15. DELİ OĞLAN

3086 Kelimeler
Narçiçeği elbisem tek askılıydı. Diğer omzum açıkta kalırken saten kumaş belimi sararak kalçama doğru iniyor ve derin bacak yırtmacımla bileğime kadar iniyordu. Yürürken ayaklarıma dolanmayacak kadar uzundu ama alçım kabak gibi ortada olduğundan sövmeme neden olacak bir açıklığı da yok değildi. Zira babam tamamen açıkta kalan bacağımı gördüğünden beri iki de bir ya sabır çekiyordu. “Bu elbisenin kumaşından çalmışlar, verdiğin paraya değdiğine emin misin Yaz?” “Çok eminim babacığım, kartına sağlık.” “Kızım nişanı kasabada yapacağız, tüm köylü gelecek.” “Siz çağırdınız, tabii ki gelecekler. Çağrıldıktan sonra gelmezlerse ayıp olur.” Babam bahsettiği şeyin bu olmadığını belirtircesine soluyor. Kast ettiği bu değil ama ne yapabilirim ki? Elbisemi köylüye göre seçecek değilim. Normal zamanda yeteri kadar usturuplu giyiniyorum, ablamın düğünü andıran nişanında süslenmek en temel gelinin kız kardeşi hakkım. Öyle ki bu sebeple yüzüme simli, ışıltılı hatta biraz da taşlı bir makyaj yapıyorum. Kızlara tamamlattığım ojelerim ve daha küçük bant yapıştırdığım yaralarımın üzerine iliştirdiğim sayısız yüzüğümle nişana tamamen hazırım. Tek üzgün olduğum nokta, topuklu ayakkabı yerine sandalet giyinmek zorunda olmam. “Abartma Cengiz, şimdi giyinmeyecek de ne zaman giyinecek? Nişan adı üstünde.” “Konuş anne!” “Artık yarın bütün görücüler kapıya dizilir, bu kadar açılıp saçıldıysa koca arıyor derler arkandan.” Bunu gayet normal bir şekilde ve biraz da şükrederek söyleyen anneme Disneyland’a gideceğini öğrenen sarışın kız gibi bakarken o gülüyor ve maşayla toplayıp tam ensemde toplayıp açık omzumdan aşağı sarkıttığım saçlarımı düzeltiyor. “Aferin kızım, hevesini böyle belli et ki taliplerin ortaya çıkmaya başlasın.” “Siz bana kalp krizi geçirtmeye çalışıyorsunuz bence! Zaten birini evlendiriyorum, diğerini kaldıramam! Yok talip falan, git çarşaf giyin üstüne!” “Baba! Saçmala lütfen, elbisemi değiştirecek değilim ayrıca evlenecek de değilim. Annem umutlarını sen de korkularını bastırabilirsin, hadi atlayın şu arabaya da gidelim akıştan saparsak ablam çıldırır.” “Bu kız nasıl bu kadar hevesli oldu anlamıyorum,” diyor babam arabaya binip bizim yerleşmemizi beklerken. “Ayrıca babam nerede?” “Bugünden beri herkes dedemi arıyor.” “Yerinde durmuyor ki, kafamı çeviriyorum yok oluyor.” “Var onda bir tuhaflıklar, bugün babaanneme Hayriye dedi. Geçen gün de ablamı hostes sandı.” “Bahar’ın öğretmen olduğunu mu unuttu?” “Babaannemle karıştırdı bence, anlamadım. Doktora mı götürsek baba?” “Babam inattır, kabul etmez doktoru. Sen git eve bak bakayım belki tuvalettedir, çıkarken görmedim onu.” Annemin yönlendirmesiyle arabadan inmeye yelteniyorum ama dedem o esnada mutfaktan çıkıyor. Ablam ve eniştem diğer arabayla nişan alanına gitmiş, ailesi de peşlerine takılmıştı ama biz hala varamamıştık çünkü arabaya bile yeni biniyorduk. “Dede hadi, geç kalıyoruz.” “Geldim!” diyor dedem yavaş bir koşuş eşliğinde elini bekleyin dercesine havada sallarken. “Nişanı bizsiz kesmezler inşallah!” Dedem ön koltuğa otururken bizim birinci dereceden aile olduğumuzu unutmuştu sanırım. “Tepsiyi ben tutuyorum keserlerse herkesi nişan kurdelesiyle boğarım!” Damadı sömürecektim, benden kız almak kolay mıydı? İsteme töreni sade bir şekilde evde gerçekleşmişti. Dedem Allah’ın emri Peygamberin kavliyle ablamı sevgilisine sözde ‘vermişti’ ama yüzükler nişan alanında takılacaktı. Hayatımda bundan saçma çok az şeye şahit olmuştum. “Yarın talipler kapıya dayanacaktı değil mi Leman? Söyle gelsinler.” “Bu kibarlıkla hemen evlenir bu kız! Sakın açlık yapıp makas kesmiyor faslını uzatma Yaz!” “Uzat torunum, bedavaya tepsi mi tutulur? Soyup soğana çevir hergeleyi.” “Dip kazanın kira parasını çıkartacağım dede, hiç merak etme.” “Aferin benim akıllı torunuma, sen evlen ben sana set takım takacağım.” “Set takıma gerek yok, sen bana diskaro alsan yeter, başkasından dilenmeme gerek kalmaz böylece.” “Kızın çeyizi bile tarlayla ilgili, çıldırtacak beni.” “Allah’tan Osmanlı döneminde değiliz yoksa çeyiz diye toprak, ada, ülke falan isterdi bu.” Gözlerimi devirip sahte bir şekilde gülüyorum ama annem tepkime sinirlendiğinden diziyle dizime vuruyor. “Sakın nişanda herkesin içinde saçma sapan yüz ifadeleri yapma, bak tüm kadınların radarları açık yarın Yaz bunun şunun arkasından göz devirdi, dudak büzdü derler orada burada!” “Sabit bir yüz ifadesiyle her gördüğüme gülümseyecek ve seni çok seviyorum diyeceğim anne.” “Yaz!” Israrcı uyarıları kendimi boğazlama isteğimi arttırıyor, neyse ki babam nişan alanına varıyor da böyle bir eyleme yeltenmeden arabadan iniyorum. “Sonunda!” diyor ablam bizi gördüğü anda uzun elbisesinin yerleri süpüren tüllü etekleriyle yanımıza gelirken. “Gelinin ailesi en son geliyor, gerçekten harikasınız.” “Dedemi bekledik,” diyorum elbisesinin omzuna düşen askısını düzeltirken. “Sen niye ortada dolanıyorsun?” “Pusat, kalabalık artmadan fotoğraf çekimini tamamlayalım dedi. Işık kaçıyormuş. Yaz, bu çocuk yapabilecek mi fotoğraf işini? Hiç öyle bir tipi yok.” Başıyla arkasını gösterdiğinde bakışlarım boynundaki kamerayla ilgilenirken bir yandan da Caner abiyi yönlendirmeye çalışan Pusat’a kayıyor. Kaşları çatılı, ciddiyeti üzerinde ama öylesine bu işe hakim duruyor ki çektiği birkaç pozu görmüş olmama rağmen bu alanda iyi olduğuna eminim. Kamerayı kaldırıyor, gözüne yaklaştırıp kadrajı ayarlarken önce sola dönüyor, ardından sağa yani bizden tarafa döndüğünde ona baktığımı hatırlayınca panikle ablama dönüyorum. “Yapar, yapar. Yapar yani bence, işin ehli gibi davranıyor bence yapar.” “Bak bu senin fikrindi, eğer yamuk yumuk fotoğraflarım olursa albümü kafanda paralarım!” “Abla ya!” “Bahar, hadi hayatım ışık kaçıyormuş!” Caner abinin seslenişi ablamın tehdidini bastırıyor, kolunu tutup onu pistin ortasına götürüyorum. Güneş batma noktasına doğru süzülürken denizin ışıltısı aşağıdan yukarıya doğru yansıyor. Atmosfer efsane ben ablamın yerinde olsam tam şu an evlenirim. Ablam kolumdan ayrılıp nişanlısının koluna giriyor ve nazlı ama bir o kadar da bunalmış bir tavırla cilveleniyor. Bu hal değişimine ağzım açık bakakalırken Pusat’ın yanına geçiyorum. “Bana bak, bu işi halledebileceksin değil mi? Sonucu kötü olursa muhtemelen dayak yiyeceğim çünkü.” “Fotoğraf çekmem için yalvaran sensin tarla faresi.” “Evet, ama bunun nedeni fotoğrafçılıkla ilgilenmen. İşini ciddiye almalı ve kabul ettiğin görevi hakkıyla yerine getirmelisin.” “Sen şuna ablam fotoğraflar kötü çıkarsa beni mahveder desene.” “Dedim ya, dayak yeme olasılığım çok yüksek. O yüzden işini doğru yap!” “Sen tarlada çalışırken yanına gelip işini düzgün yap deseydim bana ne tepki verirdin?” “Bana öyle bir şey deme şansın yok çünkü işimi zaten düzgün yaparım. Ama deseydin muhtemelen seni tarlama gömer ya da kovardım.” “O zaman ikinci şıkkı seçiyorum Sarışın.” Gözleriyle uzaklaşmam gerektiğini belirtirken oflayarak ona ters bir bakış atıyor ve fotoğraf çekimine başlaması için yanından ayrılıyorum. * Sanırım bu tarz törenlerin en güzel yanı, sınırsız yemek ve doyasıya dans etmekti. Bir yandan elimdeki tabağıma dizdiğim sarma, baklava ve ayran üçlüsünü mideye götürüyor, diğer yandan çalan şarkılara eşlik ederek sakat ayağıma rağmen dans ediyorum. Ablası evleniyor diye bu denli eğlenen ilk kızım muhtemelen ama ne yapabilirim ki? Baklavalar çok güzel ve atmosfer harika! Üstelik canım arkadaşlarım da bugün nişana gelmiş, benimle birlikte ortamın tadını çıkarıyordu. “Yani kasaba falan ama efsane bir yer olmuş burası! Denize bak!” Burçak şarkı yüzünden kulağımın dibine çığlık atıyor. “Her an köye taşınabilirim.” “Ne olur taşınma,” diyorum buruşturduğum yüzümle acıyan kulağımı tutarak. “Sen bize şehirde lazımsın.” İki saniye sonra ay burada böcek var, diye ağlayacağını hepimiz biliyoruz çünkü. “Çok komik,” diyor gözlerini devirerek ve limonatasını kafasına dikiyor. Nida zıplayarak yanımıza gelirken şarkıya uyumla salınmaya devam ediyor. “Yaz, tüm gece emekli amcalar gibi limonata içmeyeceğiz değil mi?” “Esas parti yaşlılar dağıldıktan sonra, merak etmeyin.” “Süper!” Alkollü parti saat ondan sonra başlayacaktı, bu da dilediğimiz gibi kudurabileceğimiz anlamına geliyordu. Bir sarmayı daha ağzıma atıp çiğneyerek ayranımın sonunu hüpletirken bakışlarım kalabalığı tarıyor. Oynayan insanların videosunu kayda alan Pusat halinden o kadar memnun değil ki, işin sonunda kayıt tuşuna basmamış çıkarsa şaşırmam. “Senin ki kameraman çıktı,” diyor Afra diğer kulağımın dibine gelerek. Bunlar neden benim kulak dibime yerleşmiş durumdalar? Başka yer mi kalmadı koskoca mesire alanında? “Hiç bahsetmiyorsun vallahi Yaz.” “Benim ki kim ya?” “Şu bardaki çocuk, yakışıklı olan.” “Pusat mı? Pusat benim ki falan değil, saçma saçma konuşmayın.” “He