4. KAHPE KADER

2942 Kelimeler
İçerisinde bulunduğunuz ortamın huzurlu olmasını sağlamak kesinlikle sizin elinizde. Huzur, sakinlik, mutluluk… Bu üç şey aynı anda, aynı ortamda bulunduğu sürece her şey çok güzeldir. Çoğu kişi köy ve tarla işini rahatsız edici bulur. Böcekler, ter, toprak ve çamur lekeleri, tüm gün kazma kürek kullanma, otları ayrıştırma, sulama... Bunlar çoğu insanın uğraşmaktan kaçındığı hatta yanına yaklaşmayı tercih etmediği işlerdir ama gelin görün ki günün birinde herkes şehri bırakıp doğaya kavuşmak ister. Bir şehir kızını bizim köyün ortasına hatta benim küçük bahçemin girişine koysanız, onuncu saniyede koluna yapışan böcekten korkarak çığlık atmaya başlar çünkü ona göre burası böcek diyarıdır. Doğanın gerçek sırlarını görmek yerine hayli uzakta durur ve etrafa yüz buruşturarak bakar, köy insanına iğrenerek köylü der ve çeker gider. Oysa birkaç yıl sonra metropol onu öyle çok yoracak ve bunaltacak ki burun kırıştırdığı köyde yaşamak için yollar aramaya başlayacak, sakin bir hayat için hayaller kuracak. Köy işi, herkesin beceri ve kabiliyetine göre değildir. Sabır gerektirir, güç harcatır, tembelliğe gelmez ama kesinlikle keyiflidir. Tarlamın bir köşesine çaktığım kalasın üzerinde duran ses bombasını telefonuma bağlıyor, çok sevdiğim sanatçı Levent Yüksel'den bir şarkı açıyorum ve kemre çuvallarımı toprağın üzerinde sürükleyerek ilerliyorum. Kemre kokusu ilk başta burnuma çarpıp ciğerlerimi rahatsız etse de zaman geçtikçe alışıyorum. En azından kemre yığınına gömülen Pusat gibi sinirlenip ateşler saçarak eve dönmüyorum. Ben alışkınım bu hayata o kendini düşünsün. Kemre çuvalının üzerine döküldüğünü idrak ettiği on saniyenin ardından kahkahalarla gülen bana dönmüş ve kıpkırmızı suratına eşlik eden öfkesiyle yumruklarını sıkmıştı. O kadar çok gülmüştüm ki altıma kaçırmış bile olabilirdim. Ben gülmeye devam ederken kemrenin içinden çıkmış ve bakışlarını üzerimden çekmeden parmağını yüzüme doğru sallamış ve tek kelime etmemişti. Ayva çekirdeklerine bu sefer kesin ihtiyacım vardı çünkü bana attığı bakışlar oldukça tehlikeli görünüyordu. Her an uzun ince parmaklarını boynuma sarıp beni boğazlayabilir, kafama attığı bir tekmeyle tarlamın sonuna uçurabilirdi. O üzerime doğru gelmeye başlayınca nasıl korktuysam elbisemin cebindeki çekirdekleri çıkartıp üzerine fırlatmıştım şeytana kutsal su fırlatan rahipler gibi. Alnına ve yanağına yapışan çekirdeklerle yaklaşmayı bırakırken durup gözlerini kapamış ve birkaç saniye sonra yeniden açmıştı. "Bu burada bitmedi," diyerek arabasına bindiğinde arkasından rahat bir nefes bırakıp söylenmeye başlamıştım. Burada bitmemişmiş! Sanki bilerek döktüm kemreyi üzerine. Ben yardım edeyim demiştim, düşmesin diye tutmak istemiştim. Nereden bileyim orağımın çuvalı yırtacağını? Planlasaydım bu kadar başarılı olamazdım bence. Kesin elime yüzüme bulaştırır, Pusat yerine kendi üzerime dökerdim. Bahtsız bir insansa ben ne yapabilirim ki? Aklıma gelen görüntü ile birkaç dakikada bir kahkaha atarken sapını yeşile boyayıp üzerine kırmızı çıkartmalar eklediğim küreğimi elime alıyor ve kemre yığınına daldırıyorum. Dün sürdüğüm toprağımın, açılmış uzun yoluna kemreyi atıp kazma ile yayarken şarkıya eşlik ediyor hatta ara sıra küçük dans hareketleriyle kendimi eğlendiriyorum. İşte bundan bahsediyorum dostlarım. Eğer bu sabah buraya isteksiz ve mutsuz bir şekilde gelseydim, kemre kokusunun yanında bir saniye olsun kalamazdım. Ama mutluyum ve kemre kokusunu almıyorum bile. Şarkımı söylüyor, dans ediyor ve toprağımı besliyorum. Daha ne kadar huzurlu olabilirim ki? Ah lütfen, Pusat'ı unutmamam gerek. Onun kemre içerisindeki yüz ifadesi beni öyle neşelendirmiş, öyle güldürmüştü ki cennet müjdelenmiş olsa inanırdım. İkinci sırayı bitirdiğimde yere serdiğim kare örtünün üzerine oturuyor ve bacaklarımı öne uzatıyorum. Şapkamın iplerini çözüp yazmamı yeniden bağlarken önümde uzanan toprağa bakıyorum gülümseyerek. Aylar sonra yemyeşil olacak ve bir sürü meyveyle süslenecek ruhu. Her toprağın ruhu vardır. O ruhu besleyen insanın sevgisidir. Ben bir bitkiyle ilgilenirken, karşımda gerçek bir insan varmış gibi davranırım. Bir bebekle ilgilenir gibi konuşur, güler, şarkılar söylerim. Şefkatle severim, beslerim, yapraklarını, toprağını temizlerim. Ona zarar gelmesin diye canını korurum. Bütün negatif enerjimi dışarıda bırakır toprağa yalnız olumlu hisler aşılarım. Nasıl ki bir bebeğin yanında kavga ettiğiniz zaman bebek korkup üzülür, toprak da aynı şekilde korkup kendini küstürebilir. Bu yüzden her zaman gülümseyerek yaklaşmalı yanına aksi halde vereceği ekinler de kendisi gibi küskün olur. Avcuma aldığım toprağı gülümseyerek yerine bırakırken çantamın içinden su şişemi çıkarıyorum ve büyük bir yudum içerek kenara bırakıyorum. İki yana salladığım ayaklarımla etrafımı izlerken şarkı değişiyor ve çokça dinlediğim Sezen şarkısı başlıyor. A benim avanak arızalı, arsız gönlüm, Feleğin çemberine takılıp, döndün ya! Arayan bulur elbet aradın, buldun (pes)! Hanya’yı Konya'yı gördün ya! Sözlere dayanamayıp ayağa kalkıyor ve elime aldığım uzun çubuğumla birlikte toprağa bata çıka kendi kendime klip çekmeye başlıyorum. Ben sana ne ettim yollarımı, çıkmaza bağladın... Üç gün mutlu olduysam, üç ömürlük ağladım... Yalnız geldik, yalnız gidiyoruz anladım... Tokadını yiye yiye, gerçeğe aydım ya! Çubuğu havaya kaldırıyor ve bir o yana bir bu yana salarken şarkıya yüksek sesle eşlik ediyorum. Kader, kahpe kader, Ağlarını ördün mü? Yardan yok hiç haber, Yar kaldın mı öldün mü? Kendi çapımda verdiğim tek kişilik konser duyduğum üç alkış sesiyle sona ererken korkuyla gözlerimi açıyor ve sesin geldiği yöne dönüyorum. Demirli kardeşler sırıtarak bana bakıyor, durmadan alkışlıyor ve en büyükleri yetmezmiş gibi ıslık da çalıyor. “Harikaydı Yaz! Sanatçı olmayı düşünmüş müydün hiç?” Alkışlamaktan avcunun içi aşınmaya başlayan Barkın’ın hayranlığına karşı nefes nefese gülüyorum. “Yok, ben çiftçilikten memnunum. Siz ne ara geldiniz?” “Futbol oynuyorduk, top bu tarafa kaçınca seni gördük, baktık konser veriyorsun dinleyelim dedik.” Yusuf alkışlamayı neyse ki bırakıyor ve bana doğru geliyor ama attığı adımlar tarladan gelen kokuyla durmasına neden oluyor. “Sanırım pis işlerle meşgulsün.” “Yabancısını çarpar, uzak dur. Abin sabah çarpıldı mesela.” “Pusat abimden mi geliyordu o koku?” Yasin kocaman olmuş gözlerle bana bakıyor. “Biz de tuvalet borusu patladı sanmıştık.” Sabah ki anı ve Pusat’ın öfkesini hatırlamak büyük bir kahkaha patlatmama neden oluyor. Hafızamın en güzel yanı böyle anıları yeniden yeniden canlandırıp ilk andaki tepkiyi vermemi sağlamasıydı kesinlikle. Yaşasın rezil Pusat, yaşasın! “Üzerine kemre çuvalım düştü.” “Oha süper!” “Süper tabii ki nasıl sinirlendiğini bir görseniz, sanki kemre benim kemremdi bana niye sinirlendiyse. Gerçi kemre benim sayılır ama sonuçta ben yapmadım, bu kadar kemreyi nasıl yapayım insanız nihayetinde.” “Abim neden sabah buradaydı ki?” Kazmamı yerden alıp toprağı eşelemeye devam ederken omzumu silkiyorum ‘bilmem’ dercesine. “Sabah karşımıza çıktı, araba bulamamıştık dedem rica etti tarlama getirdi beni. Hep böyle suratsız mıdır sizin abiniz? Hem sosyal medyadan istek atıyor hem de suratıma kusacakmış gibi bakıyor. Dengesizse söyleyin ona göre gardımızı alalım, bizim dengelerde sağlam değil şükür.” “Abimi kessen o saatte uyanmaz,” diyor Yusuf dilini damağına vurup cıklayarak. “On ikiden önce uyandığını görmemişimdir.” “Ben gördüm,” diyorum alnımdaki teri elimin tersiyle silip belimi doğrulturken. Tarla işi iyi ama belini boynunu mahvediyor, yarıya sakat çıkartıyordu. Sportif bir bedenim yoktu, bahçede uğraştığım kadarıyla koruyordum formumu ama arada belim için yoga hareketleri yapmam gerekiyordu. Bu aralar biraz aksatmıştım, şehre gidip doktora görünmek ve yogaya devam etmek şarttı. “Gayet uyanıktı.” “İlginç, araştıracağız.” Üç kardeş karşımda durmuş başlarını aşağı yukarı sallarken ben toprağı eşeleyip yere bıraktığım kazmanın ardından küreğime sarılarak çuvaldaki kemreden alıyorum ve toprağa atıyorum. “Öyle boş boş durup izleyecek misiniz?” “Ne yapalım?” “Gelin toprağı kazın, işimi kolaylaştırmış olursunuz. Çok sıkılmış görünüyorsunuz.” “Sıkıldık,” diyor Barkın yarasını deşmişim gibi. “Burada yapacak hiçbir şey yok, internet tam çekmiyor. Futbol oynamak dışında tek yaptığımız zorla kitap okumak.” “Ne güzel işte, zaten yılın çoğu zamanını şehirde arkadaşlarınızla ve teknolojinin arasına geçiriyorsunuz. Kısa süre de olsa köyün tadını çıkartın.” “Nasıl?” diye soran kazmayı yerden alıp toprağa saplayan Yusuf oluyor. Garibim çaresiz olacaktı ki kazmayı eline almak ona mantıklı geliyor. “Çıkın etrafı gezin, sizi hiç köyün içinde görmedim. Okulun bahçesinde bir sürü çocuk var.” “Hepsi küçük benimle alakaları yok.” “Kahveye git bulursun orada yaşıtlarını, ayrıca çok sıkılırsan gelip bana yardım edebilirsin. Tarlam çok büyük ve sen de baya kaslısın. Kazma kullanmayı öğretirim.” “Kazma kullanabiliyorum,” diyor Yusuf bana bakarak. Ona yandan bir bakış atıyorum çünkü toprağa sapladığı kazma magma tabakasına inmeye ant içmiş durumda. “Kullanamıyor muyum?” “Az daha sapla çekirdeğe ulaşırsın,” dediğimde kardeşleri Yusuf’un haline gülüyor. Onlar küçük diye laf yemeyeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. “Gelin buraya, şu köşedeki otları kökünden sökün. Boş boş durmayın.” “Biz mi?” “Evet, siz. Madem ziyarete geldiniz, yardım edin de sevap kazanın.” “Ama burası bok kokuyor.” “Bok değil o kemre, toprak için ne kadar faydalı biliyor musunuz? Ayrıca bir süre sonra kokusuna alışıyorsunuz.” Yasin ve Barkın ıh mıh ederek tarlama giriyorlar ve gösterdiğim alandaki yabani otları kopartmak için yere çöküyorlar. “Zorla getiriliyorsunuz demek köye.” “Kim bile isteye köye gelir ki? Yazın bütün arkadaşlarım tatile gidiyor. Her sene aynı muhabbet, esir tutuluyoruz resmen.” “Ben köyde yaşıyorum,” diyorum kemreyi toprakla haşır neşir ederken. “Çok acil bir işim ya da buluşacağım biri olmadığı sürece şehre gitmeyi tercih etmiyorum.” “Gerçekten mi? Tüm yıl burada mı yaşıyorsun?” “Evet, dedemle birlikte kalıyoruz. Gayet de mutluyuz, kışın biraz sıkıcı oluyor tabii bahçe işi olmadığından ama bahara doğru aktifleşiyoruz şükür.” “Çalışmıyor musun?” “Çalışıyorum,” diyorum durup soluklanırken. “Tarlam var, mahsullerimi pazarda satıyorum. Küçük bir serada da payım var kışın da orayla ilgileniyorum bazen.” “Gerçekten toprak bağımlısısın.” “Hayır, bu benim mesleğim. Ege Üniversitesinde Ziraat Mühendisliği okudum.” “Vay canına! Gerçekten mi?” Bu çocuklar benim her dediğime böyle şaşırmaya devam ederse kendimi uzaylı zannetmem yakındı. “Gerçekten!” diyorum abartı tepkilerine karşılık. “Yani mesleğim en sevdiğim uğraşım aynı zamanda.” “Çok ilginç, bundan para kazanıyorsun yani?” “Dünyaları değil tabii ki ama kendi kendimi geçindiriyorum.” “Siz büyüksünüz,” diyor Yusuf toprağı gösterdiğim gibi kazmaya çalışırken tam bir ergen asabiyetiyle. “Köprüyü geçmişsiniz, istediğiniz şeyi bulmuşsunuz. Pusat abim de babamla çalışıyor, parasını kazanıyor. Ben de para kazanmak istiyorum.” “Pusat abin çalışıyorsa neden köye geliyor?” “Aslında gelmiyordu önceden ama bu sene babam gelmesini istedi, o da kabul etti. Düşününce kabul etmesi tuhaf, o hiç sevmez köyü.” “Belli, sizin evde köyü seven kimse yok.” “Var, annem, babam ve Berat. Bayılırlar köye, Berat’ı eve sokamıyoruz tüm gün bahçede.” “Ne güzel, akıllı çocuk biliyor ne yapacağını.” Derin bir nefesi içime hapsedip alnıma akan teri eşarbımın yanıyla siliyorum. Yusuf ise biraz daha geliştirdiği hamleleriyle toprağı kazıyor ve attığım kemreyi karıştırıyor. “Ne zaman karpuz dikeceksin tarlaya?” “Dur bakalım, önce toprağın verimi arttıralım. Sizinkiler burayı nadasa bırakmış, kaç senedir boştu tohuma hazır hale gelmesi gerek.” “Ne yani? Toprağı boşuna mı kazıyoruz şu an?” Gözlerimi deviriyorum bu serzenişine karşılık. Biraz daha isyan ederse onu tarlaya gömmem an meselesi olacak. “Yok, yarın çıkar karpuz yeriz hep birlikte! Sen ne zaman gördün kışın toplanan karpuzu?” “Pazarda oluyor ama.” “Geç hasattır o, toprağın verimini arttırırsın kışın zaten iklime göre diker biçersin ama karpuzu ilkbaharda ekersin. Düzenli bir bakımla, Allah izin verirse Haziran-Temmuz gibi yaparsın hasadı.” “Çok uzun, ilkbahara daha kaç ay var!” “Öyle, inan bana ben de bunun acısını her sene yaşıyorum ama yapacak bir şey yok her şey vaktinde güzel.” “Çok sıkıcı,” diyerek kazmayı toprağa sapladığında artık dayanamıyorum. “Tamam, yeter! Sıkıcıymış, sensin sıkıcı! Tüm gün oturup oyun oynamak mı eğlenceli? İyi bırak kazmayı git eve tık kendini! Yok kalabalık, yok şehir! Sabretmeyi bilmiyorsunuz, neye emek verdin bu zamana kadar? Sen biliyor musun aylarca ilgilendiğin topraktan karpuz çıktığında kalbinde oluşan hissi?” “Bilmiyorum,” diyor Yusuf ani çıkışıma karşılık dumura uğramış bir halde. Öyle uğratırlar adamı işte, manyak mıdır nedir ya! “Bilmezsin tabii ki çünkü okullarınızda bunları öğretmiyorlar. Bırak kazmamı, kafamı şişirdin için balon oldu senin yüzünden!” “Bırakmayacağım,” diyor elinden almaya çalıştığım kazmaya sıkıca tutunurken. “Yok, bırak git evine haydi. Kardeşlerin uslu uslu ot yoluyor ben seni burada bir üst kademeden başlatmışım yaşın büyük diye ama belli ot koparacaksın önce sen!” “Yok, kazma iyi sevdim ben.” “Seversin tabii! Bırak, benim o.” “Hayır, istemiyorum ya!” Yusuf bir taraftan ben bir taraftan çekiyoruz kazmayı ama ben ne kadar kazma kürek kullanan bir kızcağız olsam bile benimle aşık atan çocuk on yedi yaşında bir ergen olduğundan gücü tuhaf bir şekilde fazla çıkıyor ve beni terli ellerim yüzünden yere yapıştırıyor. Dengemi sağlayamayıp sırtımı toprağa bırakırken saçlarıma bulaşan kemreyi ve kafamın arka kısmına çarpan sert cismi hissedince masmavi gökyüzüne diktiğim gözlerim kapanıyor. Pusat kardeşlerini göndererek benden intikam almayı planlamışsa, başarılı olduğu bir hakikat! * Topraktan daha güzel bir madde varsa o da sudur. Yoğun bir çalışma gününün ardından insanın kendine verebileceği en büyük ödül kesinlikle serin bir duş ve temiz kıyafetlerdir. Yusuf’un hayvansı gücüyle birlikte yere yığılışımın ardından tarla mesaim yarım kalmıştı. Tansiyonumun düşmesinden mi yoksa aldığım darbeyle beyinciğimin bedenimi dengede tutma görevinden istifa etmesinden mi bilmem kendimi yine siyah bir arabada bulmuştum. Arabayı süren neyse ki Pusat değil babasıydı. Yol boyunca arka koltuktan oturan Yusuf özür dilemiş, iyi olup olmadığımı anlamak için durmadan sorular sormuştu ama en sonunda sinirle gözlerimi açıp carlayınca hem babasına rezil olmuş hem de onu susturabilmiştim. Başımın ağrısı hafifti, suyla birlikte iyice geçtiği de söylenebilirdi. Tenimdeki ter ve kemre kokusundan sıyrılıp yetiştirdiğim çiçeklerden yaptığım el yapımı kokuyu sürünmüş, saçlarımı yavaşça tarayıp örmüş ve öğle güneşiyle birlikte gözlerimi yummuştum. Yeniden açtığımda güneş ikindi vakti olduğunu duyururcasına solmaya başlamıştı ama hala sıcak olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Yatakta gerinerek sağdan sola dönüyorum, elim yastığın altındaki telefonuma kaydığında eş zamanlı olarak titriyor ve ekrana düşen bildirimlere kısık gözlerle bakıyorum. Yusuf sosyal medyadan iyi olup olmadığımı soran birkaç mesajla beni taciz etmeye devam etmiş. Numaram olmadığı için buradan yazmış olmalı. Yüz elli beğeni alan son postumun yorumlarına üstünkörü bakıyorum. En altta kalan ve son titremeyle en üste çıkan son mesaj ise lisedeki kız grubumdan Didem’e ait. Didem: Mesajlara cevap vermiyorsun. Umarım unutmamışsındır Yaz. Bugün Burçak’ın doğum günü! Büyük bir küfür savurup yataktan yere düşüyorum çünkü panik anlarında ayılmak için darbe almak şart. - Geliyorum tabii ki unutmadım! Yazıp gönderdiğim mesajın ardından tökezleyerek dolabıma yöneliyorum. Ben ne kadar doğal takılan bir genç kız olsam da arkadaşlarım fazlasıyla asortikler zira babam bizi normal düz liselere göndermek yerine şehirdeki koleje göndermeyi uygun görmüştü. Bu da ister istemez benim de asortik yanımı ortaya çıkartmıştı. Yılın çoğunluğu kasabada bağ bahçe işleriyle geçiyorsa bir kısmı da şehirde arkadaşlarla eğlence halinde geçiyordu. Bu bastıramadığım ve sevdiğimi kabul etmek istemesem de sevdiğim bir eğlence şekliydi. Biraz çakır keyif olmaktan kimseye zarar gelmezdi nihayetinde, artık büyümüştüm üniversitedeki kadar içmez ve unutacağım geceler yaşamazdım. Eğer basit bir oturma olsaydı şort ve askılı kombini yaparak spor tercih ederdim ama Burçak doğum günlerini önemserdi ve ben de sosyal medyasında kimseye rezil olacak değildim. Bu yüzden saten göğüs kısmı dökümlü siyah askılının altına siyah belden oturtmalı kumaş eteği çıkartıp yatağa fırlatıyorum. Ayağıma kısa topuklu ipli ayakkabılarımı giyinirsem geceye uyumlu olmam mümkün. Yaz sıcağında akıp beni maymuna çevirmeyecek hafif bir makyaj ve ördüğüm saçlarımı çözerek oluşturduğum dalgalarla sabah ki halimin üzerine afete dönüşüyorum. Sarı saçlarım göğüslerime kadar iniyor ama hava o kadar sıcak ki kulağımın üstünden taktığım tokalarla arkaya sabitliyorum. Kaküllerimi düzleştiriciyle düzeltip kabarttığımda hazırlığım bitiyor. Şimdi sıra ablamdan arabasının anahtarını almakta, vermezse kaçırmak zorunda kalacağım ki bunu istediğim de söylenemez zira peşimde düşüp beni rezil ihtimali çok yüksek. Siyah kol çantamla odadan çıktığımda sofada oturmuş gazete okuyan dedem başını kaldırıp bana bakıyor. “Şehre mi gidiyorsun?” “Burçak’ın doğum günüymüş, unutmuşum.” “Arabayı mı isteyeceksin ablandan?” “Sen o mükemmel arabanı şehirde bir otoparkta saklamayı uygun görmeseydin senin arabanı isterdim Vecihi Bey!” “Kıymetlimi rahat bırak, onun dinlenmeye ihtiyacı var.” “Üç kere sürmüş müsündür?” “Üç mü?” Alaycı bir gülüş beliriyor bıyıklarının altından. “İki kere sürdüm, biri düğünümde diğeri doğumunda.” “Sonra da kaderine terk ettin, bak da çürümesin uzaklarda.” “Her ay bakımı yapılıyor merak etme,” diyor homur homur homurdanarak. Arabasını torunundan sakınması hiç hoş değil, kaderine terk edip yalnız bırakması da öyle ama ne yaparsın? “Babam nerede?” “Annenle sahile indiler, ablan da odasında.” “Depresyona mı girdi yine?” “Hiç çıkmadı ki girsin, yıllık izin yaramıyor buna. Devam etsin hostesliğe.” “Dede,” diyorum gözlerimi hafifçe kısarak. Parmağıma taktığım topuklu ayakkabılarım ve çantamla ona doğru yaklaşırken söylediği şey normalmiş gibi bana bakıyor hala. “Ablam hostes değil ki.” “Değil mi?” Kaşları çatılıyor, söylediği şeyin saçmalığını şimdi idrak etmiş olacak ki gözleri halıya takılıyor. “Doğru, değil karıştırdım ben. Hülya’ydı hostes olan.” Dudaklarında hasret dolu bir tebessüm oluşuyor. “Güzel Hülya’m… Tane tane anlatırdı uçuş kurallarını, çay getirmişti bana ilk orada görmüştüm onu. Yeni başlamıştı.” “Özlüyor musun?” “Kimi?” diye soruyor daldığı noktadan sıyrılıp burada olduğumu hatırlayarak. “Babaannemi, kimi olacak?” “Özlüyorum tabii ki,” derken ayağa kalkıyor ve sofadaki aynaya doğru yürüyor. “Kaç yıl oldu ayrılalı, nasıl özlemem? Neyse ki az kaldı,” diye mırıldanıyor ama öyle kısık söylüyor ki bir an doğru duyup duymadığımı anlayamıyorum. “Al anahtarı, ben derim ablana düşmez peşine.” Çekmecedeki yedek anahtarı bana verirken gülüşü genişliyor. Çok yakışıklı bir adam dedem, bunu biliyorum ama gözlerine baktığımda artık hasretin yanında gizli bir yorgunluk da görüyorum. Kaybolmuş da bulunamıyormuş gibi… “İçersen sürme, eve git sabah gelirsin.” “İçmeyi düşünmüyorum,” diyorum anahtarı alırken. “Dede, iyi misin? Değilsen seninle kalabilirim sohbet ederiz.” “Niye iyi olmayacakmışım? Çıkacağım ben zaten şimdi, kahveye gideceğim bu akşam okey turnuvamız var.” “Beyefendi siz okey oynayamıyorsunuz, bunu artık kabul edin!” “Sen eşim olmuyorsun da ondan oynayamıyorum! Millet birbirine taş çalıp veriyor benim torunum naz da niyaz!” “Kusura bakma canım,” diyorum saçlarımı savurup sırtıma yeniden çarparak. “Herkesle oynamam.” “Bak sen şuna, daha dün dede okey oynayalım, diye peşimde dolanıyordun.” “Büyüdüm şekerim, bak şimdi sen dolanıyorsun peşimde.” “Yürü,” diyor dirseğiyle kolumu ittirerek. “Beni de kahveye bırak.” Gülerek koluna giriyorum ve birlikte evden çıkıyoruz. Adımlarım mutlu, kendinden emin ve enerji dolu. Bu gece bomba gibi geçecek, hissediyorum!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE