Üzerime düz, uzun kollu siyah mini bir elbise giydim. Ege evde olmadığı için saçımı kurutacak kimse yoktu; hızlıca dağınık bir topuz yaptım. On santim ince topuklu siyah topuklularımı ve deri ceketimi de alarak, gecenin serinliğine adım attım. Arabama atlayıp Can’ın gönderdiği konuma sürdüm. Bir çocuk parkıydı burası. Arabadan indiğimde hava çoktan kararmıştı; siluetler net değildi. Parkın içine doğru ilerlerken gözlerim karanlığın içini yokladı. Sonra onu gördüm. Bir bankta, tek başına oturuyordu. Sanki park değil de geçmişinin tam ortasıydı oturduğu yer. Yanına yaklaştıkça beton zeminde yankılanan topuk seslerim, varlığımın habercisi oldu. Bakışlarını ağır ağır bana çevirdi. Yerinden kalktı ve hiçbir şey söylemeden beni kendine çekti. Belimi kavrayan ellerindeki o sarsılmaz güçte bile

