?”
“Kin gütmem,” diyor bana ters ters. “Kendinle karıştırma beni.” Dil çıkaracağım esnada yeniden bana dönüyor. “Yolu tarif edecek misin?”
Konuyu sonlandırıp yolu tarif ediyorum, ıssız ve karanlık köy yolunda sessizce ilerlerken parmağımla gösterdiğim taraftan içeri giriyor. “Bu kadın neden köyün dışında oturuyor?”
“Çunku,” diyorum uzatarak. Maksat söyleyeceğim şeyi geciktirmek çünkü Hanife’nin yarı falcı olduğunu bilmesine gerek yok. “Kendisi halktan uzak durmayı seven bir şifacı.”
“Cinci hoca olmadığına eminsin değil mi?”
“Cinleri hakkında bilgi sahibi değilim.” Taş bir evin önünde duruyor ve bana dönüyor kısık gözlerle. “Belayı sırtında taşıyan biri olarak sana zerre güvenmiyorum.”
Arabadan inip beni kucağına alarak Hanife’nin kapısına götürüyor. Kısa bir an beni eşiğe bırakıp gideceğini düşünüyorum ama o ayağıyla birlikte tahta kapıya vuruyor. “Seslenmek gerekiyor mu?”
“Kulağı sağır değil,” diyorum onun adına kapının aslanlı tokmağını çalarak. “Ama gözü kör bu yüzden kapıya ulaşması zaman alabilir.”
“Gözü kör birinden seni tedavi etmesini mi bekliyorsun?”
“Elleri çalıştığı sürece sıkıntı yok,” derken kapı içeri doğru açılınca irkilerek kucağına daha çok sığınıyorum. “Neydi bu şimdi?”
Ben kısa korku anında yuttuğum dilimi bulup konuşamazken içeriden çatallı yaşlı bir ses yükseliyor. “Gözüm görmüyor ama kulağım iyi duyuyor, içeri girin gari!”
“Bindik bir alamete,” diyor Pusat eşikten geçip sarı ışıklı hole adım atarken. “Gidiyoruz kıyamete.”
“Abartma,” derken sesim hafif melodili çıkıyor. “Alt tarafı fal bakan bir şifacı.”
“Fal mı?” Çatık kaşları ve söylemek isteyip de söylemediği cümlelerle birlikte sahanlıktan geçip Hanife’nin oturduğu odaya giriyor. Hanife nine bizi hissettiği anda çöktüğü divandan iki büklüm halde kalkıyor. “Bana bunu yaptırdığına inanamıyorum, kadının ayağa kalkacak hali yok.”
“Geçen sefer ayağımı o iyileştirdi.”
“De geçin şuraya, konuşmayın fısır fısır!”
Pusat beni divanın üzerine bıraktığında attığı bakışlara aldırmadan Hanife nineye dönüyorum. “Hanife nine, ayağımı kırdım galiba!”
“Kırdıysan doktora niye gitmedin deli kız!” Beni azarlayarak yanıma gelirken Pusat’ı elinin tersiyle itiyor.
“Kırmadı, incitti muhtemelen ama gideceğiz zaten doktora.”
“Yaz,” diyor Hanife nine. “Sen evlendin mi? Kim bu sesi gart?”
Sesi gart mı? Pusat’a dediğini birkaç saniye sonra fark ediyorum ve karşılık olarak kocaman bir kahkaha patlatıyorum. Haklı, kesinlikle sesi gart zira aşırı kalın ve erkeksi bir sese sahip.
“Evli değiliz,” diyorum kahkahalarımın arasında Pusat’ın ateş saçan gözlerine aldırmadan. “Ben düşünce beni buraya getirdi.”
“Kocaya kaçmadın değil mi?”
“Kaçmadım, Hanife nine. Ayağım kırıldı, onun için getirdi beni.”
“Nasıl becerdin?” derken yanıma geliyor ağır ve titrek adımlarla. Ama gözleri havaya boş boş bakarken elleri omuzlarımı buluyor, nemli tenimi hissediyor. “Suya mı düştün?”
“Dev kazanının oradaki kayaların arasına sıkıştı ayağı.”
