8. BAŞ BELASI

2296 Kelimeler
“Bana Eylül başında dip kazan lazım, sonra sıraya falan giremem Mustafa amca!” Köyün sürüm işleri başkanı olarak ilan ettiğim Mustafa amca kahvedeki içe çökmüş taburesinden kalkıp yürümeye başladığı andan beri adeta bir sülük gibi peşine takılıyorum. “Kızım şu an sırası mı daha Eylül ayına kaç hafta var!” “Böyle diyorsun ama geçen sene küçük tarlam için istediğimde sırayı bulup bana gelemediniz!” “Büyük tarlalardan sonra aleti dinlendiriyoruz, senin tarlana patpat yeterdi.” “Ama buna yetmez,” diyorum alnımdan süzülen teri elimin tersiyle silerken. Adam benden kaçmak için öyle hızlı yürüyor ki nefes nefese kalıyorum. Anlaşıldı, benim spora başlamam lazım. “Yeni tarlam var benim, gayet de büyük. Bak toprağı hazırladım, sürdüm ben önden, otunu da biçtim, gübresini de döktüm. Sen Eylül başı gel bir günde halledelim orayı dip kazanla.” “Tarla mı aldın yeni?” “Dedem aldı, sen bilmiyor musun?” Bu köyde her şey şipşak duyulur, sen bu haberi nasıl duymazsın? “Yok, ben şehre indiydim bizim hanımı hastaneye yatırdık.” “Ya, geçmiş olsun yine dizleri mi kötüleşti Semiha teyzenin?” “Diz kapakçığındaki sıvısı azalmış.” “Vah vah, görüyor musun sen, ama ben diyorum ona o merdivenleri yavaş inip çık yere dizlerinin üzerinde oturma diye. Dinlemiyor beni.” “Dinlemez, o kimseyi dinlemez. Sanırsın dağlar kızı Reyhan.” “Ben ona şimdi güzel bir ağrı kremi yaparım, sen de boynuna sürersin geçen ay tutulmuştu fıtığına iyi gelir.” “Sağ olasın kızım,” diyor başını babacan bir tavırla sallayarak. “Dip kazanı da Eylül’ün üçünde getirirsin o zaman?” “Tamam,” diyor gayriihtiyari bir şekilde. Tespih çeken eli duruyor, çatık kaşlarla bana bakarken telefonumdaki ses kayıt uygulamasını gösteriyorum. “Sesini kaydettim, söz verdin geri dönemezsin artık!” “Bak şuna! Kızım etme gitme, ayarlayamam onu.” “Olmaz, söz verdin kabul etmiyorum. Eğer üç Eylül de gelmezsen cami minaresine çıkar sözünde durmadığını bas bas bağırırım Mustafa amca.” Geri geri yürüyerek uzaklaşırken telefonumla onu gösteriyorum. “Yaparım bilirsin.” “Yaz, etme ben sana başka birini yollarım.” “Eylül de başlayacağım sürüme, toprağın hazır olması lazım asıl sen yapma etme! Büyüklük yap şu torununa, elinizde büyüm ben sizin!” “Ama böyle olmaz ki!” derken kıkırdayarak onu çaresiz bırakmış olmanın rahatlığıyla arkamı dönüyor ve adeta bir ceylan gibi sekerek yürümeye devam ediyorum. “Yaz, ne bu neşe?” Kapısının önünde çiğdem çitleyip üzüm yiyen Nermin ve Asuman teyze ikilisinin önünden geçerken önce yavaşlıyor ardından duruyorum. Yakalanmak işten değil ama yapacak bir şey yok. “Mustafa amcadan dip kazan için söz aldım, Eylül başı ilk benim tarlayı kazacak.” “Ne dikeceksin tarlana?” diyor Asuman Teyze dudaklarına yapışmış çiğdem kabuğunu diliyle temizlerken çok iç açıcı görünmediği bir gerçek ama nedense canımı da çektiriyor. Bu yüzden yanlarına yaklaşıp tastaki çiğdemden bir avuç alıyorum. “Ne dikecek kız, karpuz diker bu kesin.” “Önceliğim karpuz,” diyorum onaylayarak. “Ama yemek için değil, satmak için.” “Kız sen becerebilir misin onu büyük adam işi o, kendi kendine oyna dur işte toprakla.” Keyfim kabuktan çıkıp boğazıma doğru kayan çiğdem içi gibi kaçarken göz devirmemek için kendimle savaşıyorum. “Küçük bir tarla değil, gayet büyük ayrıca bu benim hobim değil işim. Yetiştirip satacağım küçük düşünmüyorum.” “Bunun gübresi, kazması, dikmesi var. Üç beş fideyle olacak iş mi?” “Üç beş fideyle yapacak değilim,” derken sesim bozulduğumu belli edercesine soğuk çıkıyor. Çöktüğüm yerden kalkıp onlardan uzaklaşıyorum, size bu kadar muhabbet yeter hanımlar arkamdan konuşmaya devam edebilirsiniz. “Neyse, karpuzları satmak için kamyona yüklerken görürsünüz zaten.” “Bana olmaz gibi geliyor ama hadi bakalım, nereye gidiyorsun kız?” “İşim var, Orhan amcayı bulmam lazım. Size iyi oturmalar.” “Darıldın mı kız?” “Darılmadım, kendimi biliyorum çünkü başardığımda görüşürüz.” El sallayarak onlara arkamı dönüyorum ve avcumdaki çiğdemleri sinirle çitleyerek yürüyorum. “Başaramayacakmışım, senin gibi tüm gün oturup çiğdem çitleyince mi başaracağım? Geçen sene yetiştirdiğim karpuzu görüp ‘Yaz bunlar ne sulu ne tatlı karpuzlar’ derken iyiydi de ticaret yapacağım deyince mi başaramazsın erkek işi o oldu? Kusura bakma evde oturup beyimin donlarını yıkamadığım için! Tarlada oynamak mı? Ben oynuyor muyum orada?” Yanımda yürüyen Aslan –turuncu kırpılması gereken uzun tüylü kedi- soruma karşı mırlıyor. Peşime ne zaman takıldı bilmiyorum ama en azından kendimle konuşmamış oluyorum. Kediler her zaman iyi bir dert ortağı olmuştur. “Tamam, bazen sırf toprakla oynamak için gidiyorum tarlaya ama şu an erken diye, boş tarlada ne yapayım? Sürdüm, toprağı havalandırdım şimdi Eylül’ü bekliyorum. Hem bak dip kazanı da ayarladım, şimdi Orhan amcayla konuşup kültivatör ve diskaro ayarlarsam geriye gübre ve kükürt kalıyor. Bak başlamak işin yarısıdır, oturup yapamazsın diye eleştirmekten iyidir!” Derin nefes alıyorum, çiğdem kabuğu dudağımdan çeneme kayınca parmağımın ucuyla fiske atıp uçuruyorum. “Duramıyorum belki ben, yetmiyor bana küçük tarla, üç beş karpuz!” Üç beş karpuz kime yeter? Benim tek öğünüme bir bütün karpuz anca yeter! “Nefret ediyorum ya nefret! Azıcık destek olsan, sen yaparsın, edersin halledersin desen? Takdir etmek çok mu zor? Ama sen görürsün, ben nasıl ekiyorum o tarlayı ilmek ilmek!” Önü kapalı sandaletimin içine kaçan taş yüzünden yürüyüşüm yarım kalıyor, tek ayaküstüne geçip havadaki ayağımı sallayarak taşı çıkartmaya çalışırken çiğdem dişimin arasına sıkışıyor. Bayılacağım şimdi, şu sıcağın altında gerçekten çekilir çile değil. Gölge bulmam lazım acil! “Miyavlayıp durma yanımda zaten çırpınıyorum şurada!” “Kediyle mi kavga ediyorsun kendinle mi?” Hay bin çıplak ayağa yapışmış karpuz çekirdeği! Dengem sesiyle birlikte bozulurken öne doğru düşüp göğsüne çarparak geriye sekiyorum ve o tutmaya yeltenemeden popo üstü yere çakılıyorum. “Harika bir gün oluyor gerçekten!” Popoma batan taşları umursamadan ayağımı kendime çekiyor ve içeri kaçan taşı bulmak için tokayı çözüyorum. Pusat ise gölgesini üzerimde tutarak sağ olsun çok yardımcı oluyor ama bir hafta önce yaşananları düşünürsek bunu yapmasa daha iyi olur. Çünkü malumunuz haddinden fazla yakınlaşmıştık, gizli dövmemi görecek kadar… İçime girip beni inim inim inletecek kadar… Dudakları ve diliyle en olmadık noktaları öpecek kadar… Bir hafta boyunca kaçmayı başarmıştım, şimdi yakalanmam hiç iyi olmadı işte. “Kalkacak mısın yerden?” Ayakkabının tokasını takmış olmama rağmen yerden kalkmaya yeltenmeyişim garip görünüyor olmalı ama öyle sıcak ki erimem an meselesi. “Sanmıyorum ben biraz daha otururum git sen.” “Saçmalama,” diyerek eğiliyor ve ben düştüğüm yerden hızla kaldırıyor. “Niye söyleniyordun kendi kendine?” “Sana ne ya,” diyerek elinden uzaklaşıyorum zira dokunuşu güneşten daha çok yakıyor. “Sıcak zaten, kendime yapıştım dokunma!” “Tamam, bağırma sakin ol.” “Ben sakinim zaten sen kendine bak!” “Böyle cevap vermeye devam edeceksen sakinliğimin gitmesi an meselesi.” “Sinirlenirsen sinirlen bana ne?” Gözleri kısılıyor, derin bir nefes alıyor ve ayaklarına bakıyor. Kime baktığını anlamak başımı eğdiğimde Aslan’ı görüyorum. Kalın tüyleriyle ikimizin bacaklarının etrafında dolanıyor. “Seni tanımaya çalışıyor,” diyorum çatık kaşlarına binaen. “Öyle kötü kötü bakmana gerek yok, yemez.” “Kedilerden hoşlanmam,” derken bir adım geri çekiliyor. Aslan ona doğru gidince bir an sinirlensin diye üstüne salasım geliyor ama kediyi kucaklayıp havaya kaldırmak daha cazip geliyor. “Neden? Baksana şu surata, hoşlanmamak mümkün mü?” “Dış görünüşünün tatlı olması hoşlanacağım anlamına gelmiyor.” “Karaktere bakarım diyorsun?” Çimen yeşili gözlerin içindeki ışık parlayıp sönüyor, sanki kafasında beni ve karakterimi ölçüp değerlendiriyor. “Dış güzellik geçicidir, karakterin ise ölene kadar seninle.” “Değişmek mümkün ama?” “Kimse değişmez,” diyor kediye kötü kötü bakıp bana daha insancıl bakışlar atarken. “İçindeki özü ortaya çıkartır ama buna değişim demek doğru değildir.” “Felsefi bir yaklaşım ama bu yine de karakterinin büyüyüp olgunlaştıkça geçmişten farklı düşünmeye başladığı gerçeğini değiştirmiyor. Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.” “Nerede okudun bu sözü sosyal medyada çiçekli bir görselin üzerinde mi?” Öyleydi ama bunu bilmesine ne gerek vardı? O önce boynundaki kameranın hesabını versindi. “Aslan, bak bu Bay Ben Her Şeyi Çok Bilirim Felsefecisi!” “Filozof olduğumu iddia etmedim,” diyor felsefeci dememe karşılık. Ona göz devirmek ve Aslan’ı kucağına bırakıp kaçmak istiyorum ama nedense ayaklarım hareket etmek istemiyor. Zihnimle bedenim nasıl senkronize çalışamaz? Benim sinir hücrelerimin üzerine bir söz hakkım, otoritem yok mu? “O zaman afili cümleler kurup benim söylediğim felsefi cümleleri ezikleme.” “Seni eziklemedim, kaynakçanı merak ettim.” “Bu ezikleme oluyor Pusat Tarkan Demirli!” dediğim anda aramızdaki mesafeyi kapatıp elini ağzıma örtüyor. Tenini tenimde hissetmenin paniğinden mi yoksa biri görecek korkusundan mı yoksa her ikisinden mi bilinmez gözlerim kocaman olurken elinde çırpınmaya başlıyorum ama o beni bırakmak yerine etrafı gözleriyle süzüp sürüklemek suretiyle ağaçlık alana çekiyor. Yakınlığımız göğsüme bir davul yerleştirirken biraz daha kalırsa kalp krizi geçireceğime kesin karar verip ağzımdaki elini ısırıyorum. Daha doğrusu yalayıp dişlerimle çiziyorum çünkü avcunun içini nasıl ısırabilirim ki? “Ah! Ne yapıyorsun be kızım!” “Asıl sen ne yapıyorsun köyün ortasında?” “Sen köyün ortasında Tarkan diye bağırırsan ben de seni sustururum!” “Asalak mısın acaba?” Parmaklarımla alnını ittiriyorum çünkü hak ediyor! “Sana Tarkan desem kimin aklına gelir geceleri yasak yarışlarda yarıştığın?” “Bağır istersen sarışın, az önce anlamayanlar şimdi duyar sayende.” “Sen onu elini ağzıma yapıştırmadan önce düşünecektin!” “Avcumu ısırdın,” derken yüzünü buruşturarak avcunun içine bakıyor. “Yanlışın var yaladım, ısırmam teknik olarak mümkün değil.” Derin bir nefes alıp veriyor, böyle yapınca göğsü de inip kalkıyor. “Sır demiştik, ismi unutacaktın.” “Unutacağım demedim, söylemeyeceğim dedim.” “Fark etmiyor, o geceye dair hiçbir şey çıkmayacak ağzından.” “Mesela Pusat?” Kollarımın arasındaki kediye daha sıkı sarılıp beni sakinleştirmesini beklerken çimen yeşili gözleri ateşe andırırcasına yüzümde dolanıyor. “Yarıştan sonra yaşanılanlardan mı bahsediyorsun? Merak etme megafonla birlikte köy meydanında seviştiğimizi bağıracak değilim!” “Ben ondan bahsetmiyorum,” diyor sıradan bir şey yapar gibi yüzüme uzanıp dudağıma dokunarak. Ciddiyetini bozmadan geri çekildiğinde parmaklarının arasındaki çiğdem parçasını yeşilliğe fırlatıyor. “Yarıştan bahsediyorum.” “Dedim ya, söylemeyeceğim diye! Ayrıca neden bu kadar abartıyorsun anlamıyorum alt tarafı araba sürüyorsun.” “Orası beni ilgilendirir Sarışın.” “Oroso bono olgolondoror soroşon!” “Taklidimi mi yaptın şu an?” “Ne yapacağım başka?” derken ikinci kez uzanıyor ve bu sefer saçımdan aldığı çalı parçasıyla geri çekiliyor. “Tekrarlayıp duruyorsun, anladık salak değiliz!” “Komik değil, bu konuyu ciddiye almanı istiyorum. Öyle olur olmadık yerde ağzından kaçıramazsın.” “Pusat!” diyorum sinirle ve üçüncü kez uzanacağı esnada elini havada yakalıyorum. “Sağımdan solumdan bir şey toplamayı bırak ve bir kere daha ağzından kaçırma deme yoksa Aslan’ı üstüne salarım!” “Elimde değil, her yerinde bir şey var.” “Alma, al diyen mi var!” “Dağınıksın!” “Dağınık değilim, sürekli sağdan soldan bir şeyler çıkıyor ve sinirleniyorum! Öyle olunca kendime odaklanamıyorum yani işine bak ve beni rahat bırak.” Arkamı dönüp ağaçların arasından Orhan amcanın evine giden patikaya çıkmaya odaklanırken Aslan elimden kaçıp gidiyor. “Yaz,” diyor ben Aslan’ın tembel bir şekilde salınarak uzaklaşışını seyrederken. Seslendiği için sırf merakımdan durup ona dönüyorum yavaşça. “Burada bir tepe vardı, küçükken giderdim ama yıllar oldu. Biliyor musun?” “Gelin tepesi mi?” “Adını bilmiyorum, ama ormandaki dereyi ve oradan geçen bir patika yol hatırlıyorum.” “Gelin tepesi orası, niye sordun?” “Yürüyüşe çıktım, fotoğraf çekeceğim ama yolu bulamadım.” “Sen de sormak için yoluma mı çıktın?” “Karşıma çıktın, burayı iyi bildiğin için sana sorabileceğimi düşündüm.” “Ben çıkmasaydım ne yapacaktın? Kaybolarak mı gezecektin?” “Kahvedekilere soracaktım ama açıkçası radarlarına girmekten korkuyorum.” Çünkü onu görürlerse sorularla birlikte avlayıp okeye dördüncü olarak atarlardı. “Yolu tarif edecek misin?” “Yolu tarif ederim ama bulamazsın, hatırladığın gibi değil.” “Ne kadar zor olabilir ki?” Ukala sorusu üzerine elimi belime atıyor ve işaret parmağımı kırıp açarak yanıma çağırıyorum. “Gel.” Geliyor, yanıma geçip aynı yöne baktığımızda aynı parmağımla ormanın içini gösteriyorum. “İki seçeneğin var, ya köyün içindeki yoldan Fuat amcaların evinin önüne çıkacak ve oradaki patikadan dağa tırmanacaksın ya da ormanın içinden yürüyüp dev kazanı bulacaksın. Dev kazanı bulduktan sonra kayalık bir yol var, sol tarafa dönecek oradan yeniden tırmanacaksın. Çiçekleri görünce sağa dön sonu uçurum zaten dikkat et düşme.” Anlatımım bitiyor, yol tarifini aldığını düşündüğümden yoluma devam ediyorum çünkü kültivatör ve diskaro için Orhan amcadan randevu almam lazım ve yeteri kadar oyalandım. “Nereye gidiyorsun?” Kolumu tutup durduruyor, gidişimi ikinci engelleyişi ve git gide işkillendiriyor. “Kültivatör ve diskaro randevusu için yalvarmaya?” “Berbat yol tarifinle tepeyi bulmamı beklemiyorsun herhalde?” “Yol tarifi isteyen sensin, benim yapabileceğim başka bir şey yok.” “Benimle gel,” diyor dünyanın en saçma teklifini öne sürerek. “En azından dereye kadar, sonrasını ben bulurum.” “İşim gücüm var ya daha Orhan amcayı taciz edeceğim!” “Ne?” diyor yüzünü buruşturarak. “Neden adamı taciz edeceksin?” “Çunku,” diyorum abartılı bir göz büyütme eşliğinde en sevdiğim animasyonun en sevdiğim turuncu saçlı bebesine göndermeye yaparak. “İstediğim aletler onda ve kimseye söz vermeden gün almam lazım! Eylül ayında kesekleri açacağım!” “Dediğinden hiçbir şey anlamıyorum ama sonra halledersin, hadi.” Dünyanın en odun insanı olarak başıyla gösterdiğim yolu işaret ediyor. Ağzım bu gamsızlığı ve pişkinliği karşısında hayretle açılıyor. “Kibar olmaya ne dersin? Bana muhtaç olduğun düşünülürse buna ihtiyacın var gibi.” “Seni o karanlık yolda benzini bitmiş arabanla bırakmadığım ve piste atladığında o piçin elinden kurtardığım düşünülürse bence bana borçlu olan ve kibarlık yapıp önüme düşmesi gereken sensin.” Kahretsin ki haklı! Üstelik benzini bittiği için çektirdiği arabayı ertesi sabah deposu dolu halde evin önüne kadar getirtmiş, anahtarı liseli gibi görünen ama muhtemelen on sekize yeni girmiş bir çocukla kapıma göndertmişti. Hal böyle olunca itiraz edip üste çıkmam mümkün olmuyor, sırtıma düşmüş hasır şapkamı başıma geçirip kot tulumumun paçalarını bir kat aşağı indiriyorum zira ormanda her türlü böcek var ve ben ısırılası bir canlıyım. "Düş önüme!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE