Dudakları dudaklarımı tutkuyla esir alıyor, asansör son hızla yukarı doğru çıkarken sırtım aynanın soğuk yüzeyine yapışıyor. Ellerim her zaman dağınık olan saçlarına karışırken kopartmak istercesine çekiştiriyorum ama açılan kapı dikkatimi saçlarından ayırıyor.
İnce çarşafın altında cenin pozisyonuna geçiş yaparken kolum yastığıma dolanıyor.
Haz bedenimi ele geçirmiş durumda, aklım ise kesinlikle yerinde değil ve tek istediğim Pusat’ın bir an önce tüm vücudumu o ateşi andıran dudaklarıyla gezmesi. Dudaklarımızı ayırmadan elimi göğsüne koyarak onu geri geri dışarı çıkartıyorum. Geniş apartman koridorunda dairemize giden tarafa saparken boynuma takılı olan çantamı karıştırıyorum. Elime gelen sert şey anahtarı çıkarmamı engelliyor, bu yüzden önce onu çıkartıyorum.
“Bu ne?” diyor Pusat öpüşmekten kızarmış dudaklarıyla nefes nefese elimde tuttuğum karpuz kabuğuna bakarken.
“Karpuz kabuğu.” Kemirip çantama attığım karpuz kabuğu aramızda kalırken eline tutuşturup parmağıma takılı olan anahtarı kilide sokmayı başarıyorum. “Şu an,” diyor arkamdan. “Neden bu kadar seksi göründüğünü kesinlikle bilmiyorum.”
Onu dinlemeden içeri girip kapıyı geçmesi için iyice açıyorum. “İçeri girecek misin yoksa orada kalmaya devam mı edeceksin?”
Düşünmüyor, davetime karşılık saniyeler içinde içeri giriyor ve belimi sardığı gibi beni havaya kaldırıp bacaklarımı kalçasına dolamamı sağlıyor. Dudakları dudaklarımı yeniden esir alırken kapı arkamızdan kapanıyor.
Dışarıdan yükselen inşaat sesi alışkın olduğum kuş seslerine tezatlık oluştururcasına kulaklarıma dolarken kaşlarımı çatarak başımı yastığın altına gömüyorum. Bilinçdışımı etkisi altına alan görüntüler ise o karanlıkta perdelerin arasından vuran ışık gibi zihnime çöküyor.
Sırtım önce duvara çarpıyor, ardından holde duran konsolun üzerinde buluyorum kendimi. Uzun ve kemikli parmakları çıplak bacağımı boydan boya dolanırken eteğimin altına doğru sızıp kalçamı kavrıyor ve sertçe sıkıyor. İniltim ağzının içine çarpıyor, saçlarını kavrayan ellerim sırtına doğru iniyor ve beni bu sefer kalçamı kavrayarak havaya kaldırıyor. Kasıklarımda hissettiğim baskı eşliğinde son sürat ilerlerken yönlendirmek adına gözlerimi açıyorum. “Sola,” diyorum göğsüm göğsüne yapışırken. “Koridorun sonundaki oda.”
Sırtım kapıma çarpana kadar dudaklarımdan boynuma iniyor öpücükleri. Odaya girdiğimizde ise kendimi yatağımın üzerinde buluyorum. Battal boy olan yatağımın ortasına denk gelen başımı kaldırmadan gözlerimle karşımda dikilen bedenini süzüyorum. Üzerindeki tişörtü tek hamlede çıkartıyor, kasları bütün çarpıcılığıyla huzuruma serilirken kasıklarımda oluşan yangının hesabını kim verecek biliyorum.
O. O verecek.
Görüntüler kasıklarımda değişik bir sızı oluşturuyor. Bacaklarım on tur koştuğum yolu ip atlayarak geri dönüyormuşum gibi sızlıyor ve bedenime dolanmış çarşafın altında üşüyorum.
Yattığım yerden kalkıp oturur pozisyona geçiyorum ve gözlerimi gözlerinden ayırmadan üzerimdeki saten atleti çıkarıyorum. Yeri boylayan kumaş parçasına kısa bir bakış atıp açığa çıkmış memelerime ve dirileşmiş uçlarına bakıyor. “Siktir,” diyor bakışlarım önümdeki yüksekliğe kaydığında. “Siktir ki tam siktir.”
Ateş öylesine harlı ki eylemlerimin sağını solunu düşünemiyorum. Oturduğum yerde hafifçe doğrulup eteğimin altından iç çamaşırımı parmaklarıma geçiriyor ve yavaşça bacaklarımdan aşağı sıyırıyorum. Topuklu ayakkabımın ucuna kadar inen küçük kumaş parçası nefesini hızlandırıyor. Saçlarım önümden sırtıma doğru düşerken kendimi geri bırakıyor ve tek bacağımı yatağa çıkarıp yukarı doğru kırıyorum.
Üstüme geri dönmesi salise bile sürmüyor. Ağırlığını vermeden koca cüssesiyle bedenimin üzerine konuşlanıyor. Çıplak göğüslerim göğüslerine çarpıyor ve onu hissetmek daha da dirilmelerine neden oluyor. Bu onu çıldırtmış olacak ki önce dudaklarımı buluyor dudakları, ardından boynuma doğru iniyor. Dili tenimde ıslak imzalar bırakırken bakışlarım odamın tavanındaki yapay yıldızlara kayıyor.
“Sevişmek ah ne hoştur,” diyorum her temasında kendimden geçerken. “Yıldızların altında…”
Cevabı mememi ağzının içine alarak veriyor. Beni öyle hazla emiyor ki meme ucum ağzının içinde büyüyor sanki. Dişliyor, çekiştiriyor ve neredeyse hepsini ağzına alıp emiyor. İniltim odamın içine yayılıyor, parmaklarım nevresimimi kavrayıp sımsıkı tutarken göbeğime doğru iniyor. Kasıklarıma yaklaştıkça bacaklarımı birbirine bastırma dürtüm artıyor ama ben bunu gerçekleştiremeden iki bacağımın arasında yerini alıyor. Siyah eteğimin kadınlığımı örten kumaşını kaldırırken başını kaldırıp gözlerime bakıyor.
Bunu bana daha önce kimse yapmamıştı.
Üşüme gittikçe artarken ağrı da artıyor. Çarşafı kafama kadar çekiyor, yastığı kulaklarıma bastırıyorum ki inşaat sesi gitsin. Ayrıca bacaklarımı birine bastırınca oluşan sızı, rüyamın ıslattığı noktaları sakinleştiriyor.
Başını eteğimin altına sokup kendini yok ettiğini düşünmeme neden olurken varlığı ıslaklığıma çarpan dil darbesiyle ‘ben buradayım’ diyor. İniltim odamın duvarlarında yankılanıyor, sırtımı ve kalçamı yatağa sertçe bastırırken dili tepe noktamda öyle hızlı hareket ediyor ki farkında olmadan çığlık atıyorum.
Haz fazla, çok fazla. Karnımdan tüm vücuduma yayılan kıvılcımlar dev bir volkana dönüşüyor. Dili aşağılara kayıp içime sızdığında bunu daha önce neden yaşamadığımı sorguluyor, bir yandan da yapacak kişiyi bulduğum için kendimi kutluyorum. Yanmak hiç bu kadar güzel olmamıştı, özellikle seks esnasında yanmak!
“Çok ıslaksın,” diyor Pusat geri çekildiği kısa bir anda. Dili o ıslaklığı daha da arttırırken artık içimde tutamayacak hale geliyorum, o içime diliyle girip çıkarken ben şiddetli bir sarsıntıya kapılıyorum. Ayak parmaklarım içe kıvrılıyor, dünya ekseninden şaşıyor ve ben içimde ne kadar haz varsa hepsini iniltiyle karışık çığlıkla dışarı savuruyorum.
İçimde olması lazım, buna eminim.
Belimde hissettiğim kol bedenimdeki üşümeyi dağıtmaya başlıyor. Gevşiyorum, tıpkı rüyamda olduğu gibi bedenim pelte gibi yatağıma yapışıyor.
Pantolonu ve iç çamaşırı ne zaman üzerinden ayrıldı bilmiyorum ama eteğimi kalçamdan çekiştirerek yere fırlatırken hala ayağımda olan ayakkabılarıma dokunmadan tüm heybetiyle yatağıma tırmanıyor. Yatak onun ağırlığıyla çöküyor, ben ise içimde istediğim aletine bakıyorum açlıkla. Utanç duygum nereye kayboldu bilinmez, şu an sonuna kadar arsızlıkla doluyum.
“Ayakkabım?” diyorum sanki konumuz buymuş gibi. Karşısında tamamen çıplağım, bence bu önemli bir detay ama düşünecek durumda da değilim. Buraya kadar gelen balık batmış yan yüzüyordur.
“Kalsın,” diyor ve sertleşmiş aletini ıslaklığıma sürüyor. Onu hissetmek gözlerimi kapatarak dişlerimi dudaklarıma saplamama neden oluyor. Ellerim çarşaftan sızlayan göğüslerime çıkarken avcumun soğukluğunda alevi andıran meme uçlarım daha da dirileşiyor. “Bu ilk seferin mi?” diye soruyor kendini içime girmeye hazırlarken. Gözlerim aralanıyor, önce yıldızlarıma ardından gözlerine bakıyorum.
“Hayır.”
“Güzel,” diyor onun için akmaya devam eden sularıma bakarak ve tek bacağımı yukarı doğru kırıp içime giriyor. Sıkı duvarlarım onu sımsıkı sararken inleyerek doğrulmaya çalışıyorum ama öyle hızlı ki gücümü toparlayıp kalçamı ona uyumla hareket ettirmem için biraz zaman geçiyor. Hızına ayak uydurmaya başladığımda haz çoğalıyor, bir o çıkıyor üste bir ben. Üstümde her gidip geldiğinde tepe noktama değen aleti ikinci orgazmı başlatıyor. Titreyip tırnaklarımı sırtına saplayarak hazzı kucaklarken içimden çıkıp beni kucağına alıyor ve sırtını yatak başlığıma yaslayıp ellerini kalçama yerleştiriyor. Bu ayrı bir zevk dalgası doğuruyor çünkü hareket ettikçe zıplayan göğüslerim elleriyle buluşuyor. Başım geriye düşüyor, tırnaklarım göğsünde, terli bedenlerimiz bir olmuş şekilde hazzın doruğuna doğru tırmanıyoruz. Ben üçüncü kez boşalırken bana eşlik ediyor. Nefes nefese alnım alnına yaslanıyor ve içimden sızan menisi bacaklarıma doğru yol alırken tüm gücünü kaybetmiş, kemiksiz bir kas yığını gibi göğsüne yığılıyorum.
Artçı deprem azalıyor, teri terime karışıyor.
Çıplak ayağım yatağın içinde başka bir tene değdiğinde gözlerim irkilerek açılıyor. İlk gördüğüm siyah saç yığını, ikinci gördüğümse kaslı ve hafif tüylü bir göğüs oluyor. Yastık kafamın üstünden yere fırlamış, başım yatakta gözlerim ise onun göğsüne denk düşmüş. Çürük domatesler aşkına!
Pusat Demirli benim yatağımda, dün gece gerçekten yaşandı. Rüya zannettiğim görüntüler aslında gecenin aklımda kalan kısımlarıydı ve ben sadece hatırlayarak bile dün geceki kadar ıslanabilmiştim. Bacaklarımı birbirine bastırarak ondan uzaklaşıyorum. Çarşafın altında çırılçıplak oluşum hayret uyandırıyor. Yanaklarıma çöken kızarıklık tüm yüzümü yakmaya başlıyor. Utanıyorum, kaçmak istiyorum ama ev hatırladığım kadarıyla benim ve yatak da çocukluğumdan beri uyuduğum yatak. Dün gece masumiyetini kaybetmiş olan yatak…
Kahretsin! Resmen eve erkek atmıştım, üstelik Pusat’ı atmıştım!
Onu uyandırmamaya çalışarak uzaklaşırken belime düşmüş olan kolu gittikçe sıyrılarak yatağa düşüyor ama battal boy yatağım ikimize zaten dar gelmiş olacak ki sırtım yerle buluşuyor. Çıplak halde odamın parkesine düşünce inlememem kaçınılmaz oluyor. Hem kafamı hem sırtımı vurdum, ölmediğime seviniyorum.
Elim alnımda acılarıma karşı ağlamamak için kendimi sakinleştirmeye çalışırken parmaklarımın ardında beliren karaltıyla kısa bir an düşüşün etkisiyle kör olduğumu zannediyorum ama duyduğum ses teorimi değiştiriyor.
Pusat’ın gölgesi üzerime düşmüş, yatakta doğrulmuş yerdeki bana bakıyor kısık ve uykulu gözlerle. “Neden yerdesin?” diye soruyor uykudan ayılmamış çatallı sesiyle. Bundan bile etkileniyor olmam korkutucu ama asıl sorun çırılçıplak halde yerde yatıyor olmam. Sanki gece en mahrem noktalarımızı görmemişiz gibi panikle çarşafa uzanıyorum ve yataktan çekip üzerime düşmesini sağladıktan sonra kendimi çarşafa dürüyorum. Yerli ve milli ilk insan dürümü olarak yerde sürünürken sırtım komodine çarpınca ikinci kez inliyorum.
“Ciddi soruyorum, ne yapıyorsun?”
“Uyandım spor olarak yataktan atlıyorum, ayılmak için. Anlarsın ya!” Gergin bir şekilde gülüp yerden kalkmak için hamle yapıyorum ama çarşaf ayaklarımı içine hapsettiği için tek yapabildiğim yerde bir fok balığı gibi çırpınmak. Şu an türünün ilk örneği kırmızı bir fok balığı gibi göründüğüme eminim.
“Bana daha çok kıyıya vurmuş bir balık taklidi yapıyorsun gibi göründü.”
“İyiyim, sorun yok. Tabii yerden kalkabilirsem yok. Bu çarşaflar hep bu kadar uzun muydu? Anneme diyeyim yenisini alalım, kısa olsunlar zaten benim boyum ne ki? Yatağımı boyuma göre yaptırmıştık, bu kadar uzun çarşafa ne gerek var? Ne yapıyorsun?”
Yataktan kalkıp bana doğru gelmesiyle sorum panikle ağzımdan kaçıyor. Gözlerini kısarak yaklaşmaya devam ediyor. Allah’a şükür giyinik yoksa şu an utançtan alt kata iniş yapmam an meselesi olur.
“Ne yapabilirim?” Üzerime eğilip beklemediğim bir anda ellerimi tutarak beni ayağa kaldırırken deli gibi kırptığım gözüme kirpik düşüyor. Elinden kurtulan elimle çıksın diye uğraşırken içeri yerleşip çocuk sahibi olmaya karar verecek kadar derine iniyor. Gözümden süzülen yaşla karşısında çırpınıyorum resmen. Bu sabah daha rezil olabilir miyim bilmiyorum ama her saniye şansımı denemeye devam ettiğim de bir gerçek.
“Dur, gözünü çıkaracaksın.”
“Asıl sen çıkaracaksın, ne yapıyorsun?”
“Bu soruyu sorması gereken son kişisin çünkü ne yaptığı belli olmayan ben değilim.”
“Ben miyim?”
“Kendini yataktan atıp çarşafa sardın, sence ben miyim?”
Kaşlarım çatılıyor, haklı oluşu ise daha sinir bozucu bu yüzden homurdanarak yüzüme yaklaşmasını ve gözüme doğru eğilip çarşafın ucuyla içeri kaçan kirpik tanesini yakalamasını bekliyorum. “Sen niye gitmedin?”
Gidecekti çünkü gece öyle söylemişti. İkinci seferi dönüp yorgunlukla kendimizi yatağın iki farklı tarafına bıraktığımızda ‘gideceğim’ demişti. Ben yorgunlukla gözlerimi kapatırken onun gittiğini düşünmüştüm ama gördüğüm üzere gitmemişti.
“Uyuya kaldım,” diyor kirpiği yakalamayı başardığında. “Ayrıca kollarınla beni kapana kıstırmıştın, hareket edemedim.”
“Öyle mi? Nedense uyanmama neden olan belimdeki kolundu.”
“Seni yastık sanmış olmalıyım,” diyor ifadesinden ödün vermeden. Geri çekilerek çarşafı bırakınca rahatlıyorum zira kızarık yanaklarıma daha fazla bakmasına dayanamayacak haldeyim.
“Öküzsün.” Gözlerimi devirerek ondan iyice uzaklaşırken yerdeki kıyafetlerimize bakıyorum çaktırmadan. Hepsi ayrı noktalarda bize el sallıyor, geçirdiğimiz gece ise bir kere daha tüm gerçeğiyle yüzümüze vuruyor.
Biz. İkimiz. Ateşli bir gece.
“Şöyle bakmayı kes,” diyerek yerdeki kıyafetlerine uzanıyor.
“Nasıl bakıyorum?”
“İçkine uyuşturucu atmışımda sana zorla sahip olmuşum gibi,” derken pantolonunu tek hamlede giyinip tişörtünü eline alıyor ve başından geçiriyor. “Sarhoştum hatırlamıyorum demeyeceksin değil mi?”
“Sarhoş değildim, çakır keyiftim. Ayrıca her şeyi hatırlıyorum, merak etme.”
“İyi,” derken dağınık saçlarını eliyle bir kere daha karıştırıyor. Birbirimize attığımız boş ve yersiz yurtsuz bakışlar söylenmesi gereken ama söylenemeyen şeylerin ağırlığıyla sessiz çığlıklara dönüşüyor. Şimdi şuracığa bayılacağım o olacak! Bir o eksik çünkü hayatımızda.
“Pusat,” diyorum nihayetinde. Kızarıklık yüzümden boynuma doğru iniyor, tenimi saran ateşten anlıyorum bunu. “Dün gece yaşananlar… Yani biz… Ben… Gece…” Ben konuştukça saçmaladığımın farkında olacak ki buna son vermek adına araya giriyor.
“Yarışın adrenalini yüzünden gerçekleşti,” dediğinde sanki aynı ortak yalanı sessizce bulmuşuz gibi başımı sallıyorum. Bunu duymak nedense beni rahatlatıyor, ondan hoşlanmış olabilirim ama sonuç olarak âşık değilim ya da ona karşı bir sevgi beslediğim de söylenemez. Tensel bir çekimin yanlış anlaşılmalara neden olmasını istemiyorum.
“Aynen, çok iyi dedin. Aferin. Adrenalin yüzünden bir çekim oluştu, kendimize engel olamadık.”
“Pişman mısın?” Gözleri kısılıyor, tepkimi ölçmeye çalıştığı için dudağımı ısırmaya bir son verip kendimi gevşemeye odaklıyorum. Tek kolumla çarşafı göğsümde tutarken diğeriyle saçımı geriye atıyorum.
“Hayır, sonuçta bu bir ihtiyaçtı. İkimizde istedik.”
“Doğru,” derken başını sallıyor. “Anlık bir tutkuyla gerçekleşti, ciddiye almaya gerek yok.”
“Evet, gerek yok. Oldu, bitti bir daha olmayacak.” Yere düşmüş araba anahtarını yerden alıp doğrulduğunda gözleri kısılarak bana bakıyor. “Ve dün gece ki yarış…”
“Kimseye söylemeyeceğim,” diyorum lafını devam ettirerek. “Merak etme, aramızdaki küçük sır olarak kalacak.”
“İkinci sır,” diyor seviştiğimiz kısmı da dahil ederek. Bu gece muhtemelen sadece ikimiz için yaşanmıştı, dünyanın geri kalanı için normal seyrinde ilerlemiş ve bizden bihaber kalmaları kesinleşmişti.
“Yok ya ben sen gidince tüm dünyaya seviştiğimizi anons ederim muhtemelen!”
“Anons etmene gerek yok, iniltilerini duyanlar anlamıştır zaten.” Ev şartlarında yetişen kırmızı bir turp gibi odamın ortasında kök salarken yere eğilip elime geçen ilk şeyi kafasına fırlatıyorum. Annemin yıkayıp dolaba yerleştirmem için yatağın kenarına bıraktığı çamaşır yığının en üstündeki yeşil sutyenim kafasına çarparken yere düşmesine izin vermeden yakalıyor. Gözleri dantelin üzerine işlenmiş kırmızı detaylarda dolanırken keyifle gülüyor. “Güzelmiş.”
“Pisliksin!”
“Bağırma, sarışın. İnsanlar geceye devam ettiğimizi düşünecek.”
“Def ol git evimden!” Bu sefer yastığımı fırlatıyorum kafasına çünkü ikinci kumaşın külot olmayacağına güvenemiyorum.
“Utanmana gerek yok,” diyor yastığı yakaladığı gibi yatağıma geri fırlatarak. “Gece gerçekten iyiydin.”
“Teşekkür mü etmem gerekiyor şu an?”
“Bence evet,” derken bakışları çarşafa dolanmış bedenimde dolanıyor. Makyajım akmış, saçlarım darmadağın olmalı ama onun yüzünde tiksinme yok. Olsaydı iyiydi, daha kolay nefret ederdim. “Keyifli bir geceydi.
“Bu beni daha çok utandırıyor.” Dudağı sağa doğru kavisleniyor, eğleniyor mu yoksa dalga mı geçiyor anlamıyorum.
“Dövmeni sevdim,” diyor odamdan çıkmadan önce. Üniversite birinci sınıfta arkadaşıma uyarak yaptırdığım ve sildirmeye korktuğum için benimle yaşamaya mahkûm olan küçük dövmem bulunduğu noktayı sızlatıyor zira tam kasık bölgemle leğen kemiklerimin üzerine doğru yayılmış çiçekler ancak açık bir bikini giyersem görünebilecek noktadalar. Bu da en mahrem noktaları dün gece gördüğünü bir kere daha hatırlatıyor.
Pusat evden çıkıyor, beni sinir ve utançla karışık şehvetle baş başa bırakıyor. Biliyorum, tadını bir kere aldıysam unutmam zor olacak.
Ama sadece bir kerelikti, başka bir sefer olmayacak!
Asla!