he!” diyor Nida başını sallayarak ama bana zerre inanmadığı ortada. “Senin değilse benim olsun o zaman, sevgilisi var mı acaba?” “Yok!” diyorum anlık bir yükselişe geçerek. Bakışlar imayla bana dönünce yutkunup elimi havada sallayarak düşüncelerini savuşturuyorum. “Sevgilisi yok, yani ben öyle biliyorum.” “Biliyorsun yani,” diyen Afra’nın imasına karşılık köşeye sıkışmış hissettiğimden bunaldığımı belli eden bir nefes bırakıp boş ayran kutusunu masaya bırakıyorum. “Şuna bak nasıl kızardı.” “Hava sıcak çünkü!” “Kesin ondandır!” “Sizi nişana çağıranda kabahat!” “Sen çağırmadın ki ablan çağırdı, Bahar abla bizi senden daha çok seviyor.” Burçak saçlarını savurup güzel bir selfie açısı bulmaya çalışıyor, bir yandan da bize laf yetiştiriyordu. “Aşk olsun, ben de sizi seviyorum.” “Ya,” diyor Nida son harfi uzatarak. “Biz mi karpuz tohumların mı?” “Bu da soru mu? Tabii ki karpuz tohumlarım.” Onlar en azından büyüyüp meyve oluyor, bak arkadaşlarıma ben sinir etmekte üstlerine yok. “Yani Yaz, kısa bir an bizi seçeceksin diye düşünüp heyecanlanmıştım.” “Siz o hakkı beş dakika önce kaybettiniz.” “Neden, Pusat’a göz koyduk diye mi?” Ne göz koyması ya, kim ne ara göz koydu bu çocuğa? “Eh madem sen istemiyorsun bizden birinin olsun. Baksana maşallah taş gibi.” “Ne halt ederseniz edin! Ama kendisi oldukça ukala, bencil, çıkarcı, sinir bozucu, öküz ruhlu bir odundur benden söylemesi.” Ama harika seviştiği de bir gerçek. Hele dilini kullanma şekli? Geceleri rüyalarımın peşini bırakmamakta ısrarcı. “Her şeyine de hakimsin bakıyorum.” “Bir kere konuşmak tanımak için yetiyor da artıyor.” Sevdiğim bir şarkı çalmaya başladığında tabağıma ve kızların bu bitmek bilmez imalarına ara vererek ayağa kalkıyor ve pistte hunharca kurt dökerken bir yandan da gelen misafirlere selam veren ablama doğru yürüyorum. Ablam arkası bana dönük olan bir adamla konuşurken eniştem bana bakıyor ve gülerek yanlarına çağırıyor. “Yaz, gel bak seni kuzenim ile tanıştırayım.” Yanlarında duruyorum, ablam beni kolumdan tutarak çevirirken tanıştırılacak olduğum adam bana doğru dönüyor.“Sinan, bu Yaz, baldızım olur kendisi.” Sinan mı? Karşımda duran adamı daha önce gördüğüme eminim ama adının Sinan olduğunu hiç sanmıyorum. Çünkü ben onu Poker olarak tanımış ve tanıdığıma da hiç memnun olmamıştım. “Güzellik?” “Sen,” diyorum şaşkınlığımı üzerimden atamadan ama o gecenin herkes için bir sır olduğunu hatırlamak ani çıkışımı bastırıyor. Bastırmalı zira Sinan isimi Pokere Poker demek bir çuval inciri berbat ederdi. “Sinan.” Sarı saçlı, mavi gözlü ve benden birkaç santim uzun. Lacivert bir gömlek ve kumaş bir pantolon giyiniyor. Gözleri beni görmenin heyecanıyla parlıyor ve her an o geceyi ifşa etmeye hazır bekliyor. “Siz tanışıyor musunuz?” “Hayır,” diyorum ama benimle aynı anda, “evet,” diyor. “Evet mi hayır mı?” “Bir kere karşılaştık, tanışıyoruz denilmez. Her neyse memnun oldum falan filan görüşürüz.” Bariz yapmacık bir gülümsemeyle el sallayarak yanlarından ayrılıyorum. “Nereye gidiyorsun güzellik?” Topallayarak annemlerin oturduğu masaya ilerlerken peşimden geldiğini fark edince hızlanmaya çalışıyorum ama işe yaramıyor zira resmen topalım! “Seni en son gördüğümde sağlamdın.” Aynen, üzerimden Pusat geçti. “Seni en son gördüğümde ısrarcı bir sapıktın, ayrıca mağlup olmuştun.” “Büyük bir talihsizlik,” diyor tamamen yanıma vardığında. “O geceyi seninle geçirmek istiyordum.” “Kusura bakma, kaybedenlerle işim yok.” “Pusat’la birlikte misiniz?” “Hayır!” diyorum ‘ne münasebet’ dercesine. “Şu soruyu sormaktan vazgeçin artık!” “Güzel,” diyor başını sallayarak. “Pusat’la bir alakan yoksa benimle olabilir. Dans edelim mi?” “Saçma saçma konuşma!” Elimin tersiyle onu kışkışlıyorum. “Mümkünse tanıştığımız bilinmesin.” “Harika, o zaman yeniden tanışabiliriz. Beni Poker olarak tanımanı istemem.” “Bunu çok rahat bir şekilde dile getirebiliyorsun, o gece bir sır değil mi?” “Sır mı?” Alayla gülüyor, sanki o yarış çok önemsizmiş gibi serseri ve boş vermiş bir gülüş. “Bu kadar büyütmeye ne gerek var güzellik, başkalarını bilemem, alt tarafı yarıştık.” “Ve kaybettin.” “Şunu yüzüme vurmaya devam edecek misin?” “Tabii ki çünkü kaybettin ve benim kaybedenlerle işim olmaz.” Çok havalıyım ya kahretmesin! “Şimdi peşimi bırak, dikkat çekiyoruz.” “Sadece bir dans,” diyor ısrarına devam ederek. “O gece eşlikçim olmadın ve şimdi bana bir dans borçlusun.” “Sana hiçbir şey borçlu değilim, ayrıca ayağım kırık! Dans edemem.” “Sen o işi bana bırak güzellik, ayağının kırık olduğunu hatırlamayacaksın bile.” Elimi tutup beni dans pistine doğru çekiştirirken eli belimi buluyor ve dans pozisyonu alıyoruz. Kırık ayağımı ayağının üzerine koymamı söylerken değişen şarkıya uyumla adımları sağa sola gitmeye başlıyor. Şaşkın bakışlarım etrafta dolanıyor, annemle şok olmuş halde bizi izliyor. Gülten teyze sanki onu aldatmışım gibi bakışlarını benden kaçırıyor ve Yavuz amcaya dönüyor. Kızlar kıkırdayarak birbirine bakarken beni Pusat ile hayal edip başkasıyla dans ederken bulunca şaşırmadan edemiyorlar. “Herkes bize bakıyor!” “Bu çok normal çünkü ben çok yakışıklıyım.” “Ne yani ben güzel değil miyim?” “Olur mu öyle şey, yakıyorsun ortalığı.” “Yavşaklığı kes, senden hiç haz etmiyorum!” “Ama güzellik, ben sana bayılıyorum. Özellikle o gece ki duruşun, beni benden aldı. Baksana,” derken beni etrafımda döndürüp yine eski pozisyonuma geri getiriyor. “Salı gecesi bir yarış daha olacak, bu sefer benim eşlikçim olarak katılmaya ne dersin?” Sırtımdaki eli belime, belimden kalça çizgime doğru iner gibi olduğunda ensesine bir tokat atıyorum sertçe. “Dayak istiyorsun derim!” Kendimi ondan uzaklaştıracağım esnada beşinci bir el devreye giriyor. Sinan’ın dokunuşunu gören babam ya da dedemin beni kurtarmak için yanıma geldiğini düşünüyorum ama hayır, arkamı döndüğümde başımın tepesinde yükselen Pusat’ı görüyorum. Boynundaki kamerayı bırakmış sert gözlerle Sinan’a daha doğrusu Pokere bakıyor. “Ne işin var senin burada?” “Kuzenimin düğününe geldim, hayırdır sana hesap mı vermem gerekiyor?” “Ne kuzeni?” derken bana kayıyor bakışları. Benimle bir alakası olduğunu sanıyorsa yanılıyor. “Pusat,” diyorum sakin olmaya çalışan bir sesle dişlerimin arasından. “Şu an aşırı derecede dikkat çekiyorsun, def ol.” “Sen karışma,” diyor beni umursamadan ve Sinan’a doğru bir adım atıyor. “Bunun derdi belli, sana niye yaklaştığı da belli.” “Bana yaklaşıyorsa beni ilgilendiriyor, herkes bize bakıyor uzaklaşmazsan birazdan çığlık atacağım!” Yaparım, yapabileceğimi biliyor. Çığlık atmaktan çekinmeyeceğim apaçık bir gerçek ve burada iki kerkenezin ortasında kalmam buna harika bir sebep sunuyor. İkisi de kıpırdamayınca aradan çekiliyor ve yanlarında asılı duran kollarını hızla kaldırıp birbirlerinin omuzlarına koyuyorum. “Hadi siz dans edin kardeş kardeş, Yaz ablanız gidiyor.” El sallayıp yanlarından uzaklaştığım esnada ne yaptığımı fark etmiş olacaklar ki küfrederek geri çekiliyorlar. Bizim aileye ayrılmış masadaki gözler bana odaklanmış durumda. Sorguya çekilmem an meselesi ama daha beteri canım köyümün dedikodu sevici insanları konuşmaya başlamışlar bile. Fısıltılar kulaklarımı delecek, gerçekten, bazen erkekleri toprağa gömüp üzerlerinde zıplamak istiyorum! Asla eylemlerin sağını solunu düşünmüyorlar. Böylesi bir sorumsuzluk görmedim! “Neydi o?” Dedemin sesi denizin sakin dalgalarının kıyıya vurup geri çekilişini seyreden gözlerimi odağından ayırırken irkilerek ona dönüyorum. “Az önce pistte yaşananlar neydi diyorum? Anlamamış gibi yapma.” “Olan bir şey yok, eniştemin kuzeniyle dans ediyorduk, teklif etti geri çeviremedim. Pusat’ta tanıyormuş çocuğu selam vermeye geldi.” “Benim olduğum yerden Pusat oldukça sinirli görünüyordu.” “Demek ki iyi tanımıyormuş, aralarının nasıl olduğunu nereden bileyim dede? Bunaldım çekildim yanlarından.” “O çocuğu tanıyor musun?” “Hayır, ilk kez karşılaşıyorum.” Yalan söylüyorum, dedeme yalan söylüyorum ve bu beni geriyor. Utanç, suçluluk duyguma karışırken kısa bir an her şeyi itiraf edip içimdeki sırları açığa çıkartmak istiyorum ama cesaretim yerlerde zira gerçekleri kendime söylemek bile karnıma bir yumru yerleştiriyor. “Nereden tanıyacağım ki? Sen sarmalardan yedin mi? Çok güzel pişirmişim, getireyim sana bir tabak.” “Yaz,” diyor ben gitmek üzereyken kolumu tutup beni durdurduğunda. “Eğer seni rahatsız eden, canını sıkan bir durum olursa bana söyleyebilirsin kızım.” “Bunu biliyorum, geleceğim ilk kişi sen olursun.” Ağlamak istiyorum, kahretsin! Sırlarla yaşamak ne zormuş, suya anlatsam rahatlar mıyım? Ya su alıp olmadık yerlere sürüklerse? Yerin kulağı varsa suyun dibinde de birileri duyabilir. Paronayaklık seviyem artarken gülümseyerek ayrılıyorum dedemin yanından ve kalabalığın içine karışıp kendimi müziğe teslim ediyorum. Konuklar yaşlıdan orta yaşlıya doğru dağılıyor, saat ilerlerken kâh oturup dinleniyor kâh oturup dans ediyorum. Kızlar meraktan çatlasalar bile bana tek kelime sormuyorlar zira cevaplamayacağımın gayet bilincindeler. “Ne yaptığını sanıyorsun?” Bir şeyler içmeye çalıştığıma eminim ama eylemimi sorgulayan sese yavaşça dönerken bunu dile getirme niyetinde değilim. Yaptığım şey gayet ortadayken ağzımı yoracak değilim. “Sana diyorum, o bardağı bırak.” “Açık bir soru soracağım sana, sana ne?” Elimden almaya yeltendiği şampanya bardağını geriye kaçarak kendime saklıyorum. Tek istediğim şu lanet düşüncelerimin azıcık olsun rahatlaması ve biraz keyifle eğlenmek. “Bana ne mi?” diyor yüzünü buruşturarak. “Sen şu an içki içemezsin!” “Saçma sapan konuşma, gerçekten çığlık atmama ramak kaldı. Bu gece bütün sinir sistemimin üzerine çöktün zaten def ol git şuradan!” “İçemezsin diyorum, sorumsuzca davranmayı bırak!” “Ne sorumsuzu ya! İçip içmemem seni ne alakadar eder, kimsin sen?” “Yüzde elli ihtimalle karnındaki bebeğin babasıyım,” diyor dişlerinin arasından öfkeyle tıslayarak. Tıslamak da ne demekse işte. Hani bir yılan gibi değil de, ayı gibi. Ayı tıslar mı? Yok bence hırlar. Evet, Pusat tıslamadı, hırladı. Üstelik öyle bir hırlıyor ki şampanya kadehi elimden düşüp toprağa çarparak ayaklarıma sıçrarken yüzündeki öfke ayna misali yüzüme yansıyor. “Hareketlerine dikkat etsen iyi olur.” “Hamile olsam bile içimde bebeğinin olması sana konuşma hakkı vermez.” “Alkol alamayacağının farkında değilsin sanırım.” “Sayende hiçbir şeyin farkında değilim. Yabani ot gibi her delikten fırlıyorsun, nereye baksam seni görüyorum! Yeter!” “Haklısın,” diyor bu sefer sarkastik bir gülüşle. “Benim yüzümden istediğin gibi dans edemiyorsun! Engel olmuşum o güzel anınıza belli!” “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” Ciddi bir şekilde soruyorum bunu zira gerçekten dalga geçiyor olmalı yoksa bu kadar komik olmasının başka açıklaması olamaz. “Gayet ciddiyim, hevesin kursağında kalmış olmalı. Söyleyeyim o piçe, gelip devam etsin dansa çok memnun görünüyordun, belki bir sonraki yarışta eşlikçisi olup geceyi onunla geçirmeye karar verirsin!” Cümlesi keskin bir hançer misali dilinden firar ederken bittiği anda sağ avcuma yüklenen tokat yüzüne sertçe çarpıyor. Başı sağa dönüyor, bütün seslerin sustuğunu yalnızca müzik sesinin duyulduğunu ve buna da ek olarak bakışların üzerimize döndüğünü hissediyorum. “Sen bir hayvansın Pusat, katıksız eğitimini tamamlayamamış yabani bir hayvan!” Masadaki şampanya kadehlerinden birini elime alıyorum hızla, o içeceğimi zannederken ben sarı renkli sıvıyı yüzüne fırlatıyorum. Öfkeden deliye döndüğünü hissetsem bile bu kadar insanın içinde ağzını açamıyor. Bunu fırsat bilip hışımla arkamı dönüyorum ve uzaklaşıyorum oradan. Çünkü bazen insanın yapabileceği en iyi şey gitmektir. Çok uzağa olmasa bile gitmek.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE