“Tarkan?” Kaşlarım kalkıyor, söylediği isme mi şaşırsam yoksa hala belimi tutan kolu mu kırsam bilemiyorum.
“Ne oluyor?” diye soruyor Pusat ya da Tarkan kaşlarını hafifçe çatıp ikimizi süzerek. “Eşlikçim derken?”
“Ben de onu diyorum, eşlikçi ne demek ya? İstemiyorum ben eşlikçi olmak, şu elini de belimden çek yoksa uygun bir yerine sokmak zorunda kalacağım! Ne sülük çıktın ya!”
“Piste kendin atladın bebeğim,” diyor yavşak tüm arsızlığıyla bana yaklaşarak ama araya giren kalın kaslı kol yaklaşma teşebbüsünü engelliyor. “Ne yapıyorsun?”
“Kız istemediğini söyledi, ısrar etme!”
“Piste çıktı, kuralları biliyorsun! Ayrıca sana ne? Yoksa sen mi göz koydun?”
“Evet,” diyor beklemediğim bir şekilde. Bir dakika ne? Evet mi? Hayır, ben eşlikçi falan olamam o ne demek bilmiyorum bile!
“Bana sordunuz mu acaba? Hayır!”
“Piste atlamışsın,” diyor Pusat Tarkan Demirli gözlerini kısarak. “Sana arabanın yanından ayrılma demedim mi?”
“Piste atlamadım, böcekle dönüşüyordum! Sen hiç pervane böceğisi gördün?” Saçma soru şeklimi kimse duymuyor, duysalar bile umursamıyorlar.
“Siz tanışıyor musunuz?” diye soruyor yanımdaki yavşak. Adını bilmediğim için bana göre yavşaktan başka bir şey değil çünkü!
“Kız benimle, Poker. Kendine başka eşlikçi bul.” Poker ne ya? Bunlar niye böyle saçma sapan isimlerle sesleniyorlar birbirlerine? Tarkan ve Poker karşı karşıya resmen ben de ortalarında kalmış gudalistim resmen!
“Seninle değilim!” diye çıkışıyorum sinirle. Bu ne ya, pervane böceği yüzünden başımıza gelenlere bak! Yavşak Poker bir bana bir Pusat’a bakıyor kısık gözlerle.
“Kızı beğendiğin için yalana mı başvurdun Tarkan, sana yakışmıyor.”
“Sana kız benimle dedim!” Pusat’ın sert ve kararlı gözleri bana dönüyor. “Benimlesin arabaya bin!” Pusat’ın kaşları mümkünmüş gibi daha çok çatılırken çenesi geriliyor, sertçe yutkunup başıyla arkasındaki arabayı gösteriyor. Yok ya!
“Ne haliniz varsa görün eşlikçi falan değilim ben,” dememe kalmadan kendimi önce havada ardından Pusat’ın omzunda buluyorum. Başım sırtından aşağı sarkıyor, saçlarım yer çekimine meydan okurcasına uçuşuyor ve gördüğüm tek şey poposu oluyor. “Bırak beni!” diye çırpınıyorum kollarının arasında. Gerçekten delirdim, sağ olsun! “Bak çığlık atacağım bırak!”
“Çığlık atıyorsun zaten!”
“Daha fazla atarım!”
“Dahası mümkün mü? Sus ve çırpınmayı bırak işe yaramayacak.”
“Beni deli etme!”
“Sen zaten delisin Sarışın, dert etme.”
Duruyor, tek eliyle arabanın kapısını açarken beni sırtından alıyor ama kucağından indirmeden koltuğa oturtuyor. Kemerimi benden önce alıp tokasına geçirirken yakınımdaki yüzüne tükürmemek için kendimi zor tutuyorum. Onun yerine temiz bir şekilde kötü kötü bakmakla yetiniyorum.
“Sakin ol ve sakın koltuktan kalkma!”
“Eşlikçi olmak istemiyorum!”
“Başka seçeneğin yok, şimdi uslu dur ve bekle.”
“Zorbasın!”
“Sen de baş belasısın!” Homurdanarak geri çekilecekken duruyor ve yüzüme bakıyor. “Yarışan ben olduğum için şanslısın.”
“Ben ona talihsizlik derdim!”
“Hiç sanmıyorum sarışın.”
Doğrulup kapımı kapatıyor ve saniyeler içinde yan koltuğa yerleşiyor. Bakışlarım arabanın içinde ve dışarıdaki kalabalıkta dolanıyor. Çalıştırdığı arabayı pistte döndürüp ustaca bir manevrayla virajlı asfalt yola getiriyor, durduğunda yan tarafımdan bir motor sesi duyuluyor. Kırmızı arabanın şoför koltuğunda oturan yavşak Poker eşlikçisi elinden alındığı için oyuncaksız kalmış bir çocuk gibi sinirle bize bakıyor. Yanında esmer oldukça güzel bir kız var, daha ne istiyorsa?
“Yarışın sonunda, bu güzellikle birlikte burada çıkarken sana el sallayacağım Tarkan.”
“O siktiğim suratını dağıtmadan kafanı içeri sok ve yola bak!” İşaret parmağıyla yüzümün önünden Poker yavşağının yüzünü gösterip ardından yola bakmasını işaret ediyor ama nasıl bir deliye çattıysak o sadece pişkince gülmekle yetiniyor.
“Bitiş çizgisinde görüşürüz bebeğim,” diyor Poker yavşağı aradaki boşluktan elini bana doğru uzatarak. “Sana unutulmaz bir gece yaşatacağım.”
Arabalar yakın durduğu için eli camımdan içeri giriyor. Yüzüme dokunacak korkusuyla camın yukarı kaldırıyorum hızla. “Ay ulan hoşt!” diyerek elini kapanan camın arasına sıkıştırmadan kurtarmasına neden olurken ters bakışlarımla önüme dönüyorum ama aklım tamamen karışmış vaziyette.
“Ne demek istedi o?”
“Hiçbir şey, tamamen sikinden konuşuyor.”
“Unutulmaz bir gece derken neyi kast etti? Bunun eşlikçi olmamla bir alakası var mı?”
Pusat derin bir nefes alıyor, gözlerini kapatıp direksiyondaki parmaklarını sırayla sayarak bir ritim tutarken vitesi değiştiriyor ve gazı köklüyor. Motorun sesi kulak patlatırken yüksek topuklu ayakkabıları, kalça çizgisinde biten kısacık şortu ve üstten giyindiği yarım atletiyle birlikte fiziği mankenleri aratmayacak bir kız iki arabanın ortasına denk gelecek şekilde yolda duruyor. Elindeki bayrağı havada sallıyor, kalabalık bağırıyor.
“Bir… İki… Üç!” Köklenen gaz asfaltı delip geçerken araba bir anda öne atılıyor. Beklemediğim için torpidoya çarpmayayım diye elimle destek alıyorum ama arkama yaslandığımda Pusat keskin bir virajı dönerek kırmızı arabayı solluyor.
“Yavaş ol!”
“Şu an yarışın içindeyiz,” diyor bana hayretle bakarak. “Yavaş falan olamam!”
“Ölelim istiyorsun!”
“Hayır, bu geceyi o piçin arabasına binerek bitirme istiyorum.”
“O yavşağın arabasına binecek değilim!”
“Eşlikçi olmayı kabul edersen binersin, kural böyle!”
“Ben kural falan bilmiyorum!” diye çığırdım kulağına doğru. “Pervane böceği yüzünden oldu hepsi!”
“Piste atlamak zorunda mıydın?”
“Birincisi atlamadım itildim! İkincisi böcek yüzündendi diyorum ya al bak!” Topuklu ayakkabımın çıkartamayacağım için sırtımı kapıya yaslayıp sol ayağımı havaya kaldırıyor ve gözünün önüne tutuyorum. Topukta kalan böcek kalıntısıyla göz göze geldiği kısa an yüzünü buruşturmasına neden olurken başını çevirip bana bakıyor ama boydan boya ortada olan bacağım dikkatini çekmiş olsa gerek iğrenen ifadesi değişiyor. Parmakları ayak bileğimi sararken tenime yaydığı sıcaklığı bilmeden bacağımı kırıp önüme indirmemi sağlıyor.
“Her ne olduysa artık çok geç, kural kuraldır ve kaybedersen sonuçlarına katlanırsın!”
“Hiçbir şeye katlanmak zorunda değilim! Kaybetsen bile o yavşak Poker’in arabasına binmem!” Sinirle önüme dönüyorum ama her ihtimale karşı içime düşen şüphe kırıntısıyla ona dönüyorum yeniden. “Kaybetmezsin değil mi? İyisindir inşallah araba yarışında?”
“Sence?” derken gazı kökleyerek virajı oldukça geniş bir açıyla alıp arkadan gelen kırmızı arabayı egzoza boğuyor.
“Resmen yarışıyorsun,” diyorum arkama sertçe yaslanmak zorunda kaldığımda şaşkınlığımı atlatarak. Sonucu hiçbir şekilde kabul etmeyecek olsam bile o yavşağın kazanmasını da istemiyorum bu yüzden Pusat kazansa iyi olur.
Ya da Tarkan mı demeliyim!
“Tarkan lakabın mı?”
“Konuşmaya devam edecek misin?”
“Sanatçı olarak mı seçtin yoksa Kartla Tibet’ten mi geliyor?”
“Devam edeceksin!”
“Adrenalinle doluyum!” diyorum küt küt atan kalbimi tutarak. Nabzım öylesine güçlü ki kahkaha atmak istiyorum. “Arabanın üstünü açabilir misin?”
“Hayır.”
“Doğru, hızını keser olmaz. Kazanınca aç ama bir tur da öyle atalım.”
“Sen manyak mısın?” diyor şaşkınca. “Az önce yavaşla diye cırlıyordun!”
“Araba yarışlarına bayılırım! Ben zorla bir şey yapmaya karşıyım yoksa yarışmakta sıkıntı yok ayrıca o piçin ağladığını görmek istiyorum. Yani şu gaza bas da öne geçmek gibi bir hataya düşmesin!”
“Yok,” diyor başını iki yana sallayarak. “Sen gerçekten delisin.”
“Yeni mi anladın? Ağlayacaksan yer değiştirelim ben süreyim.”
“Sen mi?” diyor alaycı gülüşle. “İşte buna gülerim, senin ehliyetin var mı?”
“Hadsizleşme, ben on yıldır araba sürüyorum.”
“Sen yirmi dört yaşında değil misin?” Tek kaşım havaya kalkıyor, ona bakıyorum şaşkınca. “Kaç yaşında olduğumu nereden biliyorsun?”
“Ne bileyim,” diyor tek omzunu silkerek. “Deden söylemiş olmalı.”
Dikiz aynasını kontrol ediyor, yan aynadan bakınca kırmızı spor arabayı dibimizde görmek homurdanmama neden oluyor. Şuna geri geri gidip bir çarpacaksın ne olduğuna uğrayacak!
İçimden geçeni sesli dile getirmişim gibi Pusat aniden vitesi geri alıyor ve saniyelik bir geri gidişle yavşak Poker’in kaportasına çarpıyor. Araba sallanırken yoldan çıkmaya fırsat kalmadan hakimiyeti sağlayıp gaza basıyor.
“Süperdi!” diyorum elimle ağzımı kapatıp çığırarak. “Bir daha yap diyeceğim ama ölür! Bu kural dışı mı?”
“Yarışta kural yok, Sarışın.”
“Tek kural eşlikçilere mi?”
“Kazananın ödülü diyelim,” derken yandan bir bakış atıyor bana. Dudaklarında ise ilk defa yakaladığım bir gülümseme var. Belli belirsiz olsa bile görebiliyorum.
“Sen kazanırsan diğer eşlikçiyle mi gideceksin?” diyorum içimi kaplayan gereksiz kıskançlık duygusuna hayret ederek. “O da güzel kızdı, gördüm camdan biraz.”
“Eşlikçi kendini gönüllü sunar, piste inersen gönüllüsündür. Eğer gönüllü yoksa önceden tanıdığın biriyle çıkarsın yarışa.”
“Sen kimi seçecektin? Umarım sevgilin beni seçtiğin için seni zorbalamaz, ben açıklarım ona durumu.”
Bana tuhaf bir bakış atarken karanlık bir yola sapmış hala peşimizde olan yavşağı kontrol ediyor. Onu dumana boğmak için virajı sertçe alıp egzozu patlatırken kapıma tutunuyorum ama aklım hala vermediği cevabı bekliyor.
“Yani ben olsam mahvederdim seni, kazandığına da kaybettiğine de pişman olurdun.”
“Kıskancım diyorsun.”
“Sevgilim neden elin kızıyla arabaya binsin, ben mağaramda mutluyum sevgilinle sana açık ilişkinde başarılar.”
“Sevgilim yok,” diyor heyecanla bizi bekleyen kalabalığa hızla yaklaşırken. Yavşak Poker kısa bir an önümüze geçecek gibi oluyor ve Pusat’ın tarafından arabaya çarpıyor ama yoldan çıkan aracı toparlaması saniyeler sürüyor. Gerçekten iyi bir şoför olduğuna bu sayede ikna oluyorum. “Açık ilişki falan da yapmam, yani kafandan atıp tutma hemen.”
“Kazanıyoruz farkında mısın?”
“Kazanıyoruz derken?”
“İkimiz işte, birlikte yarıştık sonuçta. Çok az kaldı!” Heyecanla el çırparak bitiş çizgisinden geçişimizi kutlarken engel olamadığım sevinç çığlığım kulakları sağır edecek şekilde boğazımdan kopuyor. Adrenalin kanımı kaynatıyor bize tezahürat yapan insanlar yolun iki yanında el sallarken aralarından geçip ileride sakin bir patinajla duruyoruz. “Daha iyi bir patinaj bekliyordum senden,” diyorum hoşnutsuz bir şekilde burnumu kırıştırarak esefle. “O kadar kazandık yani, tozu dumana katsana.”
“Çok biliyorsun bu işleri bakıyorum.”
“Biliyorum tabii ki! Benden iyi araba kullanan bulamazsın.”
“Pardon?” derken öyle bir gülüyor ki bariz bir şekilde kendinden bahsettiğine eminim.
“Yarışı kazandın ama patinaj yapamıyorsun!”
“Kendinden çok eminsen sen yap da görelim patinajını.”
“Emin misin?” Tek kaşım havaya kalkarken hodri meydan okuyorum. “Utançtan ağlayarak ayaklarıma kapanıp, Yaz affet sen haklıymışsın, deneme ama bana.”
“Masal anlatmaya devam edecek misin yoksa boyundan büyük laflar ettiğin için korktuğunu mu düşüneyim?”
“Hah!” diyorum kınayan bir gülüşle ve hırslı yanım baskın çıkarken arabadan inmeden bacağımı onun tarafına atıyorum. Kendimi havaya kaldırdığımda oturduğu yerden bana şaşkınlıkla bakıyor. “Ne yapıyorsun?”
“Yerine geçiyorum, zahmet olmazsa yana alayım seni.”
“Arabadan inebilirdik, biliyorsun değil mi?”
“Bunun için fazla üşengecim, tek yapman gereken benimle aynı anda yan koltuğa geçmek mızmızlanma hemen.”
“Gerçekten baş belasısın,” derken bakışları dikiz aynasına ve ardından yan aynasına kayıyor. Kaşları çatılıyor, ben tek bacağım onun dizlerinin arasında durur halde ayakta beklerken o durdurduğu arabayı küfrederek yeniden çalıştırıyor. Ani gazla birlikte tek dizinin üstüne düşüyorum. “Ne oluyor ya!”
“Peşimize düştü şerefsiz, gerçekten belasını sikeyim istiyor.”
“Koltuğuma geçeyim,” dememe kalmadan gaza basınca direksiyonla arasına sıkışıyorum resmen. Vitesi bana attırırken koltuğu geriye alıp boşluk açıyor ve elini belime koyup beni iki bacağının arasına alıyor. “Sen delirdin mi bıraksana beni!”
“Çok sürmek istiyordun, al sür bakalım.”
“Kucağında sürmek istediğimi sanmıyorum,” derken dikiz aynasını kontrol ediyorum. Şerefsiz yavşak Poker hala peşimizden geliyor. “Amacı ne? Bizi mi öldürecek?”
“Kaybetmeyi sindiremedi it, hıncını çıkartacak kendince.”
“Öldürerek mi?”
“Yaralayarak.”
Başımı hafifçe çevirip yakınımdaki yüzüne bakıyorum. “İçimi rahatlattın sağ ol!”
“Gaza bas,” diyor ayağının yerini ayağıma vererek. “Kontrol sen de göster bana marifetini.”
“Çocuk mu eğlendiriyorsun?”
“Çok değil misin?”
“Yirmi dört yaşındayım, sensin çocuk!” Gülüşü homurtuyla karışık kulağıma çalındığında önüme dönüp sinirle gazı köklüyorum ve arabaya çığlık attırarak asfalt yoldan çıkıp taşlı eski yola sapıyorum. Direksiyonun hâkimiyeti bende, sırtımı dikleştirip aynayı göz hizama ayarlarken keskin bir patinaj yapıyor ve arabayı geniş alanda yüz seksen derece döndürüp bize doğru gelen kırmızı spor arabaya doğru sürüyorum. “Ne yapıyorsun?” Pusat’ın kulağımın dibinden gelen sorusu beni durdurmuyor, belki mantıksız ama sonuçta karar benim ve şu an yapmak istediğim şey bu. “Direksiyon bende değil mi?”
“Üstüne sürüyorsun.”
“İyi ya ona istediğini vereceğim.” Kalbim göğüs kafesimin altında küt küt atarken birbiriyle kesişen far ışıklarına karşı gözlerimi kısıyorum ve arabalar burun buruna geldiği anda vitesi geri alıp freni çekerek direksiyonu tam tur kırıyorum. Pusat’ın kolu farkında olmadan belimi sarıyor, birlikte sol tarafa eğiliyoruz bu hamleyi beklemeyen Poker yavşağı ise ani bir frenle durmak zorunda kalıyor ama ben hızımı kesmeden çıktığım asfalt yola geri giriyor ve yarış alanına sürüyorum.
“Durma,” diyor kulağımın arkasından. “Şehre sür, kalabalığa sakın girme.”
“Araban orada kaldı.”
“Geri alacağım ama o kalabalığa girersen çıkamayız direkt geç ve durma.”
“Eşlikçin ne olacak? Poker yavşağının esmer eşlikçisi seni bekler.”
“Sür, Yaz.” İsmim onun boğuk sesinden çıktığında ilk defa net bir şekilde söylediği için olsa gerek kasıklarımda bir sızı oluşuyor. Derin bir nefes alarak hızımı azıcık düşürüp geldiğimiz yola sapıyorum ve karanlığı delerek hızla ilerliyorum.
“Nereye gidiyoruz?”
“Sen köye mi gideceksin?”
“Köye birlikte gidemeyiz, Sütsüz Nuriye hemen görür herkese yayar ayrıca arabasız gidemem ablam sabah görmezse öldürür beni.”
“Senin olmayan arabayla peşime mi düştün?”
“Konunun arabamla ne alakası var?”
“Ablanın arabası.”
“Evet, olabilir ne var? O ayağı yerden kesilsin istedi ben tarlam olsun istedim.”
“Tarlayı arabaya tercih mi ettin?”
“Çok zor bir karardı ama sonuç olarak istediğim kadar karpuz dikebileceğim. Baban umarım pahalıya satmamıştır dedeme.”
“Gerçekten tuhafsın.”
“İlginci tercih ederim. Ayrıca tuhaf olan sensin, ben merdiven altı dövüşçüsü olmanı beklerken sen Tarkan isimli bir yarışçı çıktın. Pop star ismi seçmen de ayrı bir skandal, uygun bir anımda buna kırk saat kesintisiz güleceğim.”
“Bunda gülünecek bir şey yok.”
“Öyle mi dersin, ben o şelale saçlara ay o hilal kaşlara süzme baldudaklara öp öp öp öp doyamadım, Tarkan?” Melodiye eşlik ederek salınan omuzlarım ve kıvrılan belimle gittikçe göğsüne daha da yaslandığımı fark edince kalçamda hissettiğim sertlikle donakalıyorum. “Bence de,” diyor sert bir nefesle. “Çok kıpırdamasan iyi edersin.”
“Ben koltuğuma geçeyim artık,” diyorum direksiyonu tutsun diye beklerken ama kıpırdamıyor. “Böyle gidemeyiz Pusat!”
“Gidiyoruz işte, sen sür ben yoruldum.”
“O zaman yana geç!”
“Geçemem.”
“Kucağındayım resmen, ya yana geç ya da ben geçeceğim.”
Belimi saran eli yana geçme çabamı engellerken başparmağı eteğimin içinden çıkmış saten atletimin bel kısmında bir daire çiziyor. Şerefsizim inlememek için dudakları ısırmaktan helak olmak üzereyim!
“Ateşle oynuyorsun,” diyorum direksiyonu sımsıkı tutan parmaklarımla şerit değiştirirken.
“Sıcağı severim.”
“Yanmak pahasına mı?”
Cevap vermiyor, burnunu saçlarımda hissediyorum ama tepki vermiyorum. Sessizliğimiz garip ama huzurlu, adrenalin yerini sarhoşluğun çakır keyfine bırakıyor. Sakinim, tanıdık yolları normalden bir tık yukarı bir hızla aşarken mahalleye giriyor ve yokuşu çıkıyorum.
“Burası neresi?”
“Şehirdeki evimiz, yaz kış köyde kalmıyoruz. Annemler kışın buraya geliyor.” Arabayı evin önüne park ederken kulağımın dibinde sakince konuşuyor.
“Sen?”
“Ben tercih etmiyorum, bitkilerimi bırakamam.”
“Köydesin yani yaz kış.”
“Evet, şehre gelip ne yapacağım?”
“Medeniyete kavuşursun.”
“Medeniyet bizim köyde de var, Kahvehaneci Yadigar amca medeni bir şekilde karısından boşanıp üçüncü eşini aldı mesela. Üstelik ilk iki eşi de evlenip iki mahalle öteye taşındı. Gayet medeniyiz yani.”
“Hı hım,” diyor verdiğim örneği yalandan onaylayarak. “Aynı o dediğinden.” Kabul etmemek onun ayıbı, beni ilgilendiren bir şey yok.
“Kapıyı aç,” diyorum kulp bacağının arkasında kaldığı için. “İneceğim.”
İkiletmeden açıyor ve bacağını dışarı alıp bana alan açıyor. İki bacağımı birleştirip tek hamlede dışarı alırken hemen burnumun dibindeki yüzüne bakıyorum alık alık. Sarhoş değilim, kafam azıcık dumanlı ama öyleymiş gibi hissediyorum. Özellikle çimen yeşili gözlerine baktığım ve sıcak nefesini bedeniyle birlikte hissettiğim her an.
“Eve çıkabilecek misin?”
“Araba kullandım,” diyorum bakışlarım dudaklarına kayarken. “Eve tek başıma çıkabilirim herhalde.”
“Merdivenlere yığılıp kalma da.”
“Çok mu umurunda?”
“Umurumda ki soruyorum.” Tek kaşım cevabıyla havalanıyor, bu ne demek şimdi Pusat?
“İyi,” derken kollarımı boynuna doluyorum hızla. “Beni eve çıkart, madem teklif ettin.”
“Teklif etmedim, çıkıp çıkamayacağını sordum.”
“Çıkamayacağım o zaman, sen çıkart.” Gözlerini deviriyor, ağzının içini ısırarak birkaç salise düşünüyor ve ardından belimi saran eliyle bedenimi kaldırıp kucağına alıyor. Bacaklarımın altından geçirdiği koluyla iyice yerleşmemi sağlarken arabadan inip kapıyı kapatıyor ve ne zaman çıkarttığını bilmediğim anahtarla kapıları kilitleyip apartmana doğru yürüyor. Basamakları çıkarken beni kollarının arasında zıplatarak duruşumu düzeltiyor. Düşeceğim korkusuyla boğazına daha sıkı sarılıyorum.
“Niye sallayıp silkeliyorsun ya?”
“Düzgün durmuyorsun çünkü!”
“Sallama kusarım zaten başım dönüyor.”
“Bir de sarhoş değilim diyorsun,” diyor apartmanın giriş paneline şifreyi yazmak için durduğunda. “Sarhoş değilim, şifreyi hatırlıyorum bak!” Sayıları hızlıca girip kareye dokunuyorum ve kapı açılıyor. Bizi görünce açılan ışıkla birlikte içeri girerken asansöre doğru yürüyor. Yirmi katlı apartmanın on ikinci katında oturuyoruz bu yüzden asansör şart.
“Aferin sana ödül mamanı birazdan veririm.”
“Hoşt!” diyorum sinirle kafasını ittirerek ve asansörün önünde kucağından aşağı atlıyorum. “Köpek sensin it!”
“Sakin ol ve bağırma, komşularını uyandıracaksın.”
“Çok da umurumda!” diyerek asansörü çağırıyorum ama sıfırda olduğu için hemen açılıyor kapılar. İçeri giriyoruz birlikte. “Gitsene, yeter bu kadar eşlik ettiğin kendim çıkarım.”
“Susadım,” diyor pervasız bir tavırla omuz silkip aynaya yaslanarak. “Bir bardak suyu çok görmezsin herhalde.”
“Git bakkaldan al bana ne!”
“Bu saatte mi?”
“Bu saatte yarışabiliyorsun, su da bulursun bir yerden.”
“Bu, aramızda kalacak.”
“Yasal olmayan yarışlara katıldığın mı Tarkan?”
Gözleri kısılıyor, bana doğru bir adım atarken geriye kaçmak aklıma gelmiyor. “Ben ciddiyim, kimseye imasında bile bulunmayacaksın.”
“Yoksa ne olur? Babacığın sana ceza mı verir?”
“Yaz,” diyor ciddi bir sesle ama çimen yeşili gözleri öyle bir parlıyor ki devam edesim geliyor.
“Arabanı elinden alır, seni de odaya mı kapatırlar? Belki de köye hapsederler, şehre dönmene izin vermezler. Kuleye kapatılmış prens olursun.”
“Bu hoşuna gider değil mi? O sessiz, sıkıcı köyünde kalmam.”
“Hiç de bile, seni geri alsınlar diye babana rüşvet veririm.”
“Kalırsam senin için eğlence olur.” Asansörün ortasında karşılıklı duruyoruz. Başım onu görebilmek için geriye düşüyor. “Sıkıcı tarlandan ve karpuzlarından başka seni heyecanlandıran başka bir şey hoşuna gider. Değil mi?” Parmakları yüzümde, çillerimin üzerinde dolanıyor. Şakaklarıma düşmüş küçük telleri saçlarıma karıştırırken aralık dudaklarımdan bir nefes alıyorum hızla.
“Kendini çok önemli biri gibi görüyorsun,” diyorum bakışlarım dudaklarına kayarken. “Burnunu Kaf dağından indir arada.”
“Sen hayal dünyandan çıkarsan,” derken burnu burnuma sürtüyor. “Ben de inerim o dağdan.”
“Desene kaldık aynı noktada!”
“İnatçısın.” Nefesi sesiyle birlikte dudaklarıma çarpıyor. Aramızdaki santimler gittikçe azalıyor ve ikimizde engelleyemiyoruz.
“Sinir bozucusun.” Dudakları dudaklarıma teğet geçiyor, o ufacık temas kıvılcımlar çıkartıyor.
“Sabır sınıyorsun.” Dişlerim alt dudağına sürterken eli sırtıma yayılan saçlarımdan belime doğru iniyor.
“Sen de çıldırtıyorsun!” Alt dudağım diliyle buluştuğunda kısık bir inilti şiddetli bir nefes alışverişle kalbimi davul gibi attırıyor.
“Toprak kokuyorsun. Toprak, karpuz ve adını bilmediğim başka bir şey.” Burnuna çektiği nefes ruhumu ruhuna katıyor sanki. Kollarım boynuna dolanırken hırsla saldırıyorum dudaklarına. O küçük temaslar yerini haz dolu, kıvılcımları aleve çeviren şiddetli bir kavuşmaya bırakıyor. Açlıkla, şehvet ve tutkuyla saldırıyoruz birbirimize.
Hakan Peker’in dediği gibi, ateşini bana yolluyor.
Kor alevler içindeyim, kimse bilmiyor.