“Kırık olsa duramazdı bu zamana kadar,” diyor ve omuzlarımdan aşağı eklem yerlerime dokunarak iniyor. Ellerimde durduğunda avcumun içini havaya kaldırıyor. “Düğün var.”
“Nerede?” diye soruyor Pusat bütün mallığıyla.
“Yakın zamanda ama senin değil.”
“Ablamı evlendiriyoruz,” diyorum onu onaylayarak. Burnunu çekiyor, görmeyen gözleri kısılıyor ve göz kapaklarını aşağı indirip işaret parmağını avcumun içinde dolandırıyor. “Senden bir şey saklanıyor kızım, sırlar var.”
“Ne sırrı, bizim her şeyimiz ortadadır.”
“Var ama seni üzecek sırlar… Her şey olacağına varır ama üzülürken sevinecek, sevinirken üzüleceksin. Ağlayarak gülüyorsun, gülerken ağlıyorsun.”
“Dengesizliğindendir o,” diyor Pusat yanı başımdan tüm bunlara inanmadığını belirten bir alayla. “Şaşırmam ağlarken gülmesine.”
“Bu gart sesli niye araya karışıp duruyor?”
“Ayağına bakmanız gerekiyor, falına değil.”
Hanife nine başını hızla Pusat’ın olduğu tarafa çeviriyor ve görmeyen gözleriyle direkt ona bakıyor. Bu baya ürkütücü, öyle ki Pusat bile durduğu yerde dikleşip bana bakıyor gergin bir şekilde.
“Bu kızı ağlatıyorsun ama güldürüyorsun da, her yerdesin.”
“İşinizi yapmayacaksanız gidelim biz.”
“İşim bu, bunlar. Senin işin ne? Göremiyorum.”
“Neden acaba?”
“Dalga geçme!” Elimle karnına vurup Hanife nineyi dikkate almasını sağlamaya çalışıyorum.
“İnancın zayıf, her şeye herkese. Ama bir değişiklik var, büyük bir değişiklik. İkiniz arasında…”
“Öhöm öhöm!” diyerek elimi elinden ayırıyorum. Az daha baksa seviştiğimizi de görecek ve her an bizi açığa çıkartacak sanki. “Ayağım çok acıyor Hanife nine, sonra bakarsın falımıza.”
“Sırlar çok fazla sırlar, nasıl yaşar böyle insanlar?” diyerek ayağıma doğru iniyor ve nihayet ayağıma ulaşıyor. Bileğimi sağa sola oynattığında canım acıdan kopacak hale geliyor, çığlığımı yutamıyorum, gözümden yaşlar süzülürken karnıma sarılıyor kollarım çaresizce.
“Çok fena zedelenmiş, bileğin çatlamış.”
“Nasıl anladınız onu?” Aynı alaycılıkla sorusunu sorarken kollarını göğsünde bağlıyor ve aynı anda ona atılan çift bakışa karşılık geri adım atıyor. “Tamam, susuyorum.”
“Bence de bırak işin ehli konuşsun altı yılda dayanamayıp tıpı bırakan bir çömez değil.”
“Ben buna merhem sürerim, güzelce de sararız ama üstüne basmaman lazım birkaç hafta.”
“Bir hafta?”
“Birkaç hafta dedi, duymadın mı?”
“Sen rahat durmazsın o sargıyla, git alçıya alsın tabipler.”
“Tabiplerde ilaç yoktur yarama sen sar hızlıca iyileşsin güz geliyor tarla zamanı işim gücüm var!”
“Kız olmaz, ayağın durumu kötü daha beter edersin. Birkaç haftası var, üstüne basarsan beter olur.”
Krem getirmek için odanın diğer tarafındaki dolaba gidiyor ve el yordamıyla rafın üst kısmındaki kavanozu alıp yanımıza dönüyor. Sarı renkli merhemi ayağıma sürüp kalanı da sonra süreyim diye küçük şişeye koyuyor. Burnuma dolan leş kokuyla yüzüm buruşurken beyaz tülbentle sarılan ayağımın uyuşukluk yerini zonklamaya bırakıyor.
“Hastaneye gidin sıkıca sarsınlar ama sakın kreme dokunmasınlar, silerlerse sana verdiğim kremi sürersin tekrar. İki güne şişini indirir.”
“Ayağa da kalkarım o zaman iki güne.”
“Sorun kemikte, çatlatmışsın manyak ne ayağa kalkması?”
“Tarlam var benim, işim gücüm var ayağa kalkmam lazım!”
“Kulaklarım sağlamdı sayende onlarda sağır oldu, kalk hastaneye git sardır.”
Yattığım divanda doğrulup ayağa kalkmaya yeltendiğimde Pusat sanki tek görevi buymuş gibi yanımda bitiyor. Kolları bacaklarımın altından destek olurken havaya kaldırıyor ve kucağına alıyor. Dünyanın en somurtuk suratıyla, kaçmış keyfimle ve boğazıma yükselen ağlama isteğiyle birlikte Hanife ninenin kremine sarılırken evden çıkmak üzereydik.
“Bana bakın,” diyor Hanife nine evden çıkmış arabaya doğru yürürken peşimizden bağırarak. “Birbirinizden uzak durun, çok yaklaşmayın.”
“Tamam,” diye bağırıyorum hem sinir hem de hüzünle. “Merak etme çok uzak duracağım bundan çok!”
Arabanın kapısını açmadan önce beni yere bırakıyor, tarafına bakmadan ön koltuğa yerleşiyor ve ayağımı torpidoya uzatıyorum. Boğazıma dizilen yumruların tek nedeni iki hafta sonra gelecek olan Eylül ayı. Tedavi süreci için doktor dinlemeye gerek yok, Hanife nine bile beni ayağımın üstüne basmaktan vazgeçiriyorsa iş ciddi ve bunun tek nedeni Pusat!
“Niye konuşmuyorsun?” Konuşsam bir dert konuşmasam bir dert buna da! “Kötürüm kalmadın, sadece ayağın zedelendi.” Başımı camdan dışarı çevirip geçip giden ağaçları izliyorum. İlçe hastanesi çok uzak değil ama gidene kadar ağzımı bıçak bile açsın istemiyorum. “Ürkütüyorsun, sarışın.” Yanağıma süzülen yaşı elimin tersiyle silip akan burnumu çekiyorum. “Ağlıyor musun? Sikeyim, Yaz?” Niye küfrediyordu bilmiyorum ama dönüp bakacak değilim. Ona kızgın ve küsüm, her şey o beni baştan çıkarttığı için oldu. Öyle panik oldum ki kayada kaydım! O olmasaydı ben şimdi bütün aletleri ayarlamış Eylül ayına tarlayı hazır hale getirmiştim!
Çenemde hissettiğim parmakları başımı ona doğru çevirmeme neden oluyor. Yaşlarla buğulanmış gözlerimle ansızın yüzüne bakakalırken yoldaki gözlerini saniyelik aralarla bana çeviriyor. “Ağlıyorsun.”
“Yok gülüyorum! Gülecek hal mi kaldı?”
“İyileşecek, sonsuza dek böyle kalacak değil.”
“Bana sağlam lazım, şimdi iyileşsin!”
“Çocukluğa gerek yok.”
“Beni rahat bırak, hepsi senin yüzünden! Resmen seviştik diye başıma gelenlere bak! Hatamın bedelini bu şekilde ödeyeceğim zerre aklıma gelmezdi. Gelirdi aslında, çünkü belliydi biz yan yana gelmemeliyiz, Hanife nine bile dedi! Şimdi ayağım sakat kaldı, tarlamda yapılacak bir sürü iş var ama ben yürüyemiyorum! Dev kazanını ayarladım ama kültivatör ve diskaro eksik! Randevu alamazsam Eylül sonuna kalacak o zaman da geç olacak! Herkesten geri kalacağım ve bu senin yüzünden! Yani sus Pusat, sus ve kendini benden uzak tut!”
Elini yüzümden ayırıp önüme dönüyorum ve hastaneye varana kadar ikimiz de konuşmuyoruz. Öylesine öfkeliyim ki her şey için arabanın kapısını açıp sedye diye bağırıyorum ama sedye yerine tekerlekli sandalye getiriyorlar.
“Sen gelme,” diyorum ayağım öne uzatılmış bir şekilde hastaneden içeri girerken. “Ben bizimkileri ararım!”
Pusat hastanenin kapısında öyle dururken ben hemşireyle birlikte içeri giriyorum.