5.AH GECELER

3848 Kelimeler
“İyi ki doğdun Burçak, iyi ki doğdun Burçak, iyi ki doğdun iyi ki doğdun iyi ki doğdun Burçak!” Beş kişilik kız korosunun tiz sesleriyle eşlik ettiği doğum günü şarkısı alkışlar eşliğinde gelen üstünde yirmi beşi ifade etmesi gerekirken ters yerleştirildiği için elli iki gibi gözüken doğum günü pastası önümüze bırakılmasına rağmen devam ediyor. Ellerimizin içi alkışlamaktan kızarıp tahriş oluyor, sesimiz zaten yüksek bir gürültüye sahip olduğu için daha da bağırmak zorunda olunca daha da tizleştiğinden kulak tırmalıyor ama hiçbirimiz bunu umursamıyoruz çünkü biricik arkadaşımız doğdu ve bunun için tüm insanları rahatsız etmekten doğal ne var ki? “Elli iki babandır!” diyor Burçak ters yerleştirilmiş rakamlı mumlara karşılık öfkeyle. “Oradan bakılınca elli iki yaşında mı gözüküyorum?” Şarkıyı söyleme faslımız bittiği anda sızlayan avuç içlerimi soğuk içeceğimin buzlanmış bardağına bastırıyorum, Burçak ise garsona söylenmeye devam ediyor. Bu anı özel olarak algıladığımız için hazırlanmış telefonlarımıza naklen kaydedilmesi umurunda değil zira yaş onun hassas çizgisi. Bu yüzden garsonu geri çağırıyor ve mumları düzelttirip aynı faslı bize ikinci kez yaşatıyor. Harika arkadaşlarım var, hiç uğraştırmazlar sağ olsunlar. Nihayet pastayı kesip dilimlerimizi aldığımızda Burçak sakinleşmiş bir halde gülümsüyor, neşeyle pastasını yiyor ve fotoğraf çekiliyor. Bu görev Nida’nın, bize her zaman en güzel fotoğrafları o çeker ama bir konuda şanssız ki kendine ait güzel fotoğrafı yok denecek kadar az. Bunu kabullenmiş olduğundan Burçak’ın pozlarının ardından kısa bir ara verip bana dönüyor ve pipet daldırdığım kokteyl bardağımın dibini görmeye çalışışımı fotoğraflıyor. “Pipeti ağzından çıkar iki dakika Yaz!” “İçiyorum ama!” “Dibini höpürdetiyorsun, içinde bir şey kalmadı!” “Of tamam!” Pipeti ağzımdan çıkartıp bacak bacak üstüne atıyor ve saçlarımı geriye atıp sol tarafa bakıyorum sanki beni çektiğinden haberim yokmuş gibi. O birkaç poz yakalayıp beni değişik açılardan çekerken gözlerim kalabalığın içinde tanıdık ama tanıdığımı kabul etmeyeceğim o asık suratı görüyor. Bir insan hiç mi gülümsemez? Eğlenmeye gelinen bir barda özellikle! Sırıtmayı geçtim, tebessümde de gözümüz yok ama bakışlarıyla nasıl tüm mekanı havaya uçurmak ister gibi bakabilirsin anlamıyorum? Kimden bahsettiğim apaçık ortada, benim tanımama rağmen tanıştığımızı reddedeceğim tek kişi var o da Pusat! Burada ne işi var? Kasabada gördüğüm yetmiyormuş gibi bir de burada mı göreceğim? “Nereye bakıyorsun sen öyle dik dik?” “Dik dik bakmıyorum,” diyorum solumda oturan Afra’ya ama gözlerim hala barın girişinde duran ve sabit yüz ifadesiyle kalabalığı seyreden Pusat’ı dikizliyor. “Gözlerini kısmış tek bir noktaya bakıyorsun bence gayet dik bir bakış o Yaz.” Başını çevirip neyi incelediğime bakınca diğerleri de merak ediyor ve altı kafa on iki göz aynı anda Pusat’a dönüyor. “Yakışıklı çocukmuş,” diyor Burçak beğeni dolu sesiyle. Bakışlarım aç ve meraklı bir şekilde Pusat’ı ablukaya almış gözlere kayınca panikliyorum aniden. “Ne yakışıklısı ya bırak şu suratsızı, ayrıca önünüze dönün belli ediyorsunuz!” “Neyi?” “Dikizlediğimizi!” Yeşil gözler karanlıkta ve aradaki mesafede belli olmasa bile onu seyrettiğimizi hissetmiş gibi benim gözlerime denk düşünce havaya kalkan tek kaşıyla birlikte yanaklarıma al basıyor. “Önünüze dönün hemen anladı!” Emrim neyse ki hemen algılanıyor da başlar masaya dönüyor. “Kim bu çocuk?” Eda sorguyu başlatıyor ve onu Nida devam ettiriyor. “Aşırı yakışıklı, tanıyor musun?” Tanıyorum canım ama bunun ne önemi var? Önünüze dönün! “Buraya geliyor,” diyen Burçak ile birlikte yerimde panikle irkiliyorum ve Pusat’ın olduğu yere bakıyorum ama hayır, hala aynı noktada durmuş telefonla konuşuyor. Kaşları çatık, dudakları gerginlikten ip olmuş ve çenesi kaskatı. Bakışları bana dönünce gereksiz paniğimle önüme dönüyor ve çerez tabağından aldığım fındığı Burçak’a fırlatıyorum. Gülerek kaçışıyor ama yüzü hedefine ulaşmış gibi mutlu. “Demek ki önemli biri ve tanışıyorsunuz. Kim bu, illa gidip kendisine mi soralım.” Ona beni sorsalar muhtemelen tanımadığını söyler ama ben bu kızların ağzından kurtulabilecek gibi değilim. Alkol kanımdayken hele hiç değilim. “Önemli biri değil.” “Ona biz karar veririz şekerim.” Didem tek kaşını kaldırarak ciddiyeti sürdürürken sorguya alınmış olmam yerimde kıpırdanmama neden oluyor. Kapana kısıldım help! Biri beni buradan kurtarsın. Kimse yok mu? O zaman son çare hücum! “Kasabadan komşu, abartılacak bir şey yok. Kendisi sevilesi bir tip değil, burada gördüğüme şaşırdığım için baktım abartmayın.” “Böyle komşum olacaksa ben de köye taşınırım.” “O bir ay kalıp gidecek sen on iki ay kalacaksın, şimdi taşınabilir misin düşün bakalım.” “Yine de bu taş olduğu gerçeğini değiştirmiyor Yaz, şu duruşa kaslara, çeneye bak. Saçları aşırı havalı, sadece siyah bir tişört giyinmiş ama onu bile harika taşıyor.” “Nida yürümüyor koşuyor,” diyor Didem diğer yanımdan kahkaha atarak. Bence hiç komik değil, ben neden gülmüyorum mesela? Çünkü komik değil! Komik olsa gülerim, sakınmam gülüşümü. “Yavaş kızım bak Yaz arkadaşımız karpuza dönüştü, o derece kırmızı.” Bundan sadece onur duyarım ama konumuz bu olmadığı için belirtmek yerine abarttığını gösterircesine göz deviriyor ve bardağımı yenilemesi için bir garson çağırıyorum. Bu sefer alkolü daha kuvvetli bir vişne votka isterken gözlerim bilhassa oraya kaymaya çalışmasın diye konuyu değiştirip kızların iş ve aşk hayatlarına dalıyorum. Üçüncü bardağımın sonunda biraz hızlı gitmenin idrar keseme yaptığı baskıyla sandalyemden kalkıyor, masaya ne ara geldiğini hatırlamadığım meyve tabağından bir dili karpuz alıp kemire kemire kalabalığa karışıyorum. Lavabo ne tarafta, fikrim yok. Çantamın zinciri koluma dolanmış, insanlar durmadan dans ediyor ve bana çarpmasınlar daha doğrusu çarpıp karpuzumu düşürmesinler diye aşırı derecede dikkatli yürüyorum. Bu da hareket edemememe neden oluyor, bir arpa boyu yol alamadan pistin orasında kalakalmışken omzuma güçlü bir omuz yiyip sağ olsun birileri tarafından pistten atılıyorum. Karpuzum güvende, çantam hala benimle ve başım hala dönüyor. Karpuzu kemire kemire lavaboya ulaşıp sıranın bana gelmesini beklerken kabuğa ulaşıyorum. Çöp olmadığından ve yere atacak halim olmadığından kabuğu çantamın içine sıkıştırıyor ve dudaklarıma bulaşıp çeneme akan suları elimin tersiyle silerken sıra nihayet bana geliyor. Tuvaletimi yapıp kabinden çıktığımda burnuma çarpan koku midemi bulandırıyor ama kusmuyorum, kolay kusa biri değilim zaten sarhoş da değilim. Ben buna daha çok çakırkeyif derim. Elime aldığım suyu boynuma ve yüzüme dokundurup makyajımı bozmadan kuruluyorum ve daha ayık bir kafayla çıkıyorum dışarı. Adımlarım masaya dönmek için piste giderken lavabo tarafındaki koridorun en sonundan bir kapı açılıyor ve dışarı Pusat çıkıyor. “Anlaştığımız gibi bir saat sonra konuştuğumuz adreste,” diyor telefonda konuştuğu kişiye. “Emanetin ben de gelince görürsün, güvenmemek senin sorunun… Vaat ettiğin şeyle karşılaşmazsam belanı ağır sikerim.” Karşı tarafı dinliyor ama cevap vermiyor, aksine aynı ifadesiz suratıyla konuşan kişinin suratına kapatıyor ve bana doğru değil arka tarafa açılan diğer kapıya doğru yürüyor. Ne emanetinden bahsediyor? Acaba… Acaba uyuşturucu mu satıyor? Madde bağımlısı mı? Yoksa o yüzden mi bu kadar ifadesiz ve sinirli? Hayır! Ya şu an uyuşturucu almaya gidiyorsa? Bana ne canım, ne yaparsa yapsın! Ama ya damardan alır ve altın vuruş yaparak ölürse? Annesi, babası, kardeşleri üzülmez mi? Dur canım, belki uyuşturucu değildir bahsettiği şey. Silahtır. Silahı ne yapacak ki? Adam mı öldürecek? Neden, adı Pusat diye mi? Adın Pusat diye birini öldürmek zorunda mısın be adam? Yazık değil mi gençliğine, hapishanede çürüyecek yakışıklılığına? Gerçi orada kaslarını geliştirebilirsin ama yine de gözden uzak olman hiç hoş değil. Ne yapıyorum? Neden peşinden gidiyorum? Arabamın anahtarı elimde çünkü yer bulamadığım için buraya park etmiştim. Şu an resmen peşinden gidiyorum ama haklı gerekçelerim var! Hala insanlığımı kaybetmedim ve birinin müdahalesiz kaldığı için hayatını mahvetmesine izin veremeyecek kadar iyi biriyim. Uyuşturucu bile kullansa onu durdurmanın yolunu bulmalıyım. Silahsa bahsettiği, öldürürse ne olacağını söylerim ama şu kahrolası merakım sayesinde hayatı kurtulacaksa burnumu hayatına sokmaya gocunmam. Pusat dışarı çıkıp arabasına binerken ben de ablamın arabasını bulup çalıştırıyor ve çok geçmeden peşine düşüyorum. Yollar boş, saat on ikiyi geçeli biraz oluyor. Yine de aramıza biraz daha mesafe koyuyorum ki takip edildiğini sanmasın. Sanmasına gerek yok, anlamaması yeter gerçi ama ne fark eder ki? Kafam hafif dumanlı şu an anlatım bozukluğu yapmayı önemseyecek değilim. Araba şehrin diğer çıkışında boş bir araziye saptığında ülkeden kaçak yollarla çıkmayı amaçladığını düşünmekle arabasının bagajına sakladığı cesedi ıssız bir ormana gömmeye gittiğini düşünmek arasında gidip geliyordum. Arabasının tekerleklerinin arkasına yapıştırmış olduğu dev eroin paketlerini bu ıssız ve kimsesiz yerde birine satacak olması da olasıydı. Bilmiyorum, sayısız ihtimal zihnimden akıp geçiyor, adrenalin onu takip etmeye başladığımdan beri içimde ve kalbim göğsümü delip geçmek üzere. Pusat nasıl bir belanın peşindeyse ben de tam olarak onun peşindeyim ve bunda mantık aramayı çok uzun süre önce bıraktım. Yani yaklaşık olarak bir iki saat önce. Eylemlerimin nedenselliğini sorgulayacak boyutu geçeli çok olmuştu ama battı balık yan da giderdi. Gidiyor da. Araba oldukça yan bir yolda ilerliyor, sessiz ve karanlık yolda peş peşe ilerliyoruz. Beni fark etmesin diye araya mesafe koymaya çalışıyorum ama nedense yavaş sürdüğü için mesafe çok geçmeden kapanıyor ve ben yine yavaşlamak zorunda kalıyorum. Bu şekilde geçen on beş dakikanın sonuna doğru Pusat’ın büyük cipi aniden durduğunda ben de frene basıyorum ama bu göğsümün direksiyona yapışmasına neden oluyor. Kendi ani frenimle sarsılmam bir yana neden durduğunu anlamaya çalışıyorum ama arabanın bir anda geri geri gelmeye başlamasıyla geriye kaçma çabam basit bir motor çalıştırma girişimine neden oluyor. Yanlışlıkla çalıştığım sileceklere çaresizce bakarken başından beri planımın onu durdurmak olduğunu hatırlayınca çırpınışım duruluyor, arabadan inip bana doğru yürürken farların sarı ışığı eşliğinde aydınlanan bedeninin diğer kısmı karanlığa kalıyor. Korkutucu olduğu gerçeği bir yana karanlıkta ayrı bir serseri duruyor ve ben buna neden bu kadar nefessiz kaldığımı kesinlikle bilmiyorum. Yan tarafımdan gelen tık tık sesiyle ön cama diktiğim gözlerim irkilerek kocaman oluyor. Az önce öndeydi, ne ara yanıma kadar geldi bilmiyorum. Zaman algım değişiyor, korku tenimi buza çeviriyor. Şimdi ne yapacağım bilmiyorum, düşündükçe yaptığım şeyin saçmalığı yüzüme vuruyor. Ne işim var benim bunun peşinde? Hangi belaya bulaşırsa bulaşsın, derdime mi? Belli ki derdimeymiş, rahat duramadığıma göre! Önce sadece camı indirmeyi düşünüyorum, sonra hiçbir şey yapmadan arabayı geri geri sürüp eve kadar durmadan sürmeyi, ardından arabadan inmeyi ve direkt yüzleşmeyi… Son kararım eyleme dönüştüğünde kendimi sorgulamaya fırsat kalmadan aşağı inmiş oluyorum. Saçlarımı savurup dünyadaki en normal şey şu an karşı karşıya olmamızmış gibi ona baktığımda gözleri bariz bir şaşkınlıkla kocaman oluyor. “Sen?” “Evet, ben ne olmuş?” “Ne mi olmuş? Senin burada ne işin var?” “Allah’ın yolu, sana hesap mı vereceğim burada oluşumu!” “Beni mi takip ediyorsun?” Hayır, demem gerekiyor. Sonuna kadar inkâr, sonuna kadar reddediş! “Evet, ne olmuş?” Yüzü şaşkınlıktan dehşete doğru usulca geçiş yaparken göğsü hızla inip kalkıyor. Kaşları çatık, dağınık saçları ise esen gece rüzgârıyla daha da karışıyor. Çimen yeşili gözleri gecenin içine karışsa da içindeki sorguyu ve öfkeyi görebiliyorum. “Neden?” diye soruyor sakin olmaya çalışan bir ifadeyle. “Tek bir soru, neden?” “Başını belaya sokmanı engelleyeceğim de ondan! Çok aklıselim birine benzemiyorsun, hayatını karartman an meselesi! Ne kullanıyorsan bırak, birini öldürdüysen direkt polise git ve hatanı itiraf et indirim alırsın. Biri öldüreceksen de yapma, baltayı indiren vicdan azabından ölecek hale geliyor. Hiç mi Suç ve Ceza okumadın? Onu geçtim uyuşturucunun ne kadar zararlı olduğundan haberin var mı senin? Annenle babanı hiç mi düşünmüyorsun? Düpedüz bencillik bu yaptığın, geri dön!” “Ben ne kullanıyorum bilmiyorum ama senin torbacını gerçekten merak ettim!” “Torbacım olmasını mı dilerdin Pusat, sendeki mallar hoşuna gitmedi mi? Yenisini almaya gitmiyor muydun zaten vazgeçip benimkine mi döneceksin?” Başımı iki yana sallıyorum acıma hissiyle. Ağzıma kapanan ellerimle onu baştan aşağı süzüyorum. Yakından daha yakışıklı, kahretsin neden bağımlı ki? “Saçmalamayı bırak ve evine geri dön burası senin güvenli köyüne benzemez.” “Güvenli değilse sen de tehlikeli bir işe gidiyorsun demektir!” “Gidiyorsam gidiyorum, sana ne?” “Olmaz, annene babana ailene acı! Yaptığın şey tek sana zarar vermeyecek.” “Yaz,” diyor sabır dileyen bir iç çekişle. “Gerçekten sayende dağı taşı yumruklamak istiyorum!” “Kriz mi geçiriyorsun? Yoksunluk krizi mi? Kahretsin biliyordum işte bağımlı olduğunu! Ne yapayım? Seni bagaja kilitleyip kriz geçene kadar orada tutayım mı yoksa kurt adam gibi zincirleri kırma özelliğin var mı? Nefessiz kalırsan ölürsün muhtemelen ama o kadar uzun sürmez, bayılsan yeter.” “Ne kadar içtin sen?” “Sarhoş değilim!” “Bana öyle gelmedi, kafan baya güzel!” “Sarhoş değilim, iki ile ikinin dört olduğunu gayet iyi biliyorum!” Ellerim belimde ona sinirle yükselirken gözleri bu sefer beni baştan aşağı süzüyor. Mini eteğimden açıkta kalan bacaklarım rüzgârla titrerken saçlarım açık gerdanıma düşüyor. “Sana iki artı ikinin kaç ettiğini sormadım!” “Ben de sormanı istemedim, direkt cevabı verdim ne olmuş yani?” “Off!” diyor saçlarını seksi olduğundan habersiz bir tavırla karıştırıp cebindeki saate bakarken. “Bin arabana, şehre geri dön. Şu an uğraşmam gereken son şey sensin!” “Şey babandır doğru konuş.” “Küfretmedim!” “Ötekileştirdin!” “Belgisizleştirdim! Arabana hadi!” “Bana emir verme!” “Haddin değilken beni takip etmişsin, yakalanınca da üste çıkmaya çalışıyorsun. İnan bana hiç komik değil, şimdi ikiletme ve arabana binip bu geceyi aklından çıkart!” “Neden? Birine anlatacağımdan mı korkuyorsun, seni silah kaçakçılığı yaparken yakaladığımı birilerine anlatırsam ne olur Pusat, hapsi mi boylarsın, idam mı edilirsin? Belki de daha büyük bir şey vardır o bagajında. Halıya sarılı bir kadın cesedi gibi?” “Sen benim başıma bela diye mi gönderildin anlamıyorum! Bu kadar senaryoyla nasıl yaşayabiliyorsun?” “Senaryo değil, ihtimaller zinciri!” “Ceset meset yok, yetişmem gereken bir yer var ve senin yaptığın tek şey saçmalayarak beni oyalamak!” “Gidiyorum ne halin varsa gör!” diyerek avcumu göğsüne vuruyorum ve onu ittirmeyi hedefliyorum ama avcuma oturan sert kaya kıpırdamıyor, bakmayın siz bana itmek bahane dokunmak şahane. “Niye kıpırdamıyorsun taş mı var içinde?” Cevap vermesine izin vermeden göz deviriyorum. “Benim ki de soru, taş kalpli olduğun uzaydan anlaşılır.” “Ne mutlu bana!” Yapmacık bir gülümsemeyle istemeden de olsa göğsünden ayrılıyorum ve karanlıkta el yordamıyla arabanın kapısını bulup açıyorum. “Ne halin varsa gör, izbe yerlerde it kopukla buluş da şişlesinler seni! Böğründe çakıyla geber!” Bedduamı sıralayarak koltuğuma otururken sinirle anahtarı çeviriyorum ama gaza basmama rağmen araba ilerlemiyor. Vitesi geriye alıp gaza tekrar bastığımda ise ön paneldeki yakıt ışığı kırmızıyla parlıyor. Kaşlarımı çatarak gaza yeniden bastığımda motordan gelen homurtuyla benzin almadığımı hatırlayıp küfrederek başımı direksiyona yaslıyorum. İttirmeye başlasam şehre on yıl sonra ancak varırım muhtemelen. Onu geçtim tarlam ben varana kadar ottan geçilemez olur, toprağımı kaybedemem! Bok vardı Pusat’ın peşine takılıp izbe yollara düşecek! Git işte evine uslu uslu, al uykunu dön köyüne! Ondan yardım istemek istemiyorum ama ilk seçeneğim bu olduğu için küfrederek camı indiriyorum ve başımı dışarı sarkıtıyorum. “Pusat!” Arabasına binmek üzereyken bağırışımla duruyor ve sabır dileyen bir nefes bırakarak bana dönüyor. “Ne var başımın belası?” “Yarım depo kadar benzinin var mı acaba?” Ne de olsa komşu komşunun benzinine muhtaçtır, değil mi? * “Gerçekten bu yaz köye gelmeyi kabul eden aklımı sikeyim!” “Küfretmezsen sevinirim,” diyorum ön koltuğa iyice yerleşip ayaklarımı öne doğru uzatırken rahatımdan ödün vermeden. “Ayrıca çok hızlı kullanıyorsun.” “Hızlı kullanmıyorum, bu normal hızım.” “Sen yüz yirmi ile mi gidiyorsun hep?” “Evet, bir sorun mu var?” “Evet,” diyorum onu taklit ederek. “Canımı sokakta bulmadım!” “Nereye gittiğimi bilmeden peşime takılıp bir cesaretle arabama bindiğine göre canının pek kıymeti yok gibi!” “Buna ben karar veririm ayrıca aynı şey değil!” “Sessiz ol,” diyor en kaba şekilde. “Bu gece yeteri kadar dinlendim seni!” Gözlerimi devirerek arkama yaslanıyorum ve bacak bacak üstüne atıp sağ tarafımdaki yola bakıyorum. Benzinimin bitmiş olması büyük bir skandal olduğundan Pusat içinde kalan son insancıl duyguyla bana çekici çağırmaya çalışmıştı ama çekmeyen telefon ve geç kaldığı için daralan sabrıyla birlikte pes ederek beni arabasına alma kararı almıştı. Şimdi de sessiz bir şekilde ıssız yolu ardımızda bırakıyoruz ama sessizlik her zaman sıkıcı olmuştur. Üstelik kanımdaki alkol uykumu daha da arttırıyor, sızmak istemediğim için esneyerek başımı önüme çeviriyorum. Yol arabanın farlarıyla aydınlanıyor, muhtemelen ona küstüğümü düşünen Pusat ise bana yandan bir bakış atıyor ama küsmeyi sevmediğim için ikinci kez esneyerek ona dönüyorum. “Nereye gidiyoruz?” “Bilmene gerek yok,” diyor homurdanarak. Onunla geldiğim için hiç hoşnut değil, muhtemelen ifşa olan sırrı yüzünden sinirli ama inanın hiç umurumda değil. “Beni suçuna alet edecek misin yoksa tanık olmamam için arabaya mı kilitleyeceksin?” “Bakıcın değilim, Yaz. Zaten gördüklerini kimseye anlatmaman gerektiğini anlayacak yaştasın.” “Nereye gittiğimizi aşırı merak ediyorum, açıklama yapmadıkça ihtimaller çığırından çıkıyor bilgin olsun.” “O deli kafanın içinde dönenlerle ilgilenmiyorum.” “Bu odunluk genetik mi diyeceğim ama kardeşlerin gayet centilmenler.” “Onlar daha çocuk.” “Sen nesin? Herif mi?” Ağzının içinde homurdanarak boynu sağa sola çeviriyor ve burnunun kemerini sıkarak gaza biraz daha basıyor. Ben itiraz edemeden ise keskin bir manevrayla sola dönerek bedenimin ona doğru eğilmesine neden oluyor. Alnım omzuna çarparken elim refleksle direksiyondaki eline tutunuyor ama adrenalinle birlikte tırnaklarımın derisine saplandığını ancak araba durduğunda anlıyorum. “Yavaş öküz, yavaş!” “Koltukta sabit kalmayı başaramayan sensin!” “Ani fren yaparsan tabii ki sabit kalamam! Bir de patinaj yapıyorsun, senin harcına mı patinaj?” “Önce kolumdan ayrıl, sonra bilmeden atıp tutmalarına devam edersin. Harcıma mıymış? Görürsün birazdan harcıma olup olmadığını!” “O ne demek şimdi?” “Kolumu bırakacak mısın?” diye soruyor ona alttan attığım bakışlara karşılık üstten bıkmış bir karşılık vererek. Oflayıp elinden destek alarak doğrulurken dağılmış saçlarımı önümden çekiyorum ve o anda dışarıdaki kalabalığı görüyorum. Geniş bir arazinin ortasındayız, bir taraf etrafı aydınlatan sayısız araba farıyla doluyken geniş alanda sayamadığım kadar insan var. Kimisi içiyor, kimisi dans ediyor ve kimisi de son model spor arabalarla birlikte pistte daireler çiziyor. Şaşkın bakışlarım Pusat’a dönerken onu emniyet kemerini çözüp arabayı durdururken buluyorum. Anahtarı eline alıyor ve bana dönüyor nihayet. “Arabada bekle derdim ama beklemeyeceğine eminim. O yüzde Sarışın, yanımdan sakın ayrılma.” “Neresi burası?” “Olmaman gereken bir yer.” “Ne yapacaksın burada?” “Görmemeni istediğim bir şey,” diyor ve Kırmızı Başlıklı Kızın babaannesini yiyen kurt gibi cevap vermeyi bırakıp aşağı iniyor. Şaşkınlığımı hemen atlatıp hemen peşinden iniyorum ve arabanın önünü koşarak aşıp topuklu ayakkabılarımla birlikte ona yetişiyorum. “Görmemi istemediğin şey tam olarak ne? Birazdan ortaya geçip dans mı edeceksin yoksa şu bira fıçısını tersten mi hüpleteceksin? Sarhoş olma sakın, olursan geri dönemeyiz.” “Ben sarhoş olmam.” “Hı hı,” diyorum başımı sallarken kısık gözlerimle kalabalığı süzerek. “Kesin öyledir, ben de kanatlı bir kuşum.” “Senden olsa olsa tarla faresi olur sarışın.” “Bana sarışın deme!” “Niye sarışın değil misin?” “Benim bir adım var, sen çimen yeşili gözlüsün diye sana çimenlik mi diyorlar? Hayır!” “Çimenlik ne ya?” Yüzünü buruşturarak bana yandan bir bakış atıyor ama ben cevap veremeden koluma yapışan eliyle bedenim sola doğru vakumlanıyor. “Önüne bak Sarışın.” “Bak yine! Dayak istiyorsun sen!” “Tek istediğim işimi halledip seni köyüne geri götürmek! O yüzden dikkatimi dağıtma da aradığımı bulayım!” “Emaneti vermek için mi?” Kaşları çatılırken duruyor ve bu sefer kısık gözlerle beni süzen o oluyor. “Konuşmanı duyduğum için takıldım peşine, kiminle buluşacaksın? Nasıl bir belaya bulaştın da buraya kadar gelmek zorunda kaldın?” Ağzı açılıyor, bana yaklaşarak cevap vereceği esnada bakışları arkamda bir noktaya takılıyor ve beni arabanın sol tarafına yaslayıp bana doğru eğiliyor. Dudakları tehlikeli sayılabilecek bir noktadan dudaklarıma değmek üzere, bana değmeyen gözlerine o kadar yakından bakıyorum ki yeşili karanlıkta bile kendini belli ediyor. Göğsümün altındaki kıpırdanma karnıma doğru iniyor, neden heyecanlandığımı bilmiyorum ama yakınlığı tenimde bir ateş oluşturuyor. Çimen yeşili gözleri odaklandığı noktadan kopup bana döndüğünde yakınlığımızı fark ederek şaşırıyor ama geri çekilmiyor. Önce sol gözüme sonra sağ gözüme bakıyor. Dilim utulmuş, onu üzerimden atıp uzaklaştıramıyorum ve o da gitmiyor. “Buradan ayrılma,” diyor kısa bir esin ardından kendine gelerek. Vücuduma yapışmış bedenini benden ayırıp uzaklaşırken en son dudaklarıma bakıyor. Saçlarım hafif çıkmış kirli sakalına takılıyor, dışarıdan öpüşmüş gibi gözüktüğümüze eminim, ama konu bu değil. Öpüşmedik nihayetinde, sorun öpüşmüşüz gibi nefes nefese kalmam. Aklımı kesinlikle başımdan alıp uzaklara göndermişti, başka açıklaması olamazdı. Beni arabanın yanında bırakıp giderken yanan yüzümü elimin tersiyle soğutmaya çalışıyorum. Elim ayağım duramıyor, koşmam lazım sanki öyle bir enerji var içimde. Bir sağa gidiyorum bir sola, Pusat nereye gitti fikrim yok ama benim adımlarım kalabalığa doğru ilerliyor. İnsanları yararak pistin ortasındaki kırmızı spor arabaya ve onun hemen karşısında duran sarı arabaya bakıyorum. Daha alt modeli ama motor gücü diğerine göre daha iyi, biliyorum çünkü yaklaşık on dört yaşımdan beri araba kullanıyorum. Babam pilot olmamı isterken ben uçaklar yerine araba motorlarıyla ilgileniyordum. Zamanla toprak daha baskın gelse de şu sarı olan Mercedes’e binmek için her şeyimi verebilirim. Arabaların kapısı açılıyor, dışarı iki adam iniyor ama ikisi de başka kişilere yöneliyor. Kısık gözlerim karanlıkta yüzleri seçmeye çalışırken yanılmadığımı fark edip şaşkınlıkla kalıyorum. “Ne yapıyorlar?” Sorum havaya ama yanımda duran sarışın çocuk duyup cevaplıyor sağ olsun. “Yarış için anahtarları teslim alıyorlar.” “Yarışacaklar mı?” Dünyanın en saçma sorusu için dilerseniz beni ödüllendirebilirsiniz, alınmam! “Yarışacaklar tabii ki,” diyor diğer yanımdaki kız kendi kendime sorduğum soruya karşılık. Anlamlandırmam için birkaç saniyenin geçmesi gerekiyor, ne demek yarışacaklar? Nasıl yarışacaklar? Koşarak mı? Koşacaklarsa stada gitsinler burada işleri ne? Pusat sarı arabadan inen adamdan anahtarı alıyor ardından cebindeki kâğıdı çıkartıyor ve eline tutuşturuyor. Bunun bir çek olduğuna eminim ama ispatlayamam zira çok uzaktayım ve gördüklerim yalnızca alanı aydınlatan yapay ışıklarla aydınlanmış kısımlar. “Beş dakikanız var,” diyor ortaya geçen bir adam megafona doğru. “Eşlikçinizi seçin!” “Ne eşlikçisi?” diye soruyorum bu sefer ama cevap almayı beklerken burnumun ucuna konan dev pervane böceğiyle çığlık atarak elimle yüzümün etrafındaki havayı şamarlıyorum, böcek yüzümün etrafında dolanıp saçlarıma musallat olurken birinin yardım etmesini bekliyorum ama tek aldığım omzuma yediğim darbe oluyor. Topuklu ayakkabılarımın üzerinde öne doğru sendelerken kalabalıktan çıkıp pistin ortasına geçiyorum. Şu lanet böcek hala etrafımda uçuyor, git be adam git! Rahat bırak beni, sırası mı şimdi? Burada bir sürü insan var git onlara bulaş! Nihayet elimin tersiyle yapıştırdığım bir tokat böceği yere seriyor, yapıştığı yerde topuğumu küçük bedenine bastırıp tam ölsün diye üzerinde sağa sola dönüyorum. Başımı kaldırıp yorulmuş bir şekilde etrafıma bakıyorum, Pusat’ın arkası bana dönük bu yüzden beni görmüyor ama karşısındaki adamın başı anında bana dönüyor. “Ben buldum,” diyor megafonlu adama doğru. “Güzelim gönüllü olman ne güzel! Arabama çok yakışacaksın.” Ne gönüllüsü? Etrafıma bakıyorum benim haricimde piste fırlamış olan var mı diye ama gördüğüm tek şey alkışlar ve tezahüratı andıran çığlıklarla ortamı gürültüye boğan kalabalık sarhoş insanlar. Başım dönüyor, böcekle dövüştüğüm için yüzüm cayır cayır yanıyor ve adam bana doğru geliyor. Kaçmak istiyorum, kalabalığa doğru döndüğüm anda insanlar beni elleriyle pistin ortasına bana doğru gelen adama itiyor. Ateşe veririm burayı görürsünüz! Çekin ellerinizi üzerimden, hainler! Ağalar, yetişin ağalar! “Ne oluyor ya? Gönüllü falan yok.” “Utanma bebeğim, fazla naz âşık usandırır. Senin yerinde olmak isteyen çok kız var,” diyerek belime sardığı koluyla beni benden izinsiz arabaya doğru yürütüyor. “Bak,” diyorum aştığı sinir için sinirlendiğimi belli ederek ama bir o kadar sabır dileyerek. “Yanlış anladın, ben istemiyorum. Sen git, başkasını seç.” “Çok eğleneceğiz, harikasın.” “Ne harikayım, eğlence falan yok git tek başına sür arabanı!” Zoraki adımlarım onun yüzünden durduğunda yüzüme düşen saçları elimin tersiyle geriye atıyor ve çatık kaşlarla Pusat’ın sırtına bakıyorum. Bana doğru yavaşça dönerken yanımdaki arsız laçka bir şekilde: “Seçtin mi eşlikçini Tarkan?” diye soruyor. Pardon kim? Dudu dudu dilleri lıkır lıkır içmeli Tarkan mı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE