9. ASLA ASLA DEME+18

3904 Kelimeler
“Baş belasısın, nereden bulaştım sana bilmiyorum!” “Rolleri ne zaman değiştik bilmiyorum ama baş belası olma konusunda seni geçemem.” “Bence yarışabilirsin, görünenin aksine hiç de sakin bir tabiatın yok çünkü.” “Bunu sırf adım Pusat diye boks yaptığımı düşünen kızın söylemesi ne komik.” “O bir çıkarımdı, sessiz biri olduğun konusunda ikna olmuştum.” “Seni şaşırtan yarış mı oldu?” Patika yola vardığımızda ona bakıyorum dik dik. “Sence? Boks yapsaydın daha az şaşıracağım bir gerçek ama araba yarışı… Bence sen de bundan daha fazlası var Pusat.” Bir kütüğün üstüne çıkıyor ve diğer tarafa atlayıp zıplayarak yürürken ona dönüyorum. “Yoksa Tarkan mı diyeyim?” Kıkırdamama engel olamıyorum, Pusat ise bana kötü kötü bakıp kamerasını açıyor ve kadrajı ayarlamak için sağa sola çeviriyor. “Nasıl başladın peki, yani nereden geldi aklına?” Parmaklarım ağaç kovuklarında dolanıyor, yüzeyleri hissettikçe yaprakların arasından hışırdayarak duyulan rüzgârı hissediyorum. Açık alanda güneşin altında Orhan amcaya yalvarmaktan daha serin hissettirdiği kesin. “Gerçi bendeki de soru, arayan Mevla’sını da bulur belasını da, Mevla’sını bulanına da hiç rastlamadım.” “Sen nasıl toprakla ilgileniyorsan ben de yarışla ilgileniyorum.” Basit bir şey söylüyor gibi görünse de zaten şahlanmış olan damarıma bastığından olsa gerek sinirle ona dönüyorum ve Neriman ile Asuman’a sayamadıklarımı ona saydırmaya başlıyorum. “Toprak benim mesleğim, hobim değil! Ben onunla çocuğummuş gibi ilgileniyorum, bakımını yapıyorum, büyütüyorum, besliyorum, ortaya bir ürün çıkartıyor ve onları satıyorum. Bu bir hobi değil, bu ciddi bir iş ve tam mesai istiyor, küçümsemeyi bırakın da kendi işinizle ilgilenin!” Elindeki fotoğraf makinesiyle birlikte bana bakakalırken sinirle arkamı dönüp yürümeye devam ediyorum. Köyde yaşıyoruz, toprakla ilgileniyoruz, tarım yapıyoruz diye küçümsenmekte bir yere kadar. Biz de biliriz şehirde metropol kölesi olmayı, beyaz yakalı olup sabah akşam mesaide ömür çürütmeyi, kafelerde barlarda oturup boş muhabbetler yapmayı! Tercih etmiyorsam istemediğimden! “Eğer yaptığın şey gerçekten istediğin şeyse kimsenin yorumuna ya da beğenmesine ihtiyacın yok.” Dakikalar sonra arkamdan gelen sesi sinirle inip kalkan göğüs kafesimi yavaşlatırken adımlarının bana yetiştiğini fark ediyorum. Bildiğim yolları onunla aşmak tuhaf hissettiriyor. Çocukken o tepeye çıktığını bilmek de öyle. Bu yollar benim yollarım, adım gibi bildiğim, ezberleyip gözüm kapalı yürüyebildiğim yollar onun geçmişinden ibaret. Onu daha önce gördüm mü? Hatırlamıyorum. Onunla yan yana yürüyor olmam bile bana tuhaf geliyor, yaşanılanlar düşünülürse şu an yüz yüze bile bakmamamız gerek. Hatırladıkça kızardığım da bir gerçek bu yüzden o gece hariç her şeyi düşünmeye çalışıyorum. Yanımdaki varlığını unutmak, görmezden gelmek mümkün değil bu yüzden adımlarımı hızlandırıyorum ama köyde yaşamayan birine göre ormanda çok hızlı yürüyor. Söylediği şeye odaklanmaya çalışıyorum, onu da dinlemediğim için unuttuğum bir hakikat. Ağaçlara bakıyorum, seyrekleşmeye başladılar bile, dereye az kaldı gerisini tek başına yürüyebilir işte. Aha sarı kantaron! Ben de her yerde sizi arıyordum, bu sene nasıl oldu da yetişmediler diye düşünüyordum, demek ki dağa kaçmışsınız. “Niye durdun?” “Sarı kantaron buldum, toplamam lazım.” “Dönüşte toplarsın, kaçmıyorlar.” “Dönüşte buradan inmeyeceğim, kaçıramam bir daha.” Şapkamı kafamdan çıkarıp sırtıma geri bırakıyor ve saçlarımın örgüsüne sardığım eşarbı çözüyorum. Kare kumaşı tamamen açıp çiçeklerin ortasına geçiyor ve önce gerçekten sarı kantaron olup olmadıklarını anlamak adına taç yaprağı parmaklarımla eziyorum. “Ne yapacaksın bunlarla, her yer çiçek dolu zaten.” “Sarı kantaron yağı yapacağım, her derde deva her ize şifadır. Yanıkları falan hızlıca geçirir.” “Ziraat okuduğunu zannediyordum.” “Bitkilerle haşır neşir olursan faydalarını da öğrenirsin, tabii sana kocakarı işi gelebilir bunlar, malum ilkel yöntemler.” Çiçekleri sapından tutup kırarak eşarbın üzerinde biriktirmeden önce burnuma götürüp kokluyorum. Kırmızı rengi verdi, kokusu geçen sene topladıklarımla aynı, bunlar kesinlikle sarı kantaron. “Yöntemini bilemem ama güneş batmadan tepeye varsam iyi olur.” “Azıcık sabret,” derken fotoğraf makinesinden sesler yükseliyor. Başımı kaldırıp baktığımda onu fotoğraf çekerken buluyorum. “Beni mi çekiyorsun?” “Çiçekleri çekiyorum,” diyor istifini bozmadan. Çiçeklerin ortasında olduğum için beni çektiğini sanmam normal ama bunu dile getirmem ve onun reddetmesi de utanç verici. Beni çekecek hali yok ya, tabii ki çiçekleri çekiyor. Kendime söylenerek bir araya getirdiğim çiçekleri demet haline getiriyor ve eşarbın kenarlarını birbirine bağlıyorum. Ayağa kalkıp diz kapaklarımdaki toprağı silkelerken eşarptan yaptığım çantayı koluma takıyor ve şapkamı kafama geri oturtuyorum. “Yürü, az kaldı.” “Çok kibarsın,” diyor bariz bir tarizle ama onu umursamadan önüne geçerek yürümeye devam ediyorum. “İşimi gücümü bırakıp seni gelin tepesine çıkartıyorum, yerinde olsam tepkilerime şükrederdim.” “Sinirinin o geceyle ilgisi var mı yoksa üstüme alınmamalı mıyım?” “Hangi gece?” diye soruyorum anlamış olmama rağmen inadına bir aptallıkla. Tek kaşı kalkarken hatırlayıp hatırlamadığımı anlamak için birkaç saniye suratıma dik dik bakıyor. “Seviştiğimiz geceden mi bahsediyorsun?” Bunu bu kadar rahat bir şekilde söyleyebilmem takdire şayan zira içim tenime yansımaması için direndiğim kırmızı renkle alev almış durumda. “Evet,” diyor daha rahat ama bir o kadar temkinli bir şekilde. “Eğer pişman olduysan ve benimle karşılaşmak istemiyorsan anlarım.” “Ne alaka?” Dünyanın en serinkanlı insanı olabilir miyim acaba? Bu kadar sakinlik ve boş vermişlik normal değil çünkü! “Pişman olunacak bir durum yok ortada, yaşandı ve bitti. Geriye alamayacağımıza göre konuşmanın da bir anlamı yok.” “Bir haftadır tarlaya gelmiyorsun, kaçtığını düşünmüştüm.” “Kaçmadım, ablamı evlendiriyoruz onun hazırlıklarıyla uğraşıyordum.” Evet, şehirden döndüğümde beklenmedik gelişmeler beni bekliyordu. Ablam babamla barışmış, arayı düzeltmişlerdi ve babam modern bir insan olduğu için damat adayıyla tanışmış, onu bir güzel halaklayıp gözünü korkuttuktan sonra söz için gün belirlemişlerdi. İki gün sonra ablam tuzlu kahvesiyle salına salına sevgilisine yürüyecek ve Allah’ın emri Peygamberin kavliyle dedem tarafından verilecekti. Saçma sapan adetler ama ne yaparsın, kültürü es geçmek mümkün değil. “Niye kaçayım senden? Ne saçma düşünce bu!” Hakkın var, normal zamanda olsak hiçbir hazırlık beni engelleyemez, tarlama mutlaka göz atmaya gelirdim ama annemin sıkı direktiflerine asilik yapmak içimden gelmemişti zira yüzüne bakmak kendimi toprağa kazmak anlamına gelirdi. Yavuz amcayı mahallede yürürken gördüğümde bile suçu olmamasına rağmen koşarak eve geri dönmüştüm, gerisini sen anla. “Öyle diyorsan…” diyerek yeniden önüne döndüğünde durup derin bir nefes alıyorum. “Her şeyin tuhaflaştığı bir gerçek,” diyorum kendime hâkim olamadan. “Sonuçta sıradan bir an yaşanmadı, benim için ilk değildi ama karşılaşma sıklığımız yüksek ve bunun gariplik doğurması da normal.” “Yani kaçıyordun?” “Yüz yüze gelmek istemedim ama meşgul olduğum konusunda doğru söylüyorum.” “Ortada gerilecek ya da kaçmayı gerektirecek bir durum yok, Sarışın. Sonuçta bir kere oldu ve daha olmayacak.” “Aynen öyle,” diyorum kararlı bir şekilde başımı sallayarak. “Anlıktı, kendimize engel olamadık sonuçta o gece fazla adrenalin doluydu. Çekim oluşması normal, ayrıca seks fazla abartılıyor tensel temas sonuçta aramızda duygu falan yoktu.” “Tamam,” diyor ciddi ve bir o kadar sert bir sesle. “Anladım.” “Tamam.” Tek omzumu silkerek önüme dönerken karşımıza çıkan ısırgan bölgesinin etrafından dolaşmak adına sağa dönüyorum. Anbean beni takip ediyor, ne dersem yapacak gibi hissettiğimden bir an av çukurlarından birine doğru yürüyesim geliyor ama kendimi riske atamam, biliyorum çünkü onu düşüreceğim derken ben kesin düşerim, yapacak bir sürü işim varken sakatlanamam. Sonunda dev kazanına vardığımızda tırmandığımız için yüzüm kıpkırmızı halde nefes nefese kenardaki taşlardan birine çöküyorum. “Buradan sonrasını tek gidersin,” diyorum ayakkabılarımı çıkartıp kenara bırakırken. “Tarif ettiğim gibi kayalığı dön yukarı tırman.” “Sen ne yapıyorsun?” “Buraya kadar çıkmışım, yüzmeden dönersem kendime haksızlık etmiş olurum.” Yorgun ayaklarımı havaya kaldırıp bedenimi geriye esnetiyorum. Şelalenin sesi kulaklarıma sonsuz bir serinlik bahşediyor. Huzurun bu olduğuna eminim. Sabırsız bir şekilde kot tulumumun askısını çözüyor ve şapkamı çiçek çantamın yanına bırakıyorum. Tulumu çıkartmak için ayağa kalktığımda Pusat’ı şelalenin fotoğrafını çekerken buluyorum. “Ne yapıyorsun, gitsene?” “Burada şelale olduğunu bilmiyordum. Çok güzel.” “Gelin tepesine gitmek istiyordun?” “Ama burası çok güzel, üstelik su çok serin görünüyor.” “Bu su seni çarpar aslan parçası,” diyorum tulumu göbeğime kadar indirip soyunma işlemimi yarım bırakarak. “Denize benzemez, buz gibidir.” “Oradan bakılınca çıt kırıldım bir hanım evladı gibi mi görünüyorum?” “Bahse varım suyun içinde beş dakikadan fazla duramazsın,” derken mücadeleci yanım açığa çıkıyor. Ben bu su da büyümüşüm koçum, senin gibi şehir bebesini bayıltıp diriltir, eminim. “Beni hafife alma Sarışın.” “Sıkıyorsa gir bu suya, o zaman görürüz hafife alınıp alınmayacağını.” Bir bana bir dev kazanına bakıyor ve çok düşünmeden önce kamerasını yere bırakıyor ardından tişörtünü, pantolonunu ve ayakkabılarını çıkartıyor. Karşımda sadece şortuyla kaldığında onu tamamen çıplak görmemişim gibi kızarıyor ve gözlerimi kaçırıyorum. “Sen de gireceksin,” diyor parmağıyla beni göstererek. “Çok iddialı konuşuyordun görelim dayanma süreni.” “Gireceğimi söyledim zaten, ben çıtkırıldım değilimdir.” “İyi, çıkart o zaman üstünü.” “Sen gittikten sonra gireceğim!” Onunla birlikte girecek değilim ya, ne münasebet! “Soyunmaya utandığını söyleme,” derken suya yaklaşıyor usulca. “Görmediğim bir şey yok sonuçta.” “Öküz!” Yerde bulduğum toprak parçasını ona doğru fırlatıyorum arsızlığı karşısında. Bu hamlem tulumumu yere düşürünce sinirim daha da artıyor. İnşallah zatürre olursun da yataklara düşersin arsız Pusat Tarkan Demirli! Tişörtümü de sinirle çıkarıp tulumun yanına bıraktığımda bakışları arsızca üzerimde dolanıyor ve yüzüme çıkıyor. Su yeşili bikinimi beklemediği açık, akşamüstü denize gitmeyi planladığımdan içten hazır geziyordum ama nasip dev kazanınaymış. “Her zaman bikiniyle mi gezersin?” “Çıplak yüzeceğimi mi düşünüyordun?” “Eh,” derken saçlarını eliyle karıştırarak aklımı başımdan almaya çalışıyor ama yemiyorum. Yemem! Yememeliyim! “Umut etmedim değil.” “Rüyanda görürsün.” Saçlarımı elimin tersiyle sırtıma alıp ayağımı soğuk suya daldırıyorum ve yavaş adımlarla suyun içinde ilerliyorum. Gözlerim ise kıyıda durmuş beni seyreden Pusat’a odaklanmış durumda. “Ne bekliyorsun, hadisene.” Su belime geldiğinde o da ilk adımını atıyor, derinleşen kazan ortasına vardığımda ayaklarımı bir anda yerden kesiyor. Şelaleden düşen sular ince ince havada uçuşurken kulaç atarak suda ilerleyen Pusat’ı izliyorum. “Ne o? Yavaş ilerliyorsun.” “Anın tadını çıkarıyorum.” “Korkuyorum desene sen şuna.” “Sözümü yinelemeyi sevmem,” diyor ifadesini bozmadan ve su baldırına çarptığı anda duruyor. Üşüdüğünü anlasam bile o kendince belli etmemek için kaslarını kastıkça kasıyor ya da bana daha seksi görünmeye çalışıyor. Gözlerimi üzerinden ayırmadan suyun içine gömülüyorum ve yalnızca gözlerim dışarıda kalacak şekilde duruyorum. “Şu an timsahları andırıyorsun,” derken bir adım daha atıyor ve bu kendini öne atmasıyla sonuçlanıyor. Saniyeler içinde suyun içine dalmış halde bana doğru yüzmeye başlıyor. Alan kısıtlı olduğundan ve kenarlar sığ olduğundan ortadaki derinlikte buluşmaktan başka çaremiz olmuyor. “Sandığım kadar kötü değil,” diyor soğuktan solmuş dudaklarıyla. “Ferahlattığı da bir gerçek.” “Öyledir,” derken ondan uzağa yüzmeye çalışıyorum ama şelalenin akıntısına yaklaştıkça su dalgalanıp etrafa sıçradığından dingin noktaya geri dönmek zorunda kalıyorum. “Ama burayı hayal meyal hatırlıyorum,” diyor gözleri şelaleyi tüm ayrıntılarıyla incelerken. “Hatta başımı yarmıştım, annem yasaklamıştı buraya çıkmayı.” “Yasaklar seni durdurabiliyor yani öyle mi?” “Hayır, yasağa rağmen yine gelmiştim ama sonra tekrar yardım başımı.” “Bu sefer de kendin mi vazgeçtin?” “Diğer yolu kullandım, gelin tepesine gitmekti amaç zaten. Ama burada bir kız vardı, izin vermezdi kimsenin geçmesine.” “O mu yardı kafanı?” Hatıralarım canlanıyor ama hatırladıklarımın yüzüme yansımaması için ifadesiz durmaya çalışıyorum. Düşünceli bir şekilde uzaklara bakıyor, alnındaki soluk ize dokunan parmakları geriye çenesine doğru süzülen iki su damlası bırakıyor. “Çok küçüktüm net hatırlamıyorum ama sanırım oydu.” “İki kez kafana taş atmasına izin mi verdin?” Enayi olsan bu kadar kanmazsın iki kere baş yardırmak nedir? “O kızın vahşiliğiydi, eşkıya gibiydi.” Gözleri suyun yüzeyinden bana dönüyor. “Taş kullandığını söylememiştim.” “Başını sapanla yarmış sonuçta, odun kullanacak hali yok ya,” derken kendimi suyun altına alıyor ve yüzerek uzaklaşıyorum. Kıyıdaki kayalardan birine tırmanıp oturuyorum ve ayaklarımı suyun içine daldırıyorum. “Sapan kullandığını da dememiştim.” Bana doğru yüzüyor ve ayaklarımın dibinde durup bana alttan bakıyor. “O sen miydin tarla faresi?” “Küçüktüm, hatırlamıyorum.” “Sendin! Kızın saçları sarıydı, elinde sapan vardı!” “Bilmiyorum, sallıyorsun şu an bu köyde sarışın bir sürü kız var. Zeliha olabilir, Ayfer olabilir. Tek ben miyim? Değilim.” “Lafı dolandırmaya çalışma bu köyde birilerini taşlayacak en deli kız sensin!” Çok bilinmeyenli bir denklemi çözmüş gibi ispiyoncu bir çocuğu andırırcasına parmağıyla beni gösteriyor. Ona göz devirip sırtımı kayalığa bırakıyorum. “Abartma, alt tarafı kafana taş atmışım, ölmemişsin.” Atışlarımın isabetli olması beni ilgilendirmiyor, ben buradan kovduğum çocuklara bakarım. “Kafasını yardığım çocuklar listesine iki kez girdiğine inanamıyorum, gerçekten akılsızmışsın.” “Sen de fazla vahşisin! Sapanla taş atmak insani mi?” “Çocuktum, köyüme sadece yazın gelip şelalemde yüzmeye çalışan veletlere haddini bildirmek görevimdi.” “Tüm köyü üstüne yapsalar anca rahatlarsın,” diyor yüzmeye devam ederken. Gözlerim şelalenin aşağı dökülen kısmından berrak gökyüzüne ve ağaçların çizdiği kıvrımlı görsele kayıyor. “Köyde yirmi hane var, dördünün torunları köyün yolunu bilmez. On ikisinin çocuğu yazın küçükken zorla gelirdi, şimdi sosyal medyada kekikli domates ve sini resmi paylaşıp ‘mis gibi köy havası’ yazmak için gelip iki sonra gidiyor. Kalanlarda burada doğmuş muhtemelen üniversite için gidecek çocuklar. Elimde büyüdü keratalar ama sonuç olarak yaşlılar öldüğünde bu köyler muhtemelen otel yapmak isteyen aptal turizm avcılarına satılacak. Yani umarım tüm kötü üstüme yaparlar da toprağı ziyan olmaktan kurtarırım.” “Her gece yatağında bunları mı düşünüyorsun?” “Seni düşünecek halim yok, tabii ki bunları düşünüyorum.” Köyü uzaylılar basarsa topraklarımı istiladan nasıl kurtaracağımı da düşünüyorum, aynı şekilde Milli Mücadele döneminde olsaydık köyüme dalan Yunan puştlarını tüfekle nasıl öldüreceğimi de ama bunları bilmesine gerek yok. Komplo teorilerim, felaketlere karşı aldığım farazi önlemler benim özelimde. “Köyde kimsenin can güvenliği yok, buna eminim.” “Sen diğerleri düşüneceğine kendini düşün burada benimle baş başa olan sensin.” “Seni atlatabileceğime eminim.” “Ona hiç emin olma, başını iki kere yarmışım, kemreye bulanmanı da sağladım. Yerinde olsam korkardım.” Parmaklarım soğuk taştan karnımın üzerine çıkıyor, ardından kayadan destek alarak doğruluyorum ve kendine aşırı güvenen Pusat’a ters bir bakacağım esnada ayak bileğime dolanan elle kendimi suyun içinde buluyorum. Çığlık atarak ayağımı kurtarmaya çalışırken suyun üzerinde çırpınıyor ellerimi çarptıkça etrafa sıçrayan sularla şelaleyi aratmıyorum. Nihayet ayağımı kurtardığımda suyun içine dalıp çıkıyor ve karşımda kahkahalarla gülen Pusat’ın yüzüne söverek bakıyorum. “Aptal! Aklım çıktı ne yapıyorsun ya!” “Kim korkacakmış, duyamadım tekrar söyle.” “Geri zekâlı!” Göğsüne attığım yumruklardan başarılı hamlelerle kaçmasına izin vermeyecek kadar hızlıyım. Resmen kayadan suya uçurdu beni, hayvan! Ya popom kayaya sürtüp kanasaydı? “Çok komik, gülüyor bir de!” “Gülmeyip ne yapacağım, çok komikti çırpınışın.” “Ödüm bokuma karıştı, yılan sandım!” “Bu daha da komik.” Kahkahası duruluyor, gayet keyifli bir şekilde kendini geriye bırakıyor ama uzaklaşmasına izin vermeden üzerine çullanıp onu suyun dibine gömüyorum. Kolları beklemediğim anda belime dolanırken saniyeler içinde onunla birlikte suyun altına geçiş yapıyorum. Mavi yeşil suyun içinde nefesimi tutarak gözlerimle yüzüne sövüyorum ama o belimi öyle sarıyor ki çırpınışım sonlanıyor, dinginleşip sadece öfkemle kalakalıyorum. Çimen yeşili gözleri kirpiklerine yerleşmiş su damlalarıyla bana bakıyor, şimdi eskisi gibi ciddi ve bu nedense beni rahatlatıyor. Güldüğü zaman daha çok gerildiğim bir hakikat. Nefes alamamaya başladığımız anda ikimizi birlikte yüzeye çıkartıyor, hala kollarının arasındayım ve nasıl olduysa yüzlerimiz birbirine denk olacak kadar yakın duruyor. Su damlaları aşağı doğru süzülüyor, dudaklarımıza birikiyor. Sıcakla soğuk birbirine karışarak ılık olması gerekirken ortaya sadece saf ateş çıkıyor ve ne hissedeceğimi bırakın ne düşüneceğimi bile bilemiyorum artık. “Hiç komik değil!” “Beni boğmak mıydı amacın?” “Başarabilseydim evet, beni ne diye çekiyorsun peşinden?” “Belki tek başıma ölmek istememişimdir.” “Böyle giderse yalnız öleceksin! Gerzek!” Elimi göğsüne koyuyorum, maksat kaslarına dokunmak ama siz iteceğimi düşünebilirsiniz. “Ne yalnızı baksana yanımda tarla faresi var.” Onu sinirle ittiriyor ve kıyıya doğru yüzmeden önce sertçe bakıyorum suratına. “Tarla faresi sana veba bulaştırmasın dikkatli ol.” “Çok gerginsin sarışın, biraz sakinleş.” “Sen de aşırı rahatsın normal zamanda suratsız bir mendebur gibi dolanan Pusat Tarkan Demirli!” “Her sinirlendiğinde bunu yüzüme vuracaksın değil mi?” Sudan çıkmadan önce ona omzumun üzerinden bakıyorum. “Ben unut dedikçe.” “Laf dinlemeyi hiç sevmem inanır mısın?” “İnanırım,” derken bana doğru yüzüyor ama onu beklemeden hızla sudan çıkıp üzerimden damlayan sular eşliğinde şıp şıp yürüyerek kıyafetlerime ulaşmaya çalışıyorum. Ayaklarım ıslak ve kayaları yosun bağladığından yürümek hayli zor oluyor. “Ama bence esas sorunun sana birinin ne yapacağını söylemesi değil, yapmak istediğin şeyi tam olarak bilmemen.” Peşimden gelen sesiyle adımım duruyor. “O ne demek şimdi?” “Dengesizsin, biraz önce gülerek şakalaşırken saniyeler sonra sinirle laf saydırmaya başlıyorsun. O sabah önemsemediğini söylüyorken bir hafta sonra yan yana gelmenin kolay olmadığını söylüyorsun. Yarış esnasında önce korkudan ölüp sonra heyecanla yarışa katılışını es geçmeyelim.” “Dengesiz olan biri varsa sensin, ne olduğun belli değil kim olduğun belli değil! Tarkan mısın Pusat mı? Babasıyla çalışan bir adam mısın yoksa fotoğraflar çeken geceleri araba yarışlarına katılan bir asi mi? Bir gün gülüyorsun diğer gün suratından düşen bin parça! Bana diyene bak, dengesiz ruh hastası!” “İtiraf et,” diyor ben kayadan kayaya geçmeye çalışırken. Keşke kaymadan uçabilmenin bir yolu olsa! “O gece bir şeyler hissettin ve bunu kabul edemediğin için kaçıyorsun.” “Bir şey hissetmek mi?” Alay ve hayretle dönüyorum ona. “Alt tarafı basit bir seks yaptık Pusat, bunda etkilenilecek bir şey yok!” Çarpılırsam şaşırmam zira basitin yanından bile geçmiyordu. Beni sinirlendiren de buydu, yine istiyordum. Onu hissetmek, içime almak, diliyle yaptığı o edepsiz şeyleri tekrarlatmak ve ellerini bedenimde gezdirmek… Tüm bunları yeniden isterken karşıma geçip pişkin pişkin konuşması hoş değildi, üstelik tekrarlanmayacağını sayısız kez dile getirmişken! “Basit?” Tek kaşı kalkıyor, buna inanıp inanmamak konusunda kararsız gibi. “Evet, basit. Daha iyilerini yaşadığım olmuştu.” Yalan, tamamen yalan. Bana doğru geliyor, o gelince kayadan kayaya atlamak üzere olan ayağım yerine çakılıyor. Aptal, hareket etsene geliyor! “Ne, bunu duymak erkeklik gururuna mı dokundu Pusat Bey?” Ciddi ama bir o kadar koyulaşmış çimen yeşili gözleriyle karşımda durduğunda kaçacak komutu kendime veremiyorum. Resmen kendime karşı hükmüm yok, şoktatayım! Adam burnumun dibine geldi, dudaklarıma doğru konuşuyor ben sadece dik dik bakabiliyorum, harika… “O gece dilimle seni mest ederken kendinden geçerek harikasın diye bağıran, yan komşu muydu acaba?” Dilimle mest ettiği noktalar zonklamaya başlarken göğüs uçlarım ıslak kumaşın altında dirileşiyor. Bedenime söz geçirememem gerçekten ödülü hak ediyor. “Hazla sarf edilmiş cümleler, abartmaya gerek yok.” “Demek öyle?” derken belimi bulan eli sırtımda varla yok arası bir hisle dolanıyor. “Hazla söylenmiş cümleler.” “Anlam yüklemeyeceğiz dedik,” diyorum gözlerim dudaklarında ve âdemelmasında dolanırken. “Ben de yüklemedim.” “Bu anlam değil,” derken parmakları bikinimin ipine ulaşıyor. Gözlerimi kapatıp kendimi harekete geçirmeye çalışıyorum. Dur dersem duracak, biliyorum ama dur diyemiyorum. “Bu gerçeği reddetmek.” “Ne gerçeği?” derken kekelemediğime seviniyorum. Parmaklarının tersiyle tenimde dolanırken ipin etrafından kalçama doğru iniyor. “Mest olduğun gerçeği.” Diğer eli dirileşmiş göğüs ucumu kumaşın üzerinden okşarken dudaklarımı birbirine bastırıp ona farkında olmadan bir adım daha yanaşıyorum. “Yeniden istediğin gerçeği…” “İftira atma,” diyorum ama ona dur demediğim de hakikat. Bunu bildiğinden sessizce gülüyor dudaklarıma doğru ve başparmağıyla ezdiği tomurcuğumu bırakıp bacağıma doğru iniyor. Uyluklarımda dolanan parmakları bacak içimi bulduğunda ıslanmış halde zonklayarak onu bekleyen kadınlığım öylesine alevleniyor ki suyu onun ellerinden bekliyorum. “Dur dersen duracağım.” Demeyeceğimi biliyor, istediğimin farkında. Sinirimin nedenini de biliyor ama ben asla reddedemiyorum. İrade: 0 Pusat: 1 “İstediğini kabul edecek misin?” “Hayır,” diyorum inadım elimdeki son silahım olduğundan hazdan bayılacak olmama rağmen direterek. Parmakları bikinin küçük kumaşına yaklaşıyor, bacak içimden kumaşın ince çizgisine doğru yol alırken sıcaklığı o noktadan bile hissetmiş olacak ki hırıldarcasına bir inilti dökülüyor boğazından. “Bu kadar sıcak ve ıslakken, hala reddedebiliyor musun Sarışın?” “Evet.” Bu zor kelimeleri ağzımdan azat edebildiğim için kendimi kutlamam gerek. Büyük başarı gerçekten. “O daracık deliğin beni içinde istemiyor mu?” Sonuna kadar inkâr, sonuna kadar direniş. “Hayır.” Eline doğru bastırıyorum kendimi, kelimelerimle eylemlerimin çelişiyor oluşunu umursamayacak kadar uçuyorum. “Yani o gece hissettiklerin basit birer haz, öyle mi?” Göbeğime çıkan parmakları içimi titretircesine aşağı inerek kasıklarımdan çamaşırın içine sızarken düşmemek için omzuna tutunuyorum. “Öyle,” diyorum ensesini kavramış parmaklarımla. “Öyle.” Başparmağı şişmiş ve sulanmış tepe noktamda daireler çizmeye başladığında dudaklarımdan kısık bir inilti kopuyor. “Bir daha istemediğin, bir haz.” “Evet,” derken söylediğine değil yaptığınaydı tepkim Bacağımı hafifçe kaldırıp bacağına dolarken kumaşın altında kalan elinin uzun parmakları deliğimin etrafında dolanıyor, içeri girmesini isterken o sadece girişte bekliyor. “İçinde ister misin Sarışın?” “Evet,” diyorum kendime sonradan söveceğimi bile bile. Etrafımızı saran ateş çemberinin atmosferiyle. “Kaç tanesini, bir mi iki mi?” “İki,” derken iniltim kulaklarıma yabancı geliyor. “Kahretsin iki!” “Nasıl istersen,” diyor ve iki parmağını yavaşça içime doğru itiyor. İnleyerek tırnaklarımı ensesine saplıyorum ve elinin üstünde yükselirken kucağına tırmanmış halde buluyorum kendimi. “Böyle hoşuna gidiyor mu?” “Çok,” derken kapalı gözlerim aralanıyor ve yıldız panayırından çıkıp doğanın içine bırakıyorum kendimi. Gökyüzü daha mavi, ağaçlar daha canlı ve kuşlar daha gürültülü. Parmakları içimde gidip geliyor, sabit duramadığımdan tek koluyla sardığı belim kıvrılarak ve yükselip alçalarak ona eşlik ediyor. “Siktir,” diyor dudaklarıma doğru. “O kadar dar ve ıslaksın ki… Sesi duyuyor musun?” Duyuyorum, her yükselip inişimde içimden akan suların sesi kuş seslerine karışıyor. “Hala reddediyor musun?” “Evet,” diyorum alt dudağını arsızca ısırmadan önce. Bu onu hızlandırıyor, parmakları içimdeyken avcunun iç kısmı tepe noktamı okşuyor. Anlıyorum ki o an kollarının arasında bayılmam mümkün! “Evet!” Alnım alnına yaslanıyor, dudaklarım dudaklarına sayısız vahşi ısırık bırakırken sona yaklaştığımı belirten o hain titreme tüm bedenime yayılıyor. Bacaklarım kasılıyor, karnımdan kasıklarıma doğru yüksek bir enerji patlaması dağılıyor, zihnimde düğün çanları çalarken ayak parmaklarım içe doğru bükülüyor ve titreyerek o hain volkanı patlatıyorum. Bacaklarım belinden çözülürken adımlarım yeri buluyor. Bir adım atıyor kayalığın üzerinde, hazzın şiddetiyle inip kalkan göğüslerimiz ayaklarımızın birbirine dolanmasına neden olurken dudakları dudaklarımı istila ediyor. Açlıkla emip dilini dilime dolarken bileğim yosunlu kayada ters dönüyor ve suyun içine düşüyoruz birlikte. Sığ kısımda üzerine denk gelecek şekilde düşmeyi başarışımı sonraya bırakarak kasıklarına oturuyorum, üzerine gidip geldiğim o kısacık anda altımda sertleşen aletini şortunun içinden çıkartıyor ve kenara sıyırdığı kumaşla birlikte içime giriyor. İnleyerek göğsüne tutunurken üstünde bir ileri bir geri gidiyor, kalçamda dolanan ellerinin hazzıyla dudaklarını ısırıyorum. Sıkı duvarlarım aletinin etrafını sarıyor, onu her noktamda hissettiğim anlar öylesine vahşi ve hızlı gerçekleşiyor ki suyun serinliği ateşi söndürmeye yetmiyor. Kalçama attığı küçük şaplak hafif yükselmeme neden olduğunda iniltim ormanda yankılanıyor ve kendimi kucağında zıplarken buluyorum. Dağılmış sarı saçlarıma dolanan parmakları başımı geriye yatırırken doğruluyor ve suyun içinde bir anda doluyor içime. Bir daha olmayacak demiştik değil mi? Aynen. Asla, asla demeyeceksin diye boşuna demiyorlarmış demek! “Siktir!” Soluk soluğa göğsüne doğru yığılı kalırken farkındalık saniyeler içinde çöküyor üstüme. Hazzın dalgaları kaslarımı pelteye çevirmiş durumda ama panik baskın çıkıyor ve hızla uzaklaşıyorum ondan. “Ne yaptık biz!” Ormanda, şelalenin yanında yapılacak şey mi bu? Bakışlarım bizi gören var mı diye etrafı süzerken tutması için dua ettiğim dizlerimle kayadan kalkmaya çalışıyorum ama sol ayağımdaki sızı yüzünden eylemim zorlaşıyor. Hayır, sanki gören olsa onu görmemize fırsat bırakarak izlemeye devam edecek! “Ya biri gördüyse, bir daha olmayacak demiştik kahretsin!” “Kim görecek ormanın içinde bizi?” derken gayet sakin bir şekilde suyun içinde yatmaya devam ediyor. Gözleri gökyüzünden bana kayarken pervasızlığı karşısında onu şamar manyağı yapmak istiyorum. Islanmış ayaklarımla kayanın üzerinde ona doğru döndüğümde ayağım kontrol edemediğim bir açıyla yamuluyor ve kendimi iki kayanın arasında buluyorum. Duyduğum tek şey ise ormanı çınlatan çığlığım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE