16.DEPRESYON GÜZELİ

3139 Kelimeler
Depresyona girmesi bir dakika, çıkması bir milyon yıl, demiş atalarımız. Gerçi atalarımızın zamanında depresyon diye bir şey var mıydı pek emin değilim. Hani altına saklanabilecekleri bir yorgan, özel hayata duyarlı aileler, kendilerine ait bir oda ve depresyona müsaade edecek bir yaşam tarzına sahip olduklarını hiç sanmıyordum. Mağaranın en kuytu köşesine geçip mamut yakalamaya hal bulamadan bitap düşmüş halde samur kürklerine mi sarılıyorlardı? Dedemin ataları tayyareye binip uçmakta bulmuş olmalı çözümü, ben ise uçmak bir yana yerin dibine girsem de çıkamasam diye düşünüyorum. Yorgan mevsimi henüz gelmediğinden üzerime o ağırlık da çökemiyor. Sıcak havada depresyona girmek zor zira örtüyü üzerime aldığım anda tenime yapışıyor. Popomu duvara dayayıp oradan aldığım soğukla ferahlıyor, başımı da arada yastığın altına sokuyorum ki en azından ölüme yaklaşayım. Alın size ölüm rabıtası, daha ne? Odamın kapısı çat diyerek çalınmaya bile zahmet duyulmadan açılırken başımı pikeyle yastık arasından çıkartıyor ve odaya giren densize bakıyorum. Pardon, annemmiş. “Kalk şu yataktan, tek senin odan kaldı gitmeden onu da halledeyim.” “Nereye gitmeden?” “Fizan’a! Nereye olabilir Yaz? Okul başlıyor, babanla eve dönüyoruz hafta sonu.” “Anne sen emekli olsana artık ya!” “Emekli olup ne yapacağım, senin gibi köye yerleşip tarla mı bakacağım?” “Küçümsedin resmen şu an beni!” “ “Yirmi beş yaşında oldun, elli beş yaşındakiler gibi davranıyorsun! Azıcık şehre gidip normal insanların arasına karış, sonra el âlemin içinde milletin oğluna şamar atıp şampanya fırlatıyorsun.” “Sebepsiz yere yapmadım sonuçta, hak etti!” “Neden hak ettiğini de söylesen keşke,” diyor ablam annemin arkasından odaya girerek. Hiç duraksamadan gelip yatağımın dibine, ayaklarımın ucuna oturuyor ve pikeyi üzerimden çekiyor. Hain kostak! “Hani açıklama yapsan biz de sorgulamayacağız.” “Daha sabahına oje sürdürüyordun çocuğa, ne oldu da tokat attın anlamıyorum.” “Ne ojesi?” Ablam heyecanla anneme dönüyor zira bu onun için aşırı derecede önemli bir olay. Nasıl bilmez nasıl? “Pusat ana oje mi sürdü, nerede ne zaman?” “Nişan günü, bahçeye bir çıktım çardakta oturuyorlar. Pusat buna oje sürüyor, ben gelince panik yaptı hemen ayağa kalktı ama gördüm sonuçta.” “Çocuk sana neden oje sürüyordu ki?” “Elim yaralı diye tutamadım fırçayı, sağlam elime sürmeme yardımcı oldu, abartacak bir şey yok.” “Bana bak Yaz, aranızda bir şey mi var? Hoşlanıyor musun sen bu çocuktan?” Ablam iki dizinin üstünde kalkıp bana iyice yaklaşıyor. O yaklaşınca ben duvara doğru geri çekiliyorum. “Saçma sapan konuşma,” diyorum ama bu dediğime ben bile inanmıyorum. Sürekli inkâr, sonuna kadar direniş, direniş ama nereye kadar? Anne karnımda bebek olabilir, ben ne yapacağım? Anne mi olacağım şimdi? “O zaman ne diye oje sürdü sana?” “Yardım etti diyorum ya!” “Madem sana yardım edecek kadar arkadaşın, neden çocuğa şamar attın herkesin gözü önünde? Çok ayıp oldu Gülten’e.” “Her zaman yardım sever değil çünkü! Hayatının çoğunu hırdo olarak geçiriyor! Öküz ayısı!” “Öküz ayısını da ilk kez duydum.” “İyi öğrenmiş oldun, sözlükte ki karşılığı Pusat! Ayrıca Gülten teyzeye rezil falan olmadın, rezil olan varsa o da oğludur çünkü insan olmayı hala başaramamış!” Bana söylediklerini hatırlayınca kan yeniden tepeme çıkıyor, sinirden çarşafın ucunu ısırmaya başlıyorum. “Anneme mi sövdü?” “Hayır!” diyorum sinirle. Sormaya devam etmesin çünkü anlatabileceğim hiçbir şey yok. “Babama ya da dedeme?” “Ya abla sövme falan yok!” “Ay çatlatma o zaman insanı da söyle ne olduğunu.” Yataktan hışımla kalkıyorum, darlandım, bunaldım, şimdi kusacağım o olacak! Ayağıma dolanan piketi tekmeleyerek yere fırlatıyorum. “Söylemeyeceğim işte! Çatla da patla, kudur meraktan, kıvrım kıvrım kıvran!” “Kıskandı dimi seni?” Ablamın sorusu beni durduruyor. “Sinan’la dans ettiğini gördüğü gibi yanınıza geldi, kıskandı. O senden hoşlanıyor olabilir, gerçi nerenden etkilendi orasını bilemem.” Görüyorsunuz şunu, ablam olacak bir de! Neremden hoşlanmışmış! “O ne demek ya? Ben hoşlanılmayacak biri miyim?” “Hayır, öylesin demedim,” diyor ani çıkışıma karşılık biraz suçluluk duyarak. “Ama normal bir kişilik olduğunda söylenemez. Tarla ve karpuz delisisin, aklını da toprakla kaybetmişsin. Köyün delisi olmasa seni seçerdik.” “Kızın üstüne gitme Bahar!” diyor annem sonunda araya girerek. “Benim kızımın sevilmeyecek tarafı yok, deli olabilir ama güpgüzel. Şu surata bak, saçlara bak. Huyu kötü olsa ne olur, yüzü güzel.” “Çok sağ olun ya!” diyorum ikisine esefle bakarak. “Kişiliğimi iki saniyede bok çukuruna soktunuz. Tek sorunlu benim çünkü ben kötü huyluyum deliyim diye Pusat benden hoşlanmayacak mı? O önce kendi kişiliğine baksın! Yüzü güzel olsa ne olur, huyu bok olduktan sonra. Sadece kendini düşünen bencil herifin teki! Beni kıskandığı falan da yok, onun derdi kendiyle! O şamarı da şampanyayı da hak etti, yine olsa kafasını şampanya fıçısına sokar boğulup çırpınana kadar bırakmazdım! Beni kıskanmış, onda öyle insani huylar yoktur anca insanı uyuz etmeyi bilir!” Elime geçen ince örgü hırkamı askılımın üzerime geçiriyor ve söyleyecek söz bulamadan bana bakan annemle ablamı öylece bırakıp odadan çıkıyorum. Basamakları uçarak inerken babam mutfakta beliriyor. “Kızım?” “Baba?” “Ne oldu sana böyle?” “Delirdim, oldu mu?” Sert çıkışımla babamın kaşları çatılıyor. Derdim büyük ama bunun için ayda bir gördüğüm babama çatmak işten değil. Sakinleşmek için derin nefesler alırken boğazım düğümleniyor. Gözlerime dolan yaşlara engel olamıyorum, babam bana bakarken ben aniden bastıran yağmur gibi ağlamaya başlıyorum. “Tamam,” diyor sakince. “Neden ağlıyorsun?” Ben ağladıkça paniği artıyor ama ilk yaptığı beni kollarının arasına alıp sırtımı sıvazlamak. Babamın çoğu vakti uçarak geçer, pilotluk tam mesaili bir meslek ama hiçbir zaman ilgisini eksik hissettirmemiş, sevgisini elinden geldiğince göstermiştir. Ama sonuç olarak bir erkek ve ağlayan kadın gördüğünde eli ayağına dolaşmadan edemiyor. “Korkutma beni Yaz, bir şey mi oldu?” “Olmadı,” diyorum olmasına rağmen. “Sadece ağlamak istiyorum!” Endişem o endişelenecek diye. Ağlamak istememin nedenini bilse muhtemelen soluğu Pusat’ın kapısında buluruz. “Tamam,” diyor babam saçımı küçük kızıymışım gibi severken. “Ağla o zaman.” Ağlıyorum, gözyaşlarım ve sümüklerim birleşip içimi terk edene kadar ağlıyor ve en nihayetinde durularak geri çekiliyorum. “Oh,” diyorum burnumu çekerek elimin tersiyle yaşları silerken. “İyi geldi.” “Yürüyelim mi?” “Olur, annem temizlik yapıyor beni unutmuşken ortadan kaybolsam iyi olur. Sana tarlamı göstereyim mi?” “Göster bakalım.” Bol şalvarımın yukarı sıyrılmış paçalarını düzeltmeden ayağıma lastiklerimi geçiriyorum ve birlikte dışarı çıkıyoruz. Babamın koluna girip başımı da omzuna yaslayarak ağır ağır yürürken derin bir iç çekiyorum. “Aslında bugün dip kazan ile toprağı alt üst edecektik. Randevusunu bile almıştım ama ayağım yüzünden yapamadım, Osman amca da bana şoför ayarlayamayınca iptal oldu.” “Tek başına bunları halletmeye çalışmak zor olur,” diyor babam asla tamamen ait hissetmediği köy yolunda benimle birlikte ağır ağır yol alırken. Bakışları etrafta dolanıyor, evleri, ağaçları, çocuk seslerini ve en sonunda gökyüzünü buluyor. En sevdiği yeri… “Zor ama seviyorum, ayağım hasarlı olmasaydı yapardım da.” “Dip kazanın nasıl kullanıldığını biliyor musun yani?” “Evet,” diyorum basit bir şeyden bahseder gibi omuz silkerek. “Geçen sene Osman amcanın sürdüğü bir tarlaya gitmiştim, sağ olsunlar izin vermişlerdi kullanmama.” “Köy yaşamını bu kadar çok sevmen beni çok şaşırtıyor.” “Alışamadınız hala buna.” “Deden köye yerleşmeye karar vermeseydi belki bu kadar bağlı olmazdın.” “Belki ama sonuçta yerleşti ve sayesinde en büyük tutkumu küçük yaşta keşfedebildim.” “Yanınızda değilim, bunlarla uğraşırken yardıma ihtiyacın olursa bana söyle, yapabildiğimi yapayım.” “Varlığını bilmek bile yeter baba,” diyorum başımı omzuna yaslayıp tarlama inen, haftalar önce ayağımın kaymasıyla kendimi Pusat’ın kollarında bulduğum ama şimdi babamla yan yana indiğimiz patika yolda ilerlerken. “Ayrıca dip kazan kullanmayı bildiğini sanmıyorum, otomatik pilotlu uçak kullanmaya pek benzemiyor.” “Ha ha ha,” diyor babam beni şakasına yana ittirerek. “Ne kadar komiksiniz Yaz Hanım, bir gün sizi pilot köşküne bekleriz.” “Küçükken, bir kere beni koltuğa oturmuştun hatırlıyor musun?" “23 Nisan’dı. Herkes çocuğunu getirmişti, bütün tuşlara dokunmuştun az kalsın uçağı çalıştıracaktın.” “İstersen yaşlılar gününde ben de seni tarlamda çalıştırabilirim, patpat kullanmana izin veririm.” “Bak şuna bak!” diyor babam dalga geçişime karşılık sahte bir sinirle azarlama moduna geçerek. “Büyümüş de babasına yaşlı diyor. Nerem yaşlı benim?” Haklıydı, babam yaşlı değildi. Yaşlı olsa bile öyle göstermiyordu, sarımsı saçları hafif beyazlamıştı ve sakalsız yüzü ay gibi parlıyordu. Hele üniformasını giyindiğinde ayrı bir karizmatik oluyordu. Gülerek koluna daha da sırnaştığım esnada duyduğumuz motor sesiyle başım tarlama dönüyor. Gözüme ilk çarpan yeşil renkli traktör ve ona takılmış dip kazan dişlisi oluyor. “Tarlamda biri var,” diyorum babama sanki o bunu görmüyormuş gibi. Görüyor, gördüğüne eminim ama yine de kolunu deli gibi sallamaktan kendimi alıkoyamıyorum. “Baba biri tarlama dip kazan yapıyor.” “Görüyorum Yaz.” “Dedem mi?” Bu sabah ortalarda görülmemişti, belki de bunu hallediyordu. “Çok heyecanlandım şu an, hadi!” Babamı zorla hızlandırıyor ve tarlama gidiyoruz. Yavuz amcaların kendi alanlarının yanında ayrı bir tel örgüyle ayrılmış bana ait olan kısma geçiş yaptığımızda traktör ilk sıranın yarısına geliyor. “Hey!” diye bağırıyorum yakında görüp konuşabileceğim kimse olmadığından. “Dede!” Toprağa bata çıka ilerlerken traktörün motoru nihayet duruyor ve sesim daha net duyulmaya başlıyor. “Dedem be! Aslan dedem, hallettin değil mi? Halledersin sen, kimin dedesi ya!” Büyük bir sevinç göstergesi olan el kol hareketlerimle traktörün yanına vardığımda şoför koltuğunda gördüğüm surat ile sevincim yüzümde asılı kalıyor. “Ne yapıyorsun sen burada?” “Kimmiş?” diye soruyor babam arkamdan gelirken. Kırık ayağımla ondan hızlı yürümemin nedeni toprağa basarken kırk kere düşünmesiydi muhtemelen. “Deden mi yapmış bu sürprizi, bana bir şey dememişti ama.” “Dip kazan yapıyorum,” diyor Pusat ortadaki bariz görüntüyü açıklayarak. “Şimdi izin verirsen devam edeceğim.” “Burası benim tarlam!” “Benim olduğunu iddia etmedim.” Oldukça sakin bir cevapla anahtarı çeviriyor. “İşimi bölme.” “Sana kim dedi dip kazanımı yap diye?” “Kırk kere dip kazan için randevu aldığını ama yaptıramayacağını duyurduğunu tüm köy biliyor,” derken yakasındaki gözlükleri gözüne takıyor. “Yani birini söylemesine gerek kalmadı.” “Tamamda ben bunu sana yap diye söylemedim! İn şu arabadan!” “Yok,” diyor pişkinliğe devam ederek. “Sevdim ben bu canavarı kullanmayı.” “Benim tarlamda işin yok, traktörünle birlikte defolabilirsin!” Parmağımla çıkışı gösteriyorum ama beni umursamak yerine gaza basıyor ve ilerlemeye başlıyor. “Seni duyamıyorum!” diye bağırıyor uzaklaşırken peşinde toz bırakarak. O ilerledikçe toprağın altı üstüne çıkıyor, kuru kısımlar koyulaşırken ne yapacağımı bilemeden öylece kalıyorum tarlanın ortasında ama babam sağ olsun beni kolumdan tutup kapıya doğru götürüyor. “Yavuz’un oğlu Pusat mıydı o?” “Evet! Gelmiş tarlamda dip kazan sürüyor! Hadsiz ya hadsiz! Hangi hakla!” “Yardım ediyor çocuk,” diyor babam her şeyden bihaber. “Niye bu kadar sinirlendin ki?” “Çünkü burası benim tarlam! İstediği gibi girip çıkamaz! Dip kazanı kullanması gereken benim!” “Tamamda kızım ayağın alçılı.” “Baba konumuz bu mu?” Eserekli bir bağırış eşliğinde yere oturuyorum ve ayağımdaki alçıyı sinirle ayağımdan çıkartıyorum. Çıplak kalmış bileğim sızlarken beni kaldırsın diye babamın eline uzanıyorum. “Artık alçılı değil!” diyorum ayağa kalktığımda ayağımı yere basarak ama çığlığım eş zamanlı olarak boğazımdan dökülüyor. “Yaz, ne yapıyorsun!” Traktör üzerimize doğru geliyor, babam beni kucağına alıp kenara çekerken acılı suratımı arabaya doğru çeviriyorum. “Çıkıp gitsin tarlamdan!” “Kızım bağırma!” “Baba gitsin tarlamdan, benim burası!” “Sabır ver bana Allah’ım, rahat dur alçını niye çıkartıyorsan daha iyileşmedin!” Babam beni tarlanın kenarına yerleştirdiğim tahta oturağa bırakıyor, sinirle alçıyı almak için geri dönerken Pusat çoktan traktörden inmiş bize doğru yürümeye başlamış bile. Niye geliyor, gelmesin! Çıldıracağım, tarlama çöktü, dip kazanıma yerleşti, karnıma olası bir bebek koydu, herkesin içinde ona vurmama neden oldu, sinir sistemimi çökertti, ayağıma sebep oldu yetmedi şimdi hala üzerime geliyor. Gelme, git! Diyemiyorum, o bana doğru yaklaşırken ben sadece sinirle izliyorum çünkü bağırıp çağırsam bu sefer babam daha fazla işkillenecek. Sorguya mahal vermemem gerekiyor ama kendimi tutmak da çok zor! “Dip kazanımı neden sen yapıyorsun?” Sorum aramıza çarpıyor. Babam alçıyı topraktan çıkarıp üstündekileri silkelerken çalan telefonuna bakmak için duraksıyor. Bakışlarım ondan karşımda duran Pusat’a dönüyor. “Kim istedi senden bunu, niye kafana göre iş yapıyorsun?” “Yardım ediyorum, buna ihtiyacın yok mu?” “Senden istediğimi hatırlamıyorum!” “Ben yapmasaydım kimse yapmayacaktı, karpuz dikeceksen dip kazan şart değil mi?” “Çok mu boşsun?” “Sence?” derken eliyle tarlayı gösteriyor. “Ayrıca teşekkür etmen gerekirken alçını ayağından fırlatıp atman hiç etik değil.” “Sen etik nedir biliyor musun?” “Biliyorum, biliyorum ki burada daha önce kullanmadığım bir araçla tarla sürüyorum.” “Babamın yanında beni çıldırtma vallahi bu sefer onun insafına bırakırım seni!” “Saçma sapan konuşma ve sakinleş… Sürekli sana bunu hatırlatıyorum, aşırı sinirlisin.” “Sen de aşırı pervasızsın!” “Bu haldeyken tarlanın derdini çekmeni istemedim, suç mu?” “Suç! Sırf kendi çıkarların için bana iyilik yapmana ihtiyacım yok,” derken gözlerim babamı kontrol ediyor ve yeniden ona dönüyorum. “Karnımda bebeğin olabilir, olmayabilir de ama tekrar ediyorum bana bunun yüzünden iyi davranmaya devam edersen gerçekten kendimi ilk gördüğüm merdivenden aşağı atarım.” “Kendi çıkarlarım için yaptığımı iddia eden tek kişi sensin tarla faresi,” derken geriye doğru bir adım atıyor ve kısa bir esin ardından arkasını dönmeden ekliyor. “Ben değilim.” Babam telefonu kapatıp bize doğru gelirken Pusat traktöre geri yürüyor. Arkasından bakakaldığım yetmiyormuş gibi babamın ayağıma geri taktığı alçıya karşılık bir şey de diyemiyorum. O ne demek şimdi ya? Ben değilim ne demek? Sır gibi konuşup gitmek yeni moda mı oldu? Ben sevmem, yok! Bana düz geleceksin, sağ sol yapmayacaksın. Çıldırtmayacaksın! Adamı hasta etmeyeceksin! “Hadi eve gidelim,” diyor babam put gibi oturup traktörü islediğimi fark ettiğinde. “Burada bekleyecek halin yok.” “Yok, olmaz. Göreceğim nasıl yaptığını, eksik köşe bırakmaması gerek. Ayrıca beceriksiz, kullanamıyor arabayı, şu kısmı atladı, dönüşler eksik kaldı.” “Ayağın bu haldeyken nasıl bekleyeceksin?” “İyiyim ben, alçılı sorun olmuyor. Sen eve dönebilirsin, telefonum yanımda arayınca arabayla gelip alırsın beni. Olur mu?” “Hiç akıl karı değil bu yaptığın, aklını tarla toprak diye oynattın!” “Sen uçağı hostese ya da yolculara teslim eder misin baba?” “Aynı şey mi?” “Benim için aynı şey, karpuzlarımın sebatı söz konusu, buna emanet edemem toprağımı.” Babam ya sabır çekiyor, aradığım zaman geleceğini söyleyip dedemi de yanıma yollayacağını söyleyerek eve dönüyor. O gittiğinde tarlanın yarısına gelmiş olan Pusat’a doğru toprağa bata çıka yürümeye başlıyorum. Ona yaklaştığımı gördüğünde motoru durduruyor ve çatık kaşlarla bana bakıyor. “Kenara kay,” diye bağırıyorum sinirle. “Süremeyeceksem bile kontrol edebilirim.” “Edersin tabii!” diyor bana karşılık alayla bağırarak. “Geri kalıp izler misin hiç?” “Beceremiyorsun ki! Becersen neyse, araba yarışına benzemiyor tabii dip kazanla tarla kazmak.” “Hayatımda ilk kez yaptığım gerçeğini unutman bir yana,” derken uzattığım elimi tutup beni tek hamlede yukarı çekiyor. “Karşılaştırdığın şeyler oldukça farklı. Yarış arabaları spordur, düz yolda virajda kullanılır. Bununla aynı mı sence?” “Araba arabadır, yol hiçbir şeyi değiştirmez. Eksik kalan yerler var, düzgün yap yapmayacaksan aşağı in.” İşaret parmağımla yeri gösteriyorum ama o bunu yapmayacağını belirten bir rahatlıkla başını yana eğiyor. “O sakat ayağınla pedala ulaşabilirsen inerim!” Meydan okuyan bir tavırla gözlerini kısıyor. “Ulaşamayacağımı biliyorsun!” Dişlerimin arasından adeta tıslıyorum, gerçekten sabır zorluyor. “Aynen öyle!” Koltuğa oturuyor ve oturabileceğim bir alan açıyor. Dar alana sığışıp ön cama dönüyorum ve inadına onu yana ittiriyorum çünkü yapabileceğim maksimum hareket bu. “Düzgün kullan, gözüm üstünde.” “Tek gözün mü?” diyor tarizle ve eliyle koltuğun yarısını kaplamış olan bedenimi işaret ediyor. “Gel kucağımda sür istersen.” “O bir kere olurdu,” diyorum küfreder gibi alayla. “Rüyanda zor görürsün bir daha.” “Rüyamda görmeyeceğime eminim,” derken arabayı çalıştırıyor ve motorun sesi aramıza dağılıyor. “Ama bu şekilde süremeyeceğim kesin.” “Çok rahatsızsan inebilirsin.” “Çok komiksin,” diyor homurdanarak ve poposuyla bedenimi hafifçe ittiriyor. “Ayrıca elin baya ağır, tokadın etkisini hala hissediyorum.” “Hak etmiştin ve hatırlatmaya devam edersen bir tane daha yemen olası.” “Sinirliydim,” diyor direksiyonu kırıp üçüncü sıraya geçerken. Hareket ettikçe araba sallanıyor, içim dışıma çıkacak şimdi, ha gayret! “Kendime hâkim olamadım.” “Bu beni alakadar etmiyor.” “O piçi nişanda görünce,” dediği anda elimi kaldırarak onu susturuyorum. Şu an bu konuşmayı yapacak değilim, konuşursam asabımı daha çok bozacak bu yüzden refleksle geri kaçışına odaklanmak en iyisi. “Sana vuracağımı sanıp geri mi kaçtın bana mı öyle geldi?” “Ya ne yapacaktım? Elin cidden ağır.” “Korktun yani?” Kendime engel olamadan bir kahkaha patlatıyorum. “Ne oldu o narin yüzün uf mu olur yoksa?” “Saçma saçma konuşup dikkatimi dağıtma, tarla sürüyorum şurada.” “Doğru sür bak, ikinci turu attırırım görürsün.” “Şu gözlerini üzerimden çekersen süreceğim.” “Kontrol ediyorum,” diyorum bakışlarımı önüme çevirirken gülüşümü ağzımın içini ısırarak bastırdığım esnada. “İşini ciddiye alıyor musun almıyor musun?” “Alıyorum,” diyor gerçek bir ciddiyetle başını aşağı yukarı sallayarak. “Bu tarlayı karpuz dikilecek hale getireceğim.” “Hı hı,” diyorum çünkü başaramayacağına adım kadar eminim. Ayrıca tohumları dikme vaktine daha çok var. Şu an sadece toprağın ilk aşamasını gerçekleştiriyoruz ve bunu yapmasının tek nedeni ayağımın alçıda olması. İyileştikten sonra bu toprak iki işlem daha görecek haberi yok. * “Bak,” diyor Vecihi yanında duran Yavuz’un kolunu dürterek. “Tarla sürüyorlar birlikte.” “Tarlayı satarken bu kadar işe yarayacağını tahmin etmezdim. Pusat tarla mı sürüyor yoksa bana mı öyle geliyor?” “Sürüyor sürüyor, bak şunlara kedi köpek gibiler ama hep dip dibeler.” “Senin torun benim oğlanı iyi benzetti ama nişanda, öğrenebildin mi nedenini?” “Yok, ölse söylemez inat. Sen sormadın mu Pusat’a?” “Normal konuşma duysak şükredeceğiz, bunu kessen söylemez.” “İkisi de birbirinden inat,” diyor Vecihi içini çekerek. “Bu iş nasıl olacak bilmiyorum.” Planı torununun halini gördükçe başarısız olacakmış gibi hissettiriyordu. Belki de yanlış bir eşleşme olmuştu, bu ikisi birbirine göre değildi. “Vecihi abi,” diyor Yavuz yaşlı adama hak verdiğini belli eden düşünceli bir tonla. “Sen, neden Yaz’ı Pusat ile evlendirmek istiyorsun? Evet, başta olur gibi gelmişti ama belli ki bu ikisi birbirini deli edecek.” “Söz vermiştim,” diyor Vecihi uzaklara diktiği gözlerini yeniden tarlaya çevirerek. Pusat traktörden iniyor, ardından Yaz’ı indirmek için elini uzatıyor. “Borcumu unutmadan ödemem gerek.” Yavuz hiçbir şey anlamamıştı ama Vecihi’nin daha fazlasını anlatmayacağı açıktı, çatık kaşlarla düşünceli bir halde tarlaya döndüğünde oğlunun saçlarına yapışmış Yaz’ı görünce istemsiz bir kahkaha patlattı. Suratsız, devamlı iğneleyici laflar edip hayattan nefret ediyorum, dercesine gezen oğlunu havadaki burnunu biri indirecekse bu kesinlikle Yaz’dı. Evlenip evlenmemeleri mühim değildi, görünen o ki şu an Pusat büyük bir imtihanın içindeydi ve bunu başaran sarı saçlı, toprağa sevdalı karpuz delisi kızdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE