"Kalk seni pis dira!"
Saçımdan çekilip kafesten sürüklenmemle,gözlerim karanlık olan bir aydınlığa açıldı.Gözlerimi etrafta gezdirince kendimi başka bir dünyaya gelmiş gibi hissetmiştim.Bir sürü daha önceden görmediğim ağaçlarla çevrili devasa bir saray bulunuyordu önümde.Bu detaylarla süslenmiş beyazdan saray bir cennetten parça gibi gözüküyordu fakat şunu unutmamalıydım;cennet gibi görünen her bir köşe cehennemdi aslında.
"Sıraya geç!"diye bağıran avcıyla birlikte gözlerimi cehennemimden ayırıp siyah saçlı bir kızın arkasına geçtim.Siyah saçlı kızın arkasına baktığımda yırtılan sırt kısmından kılıçla kesilmiş derin yaraları gördüm.
"Bu diralar neden burada?"diye sordu sarayın kapısındaki muhafız.Üzerindeki çelikten zırhı ve sert yüz ifadesiyle bize bir pislikmişiz gibi bakıyordu.
"Yeni köleler."dedi sarı dişli bir avcı. Yüzü midemi bulandırmıştı.
"Geçin!"diye emir verip ellerini kapıya doğru tuttu.
Ellerinden çıkan yeşil ışıkla birlikte koskocaman kapı açıldı.Yeşilin her tonunu bulunduran bu ışık kapıyı bir rüzgar gibi savurarak açtı.Bu gördüğüm ilk büyüydü.Elinden çıkan ışık,daha çok yıldızların karanlıkta bıraktığı ışıltı gibiydi. Büyüleyici ve tehlikeliydi.
Arkamdan sırtıma değen sivri bir şeyle yürümeye zorlandım.Sırtıma batan sivri uçla birlikte,yorulmuş bedenim hareketlendi.Açılan kapıdan sırayla geçerken önümdeki saraya daha dikkatli bakma şansı elde ettim.
Sarayın koskocaman bahçesine giriş yaptığımızda büyülü olduğunu tahmin ettiğim bitkiler gördüm.Mavi ve mor karışımı olan bir gül,yeşil gövdeli kahverengi yapraklı bir ağaç ve binlerce rengarenk çiçekler...
Tüm bunlardan en çok dikkatimi çeken mavi papatyalardı.Sağa sola doğru hareket ederlerken sessiz melodiler duyuyordum.Bu daha çok bir şeyi duyuyormuşum gibi değil, beynimin içinde yankılanıyormuş gibiydi.Sanki bu papatyaların çıkardığı melodi ölüm gibiydi.Bu ölüm şarkısının aksine tam ortada bir şelale vardı.Şelaleden akan suyun sesi size enerji vermek istercesine şakıyordu.
Bahçeyi geçtikten sonra sarayın yanındaki tahta bir kapıdan içeri girdik.İçeri girdiğimiz anda kasvetli meşaleler ve kırık dökük taş duvarlar içimi ürpertmişti. Sarayın görünüşüne oldukça tezattı. Tavanları basık olan koridorun içinde tozlar doluydu.Nefes almam gittikçe zorlaşıyordu. Önümüzde ve arkamızda birer avcıyla birlikte tenha koridorları geçmeye başladık.Nereye gittiğimi veya ne olacağımı bilmiyordum,tek bildiğim geçtiğim koridorların bende bıraktığı korkuydu.Öyle ki attığım her güçsüz adımda bacaklarım titriyordu.
Büyük bir odanın içine girdik.Etrafta dolaplar ve raflar dışında hiçbir şey bulunmayan oda,oldukça soluktu.Duvarlar tahtayla çevriliyken,yerler gri taşlarla döşenmişti.
"Büyücü Alecta,ne yapacağını biliyorsun."dedi önde duran avcı.Sesindeki tehditkâr ton havada büyük izler bırakıyordu.
"Sen gidebilirsin,Cleon.Bu seferkiler daha işe yararmış gibi gözüküyor."dedi ve öndeki kızın kolundan tutup bir hayvanı incelermiş gibi incelemeye başladı.
"Yenileri haftaya gelir."diyip kapıya doğru yöneldi.Bizden bir hasat gibi bahsetmeleri burada varlığımı sorgulatmıştı.
"Tamam,çıkabilirsiniz."diyen Büyücü Alecta'nın sesiyle hareketlenip girdiğimiz eski kapıdan çıktılar.Odada Büyücü Alecta ve hayatlarından koparılmış bizler kalınca koyu lacivert peleriniyle önümüzde duran kadına baktım.Orta yaşlarda olan bu kadın, yüzündeki kırmızı boyalarla oldukça korkutucu görünüyordu.
"Hemen yan yana dizilin!"diye emir verdi sertçe.
Yükseltmiş olduğu sesi odada büyük bir yankı oluşturdu.Verdiği emirle hepimiz birbirimizin gözünün içine baktık.Bu bakışlar tüm acıları,haykırışları anlatıyordu.Ruhumuzdan kopmuş parçalar gözümüzün içinde acılı çığlıklar atıyordu ve bunu sadece bizler anlıyorduk.
"Ya sıra olursunuz ya da değersiz hayatlarınıza son veririm burada!"diye kükreyip elindeki kırmızı alevi gösterdi.Sanki bir yanılsama gibi duran bu alev, ayaklarımızı harekete geçirdi.
"Şimdi beni iyi dinleyin!Temizlenip size verilen kıyafetleri giyeceksiniz.Size ne yapmanız gerektiğini anlatmayacağım çünkü ne denilirse onu yapacaksınız."dedi sesindeki küçümseyici tonla. Daha sonra bize daha da yaklaştı. "Emrimden çıkan olursa size bir saniye bile acımam! Şimdi beni takip edin."diyip elini benim ve yanımdaki kızın arasına doğru tuttu.Anlık yanıp sönen kırmızı ışıkla birlikte yana savrulduk.Taş zemine sürtünen dizimden kanlar akmaya başlamıştı.Derim derince soyulmuştu.
Saçlarımın arasından büyücüye baktım öfkeli gözlerle.Savurarak açtığı boşluktan geçip kapıdan çıktı uzun peleriniyle.Diğerleri de odayı terk ederken tek seçeneğimin büyücüyü takip etmek olduğunu biliyordum.O yüzden acıyı hissetmeyi başka bir zamana bırakıp hızla kalktım.Benle birlikte savrulan kıza kaydı gözlerim.Sırtında derin yaralar olan kız, son savruluşundan kaynaklı bir daha ayağa kalkabilecek gibi durmuyordu.Yanına gidip elimi uzattım.Acıyla birlikte kavrulan gözlerini minnettarca yüzüme çıkarıp uzattığım eli tuttu ve ayağa kalktı yavaşça.
"T-teşekkürler."dedi fısıltıyla.Çığlıklarla tükenmiş sesi sadece fısıldayabiliyordu.İçimdeki büyük bir üzüntüyle tebessüm ettim.Elimden gelen tek yardım buydu.
Kapıdan çıktıktan sonra fazla uzakta olmayan grubu takip etmeye devam ettik.Tozlu koridorları nefesimi tutarak geçerken büyük bir taş kapının önüne geldik.Kapının iki kenarında şövalyeler vardı. Kapıyı eliyle açmak yerine ufak bir el savurmasıyla açtı.Kapının açılmasıyla önümüze bir göl çıktı.Hayatımda görmediğim bir mavi tonunda olan bu göl,büyüleyici duruyordu.
"Geçin yıkanın.Sadece 5 dakikanız var!"dedikten sonra kapının yanına geçip dışarı çıkmamızı bekledi.Yeşillikle gizlenmiş bu büyüleyici göl, mavinin her tonunu bulunduruyordu. Gökyüzünden kopan bir parçaymış gibi parıldıyordu.
Herkesten uzak bir köşeye gidip üzerimdeki elbiseden kurtuldum.İçimdeki iç çamaşırıyla kalınca onlarla birlikte suya adım attım.Suya attığım ilk adımla birlikte sanki suyla derim arasında bir bağ oluşmuştu.Öyle ki su bacaklarımdan başlayarak boynuma kadar sarıyordu beni.Sanki bir mavi sarmaşık gibi bedenimle dans ediyordu.Bedenim ürpermişti.Vücudumdaki her bir yaranın,kesiğin kaşındığını hissediyordum.Gözlerimi bedenimdeki yaralara çevirince yok olmaya başladıklarını gördüm.
İmkansızların gözümün önünde gerçekleşiyor olması beni büyülemişti.
Etrafımdaki diğer kızlara bakınca onların da gözlerindeki o şaşkınlığı gördüm.Bu inanılmaz fakat inanmamızın zorunlu olduğu bir şeydi.Vücudumdaki kaşıntı hissinin ve suyun yavaşca terk ettiğini gördüm.Büyülü bir su olması, yine de onu su olmaktan kurtaramazdı.Elimle toprak olmuş yüzümü ve saçımı yıkamaya başladım.Etraf o kadar sessizdi ki damlaların suya düşüşlerini duyabiliyordum. Saatlerce bu gölde geçmeyecek kirlerimi temizlemek istedim.
"Hızlanın,sizi pis lanetliler!" diye bağırdı Alecta. Titreyen bedenimle birlikte adımlarımı taşlığa çevirdim.Göle girmeden önce taşların bana verdiği acıyı hissedemiyordum bile,şimdi ise ayağımı kestiklerini biliyordum.Taşlığa çıktığımda ayağıma bir cam parçası girdi.
Ayağımı hafifçe kaldırıp baktığımda kanadığını gördüm.Kafamı kaldırıp Alecta'ya baktığımda başka tarafa baktığını gördüm.Ayağımdaki camı çıkarıp göle attım.Atar atmaz gölün derinliklerinden ufak bir mavi ışıltı çıktı.Derinlerde bir şeyler parlıyordu, görüyordum. Diğer kimsenin bunu görmediğinden emin olmak için etrafıma baktım, bunun için bile kafamı uçurabilirlerdi.
Diğer herkes çıkıp tek tek sıralandı. Alecta'nın keskin bakışları vücutlarımızı delip geçerken eski tahta kapı gıcırdadı.İçeriden gelen kızın ellerinde kıyafetler vardı.
Alecta "Fırlat." diye emir verdi.Kız hepsini yere fırlatıp geldiği yerden gözden kayboldu. Böyle kaba ve anlamsız davranışlara katlanmak zorunda olmak damarlarımdaki her kan damlasını kaynatıyordu. Fakat diğer yandan zorunda olduğumu ve isyankar hiçbir söz söylemeye cüretim olmadığını biliyordum. Çünkü Mia teyze hayatta kalmamı istemişti. Çünkü bugün dünyayı terk eden herkes yaşamak isterdi.
"Bunları hemen giyin.İki dakikanız var."dedi ve o da tahta kapıdan çıktı. Diraların vücutlarını bile görmeye sabrı yoktu.
Beyaz ve ışıltılı kumaştan elbiselere baktım.Yere kadar uzanan etekleri ve tüllü kollarıyla bizi bir saray kuklasına çevirmeye çalışıyorlardı. Bakmaya bile dayanamadıları biz insanlara böyle elbiseleri giydirmeleri oldukça zıttı.
Hızlıca elime bir tane elbise alıp giydim. Korsenin iplerini nefesimi kesecek şekilde sıktım. Bu kötü kalpli insanların havasını solumak zorunda olmak benim için başlıca işkenceydi. Yanımdaki kızların da giyindiğini gördüm. Herkes dehşet içinde hızlıydı. O sırada kapı gıcırdadı ve Alecta girdi içeri. Elini yukarı doğru salladı takip etmemizi söylercesine. Tek sıra halinde basık ve korkunç koridorlardan ilerledik. İlk geldiğimiz odaya gelmiştik.
"Çenenizi kapayın ve burada bekleyin." dedi ve çıkıp gitti. Başıma sıradaki hangi saçmalık gelecekti bilmiyordum. Odanın bir köşesine oturdum ve kafamı dizlerime koydum. Gözlerimi kapatmaya korkuyordum, tüm o görüntülerin tekrar canlanmasından ve acıların bedenimi sarmasından çok korkuyordum. Gözlerimi yere diktim. Hiçbir şey düşünmemeye yemin etmek istiyordum ama benim bu cehennemden kurtulmam kadar imkansızdı düşüncelerimden kurtulabilmek.
Tüm kızlar kendi sessizliğine boğulmuşken kendisinden önde gelen mavi pelerinli biri girdi içeri. Büyücü Alecta'ya karşı daha sakin bir yüze sahipti. Buna rağmen bizi görünce çatılan kaşları öğrenilmiş gibiydi. Saf değil, öğrenilmiş bir nefretti.
"Sıraya!"diye bağırdı pütürlü sesiyle. Alecta kadar güçlü bir sese sahip değildi.Bu emre karşı herkes ayağa kalkıp yan yana dizildi.İlk gelişimizin aksine bu sefer ne yaralarımız ne de pis kıyafetlerimiz üzerimizdeydi, içimizdeki geçmeyecek yaralar ise gözlerimizdeydi.
"Burada ciddi kurallar var.Özellikle siz diralar için." diyerek etrafta dönmeye başladı. Keskin bakışlar yerine, acıma dolu bakışlar görüyordum.
"Adımınızı attığınızdan itibaren artık bu krallığın malısınız. Hizmet edecek ve size söz hakkı verilmediği sürece konuşmayacaksınız.Size denilen her şeyi eksiksiz ve kusursuz biçimde yerine getireceksiniz. İstenmediği müddetçe ağzınızı açmaya cüret ederseniz bir ağzınız kalmaz." dedi ses tonunu bir bıçak gibi keskin tutarak.
"Her biriniz o yüzünüzdeki duyguları silecek, bir ölü kadar silik olacaksınız. Burada siz diraların duyguları olduğuna dahi tahammül edecek hiçbir
büyücü yok. O yüzden aklınızdan sakın ama sakın çıkarmayın." derken işaret parmağını önümüzden geçerken tek tek bize tuttu.
"Sizler bu krallığa adımınızı attığınız an öldünüz." diyip bizden uzaklaştı ve kafasını dikleştirdi.
"Şimdi, beni anladığınıza göre siz ikiniz..." diyip ortadaki iki kızı işaret etti.
"Siz mutfakta çalışacaksınız. Sen ve sen ahıra gidiyorsunuz. Sizler temizliğe! Ve siz ikiniz." derken bana doğru yaklaştı. Sonra gözlerini sırtı yaralı kıza çevirdi.
"Bahçe bölümüne gidiyorsunuz." diyip ellerini şıklattı. İçeri bizim gibi giyinmiş 5 kişi girdi.
"Herkes dediğim yere gitmek için birini takip etsin. Hızlanın!" diyip kapıya doğru yöneldi. Herkes onun geçmesi için iki tarafa dağılmıştı.
Çıktıktan sonra derin bir nefes aldım. Kalp atışımı düzeltmek için birkaç nefes daha aldım.
"Bahçe bölümü için beni takip edin." dedi kızıl saçlı yaşlı bir kadın. Herkes odadan çıkarken sessizce onun peşine takıldım. Karanlık koridorlardan sağ, sol ve en son sola dönmüştük. Demirden bir kapının önünde durmuştuk. Deliklerden sızan güneş ışığı üzerimize düşüyordu. Hemen kapının yanında altın zırhlı bir muhafız vardı. Kızıl saçlı kadın muhafızın önünde eğildikten sonra kapı açılmıştı. Eliyle takip etmemizi işaret ettikten sonra taş zeminden çimene adım atmıştım.
Adımımla birlikte hayal bile edemeyeceğim bir dünyaya adım atmış gibiydim. Dağlarda yaşamama rağmen göremediğim uzunlukta ağaçlar vardı. Ağaçların üzerindeki sarmaşıklarda duran ve kendi aralarında kulağa melodi gibi gelen sesler çıkaran minik rengarenk kuşlar, sanki bana yaşamı hatırlatmaya çalışıyorlardı. Birkaç adım daha attıktan sonra etrafımda döndüm. Sarayın girişindeki kadar büyük olmasa da oldukça geniş bir bahçeydi burası. Ortada at heykeli olan bir çeşme vardı. Etraflarında mavi ve mor karışık çiçekler vardı. Çiçeklerle örüntü oluşturmuş taş bariyerlerden görebildiğim kadarıyla kocaman bir çardak, ve salıncak vardı. Çardağın etrafını çiçekli sarmaşıklar sarmıştı.
Biraz daha ilerledikten sonra karşımıza dev bir heykel çıktı. Elinde taç tutan bir erkek heykeliydi bu. Her bir detayına dikkat edilmiş olmasına rağmen bacak kısmından bir parça kopmuştu. Kafamı kaldırıp biraz daha yukarısına baktım.
Heykel dahi olsa bir bakışlarındaki üstünlük ve keskinliği fark etmiştim. Bir ölü gibi olmamı isteyen bu saray her tarafa bunu hatırlatacak işaretler koymuştu.
"Ben Anna. Size yeni görev verilene kadar ilgileneceğim.Bugün bu çiçekleri ekip geri kalanları sulamanız gerekiyor. Hah bir de, çalılara şekil vermemiz gerekiyor." diyip daire şeklindeki çalıları gösterdi. Yanımdaki kıza döndüm, o da bana dönmüştü. Gözlerimiz konuşmuştu yine. Sabah hayatlarımızın bizden alınışını kabullenmeye çalışırken bir de onların her dediklerini yapmak zorunda olan evcil hayvanları olmuştuk. Düşünmeyi bile çok gördükleri için öfkeliydim.
"Neden kendileri yapmıyorlar? Lanetli ellerinden saçılan büyüler eminim bizden daha hızlıdır." diye bağırdım öfkeyle kafamı havaya çevirerek. Son birkaç saattir kabullenmediğim olaylara karşı gösterdiğim ilk tepkiydi. İstemsiz biçimde içimdeki öfke fiziksel bir tepkiye dönüşmüştü. Ağzımdan çıkanları ben de diğerleriyle birlikte öğrenmiştim. Ellerim, bacaklarım titriyor; gözlerim delice dönüyordu. Kafamda artık sadece bir çınlama vardı.
Anna kısa ve sıska bacaklarıyla koşarak yanıma geldi ve bir eliyle ağzımı kapadı. Çökmüş gözleri sözlerime karşı daha da kırışarak kısılmıştı.
Etrafa bakarak beni kolumdan tutup devasa bir ağacın kenarına doğru çekiştirdi. Sırtı yaralı kız da bizi takip etmişti telaşla. "Sen ne dediğini sanıyorsun!" diye bağırdı kısık sesle. Elini ağzımdan çektiği an derin bir nefes aldım. Hava sanki içime ulaşamıyordu. Aldığım nefesler yetmiyordu.
"Dediklerimin yanlış olduğunu düşünmüyorum." dedim nefes nefese kelimeleri toparlamaya çalışırken.Kolumu nasırlaşmış ellerinden kurtardım. Birkaç adım uzaklaşıp elimi kalbime koydum. Arkamı dönmüştüm, kimsenin görmesini istemiyordum.Bir tür şoktaydım sanırım.
"Seni duyabilirlerdi! Duysalardı neler olabileceğini hayal bile edemezsin! Sadece seni değil, bizi de cezalandırırlardı. Belki de cezalandırmaz, direkt öldürürlerdi." dedi sesindeki korkuyla. Kimsenin duyamayacağı kadar yakınıma gelmişti.
"Daha ne kadar ölebiliriz?" dedi sırtı yaralı kız.
"Kendinize gelin! Siz daha yeni gelmiş olabilirsiniz ama ben bir ömür yaşlandım. Neler yapabileceklerini ben gördüm. Ölmeyi dilettirirler size.O yüzden o çenenizi kapatın ve bir daha da açmayın." dedi korkusunu öfkeye çevirerek. Her ne kadar öfkeye çevirse de gözlerinin içine bakınca korkusunu görebiliyordum. Yıllardır burada onu korkuyla tutabilmişlerdi. Kendisini korkusuyla yaşatmıştı. Kafamı yana çevirince kızın gözlerindeki korkuyu da gördüm. Onu da korkutmuştu sözleriyle ve böylece susturmuştu.
"Çiçekler şurada. Ağzınızı açmadan ellerinizi çalıştırın." diyip kenarda duran çuvalları gösterdi.
Öfkemi kontrol etmeye çalıştım. Sadece yanımdakiler için. Ben ölmekten korkmuyordum ama onlar ölmek istemiyordu. Bu yüzden sustum. İçimde belki de onlardan fazla bir korku vardı ama korkuyla susmadım, korumak için sustum.
Derin bir nefes alıp çuvallara doğru gittim. Anna, çimenleri biçmeye başlamıştı. İki çuvalı elime alıp ekeceğimiz yere gittim. Üzerimdeki beyaz elbiseye aldırmadan toprakla birleştim.
"Ben Luna." dedi sırtılı yaralı kız çuvalını açarken. Kafamı topraktan kaldırıp ona doğru döndüm.
"Lilya." dedim ve kazmayla küçük çukurlar açmaya devam ettim.
"Dediklerini duyan olmuş mudur sence?" diye sordu bakmasam da sesinden anlayabildiğim korkuyla birlikte.
"Olsaydı nefes alamazdım şu an sanırım veya Anna'ya göre hepimiz ölürdük." dedim sertçe kazmayı toprağa saplarken.
"Böyle şeyler deme." dedi yan gözle bana bakarak. Kazmayı bırakıp ona döndüm.
"Her şeyi, herkesi kaybettikten sonra sen neden kendi canın için korkuyorsun?" dedim öfkeyle. İçimdeki öfke ona değildi ama yine de tutamıyordum.
"Biz de ölürsek boşa ölmüş olacaklar." dedi mırıldanarak.
"Boşa öldüler zaten." dedim sertçe.
"Bu yüzden!" dedi kazmayı bırakarak.
"Bu yüzden korkuyorum. Katledikleri için, intikamlarını almadan ölmekten korkuyorum." dedi dolu gözleriyle. Onun da ailesini kaybettiğini kendime hatırlattım. Sabah yaşadığımız şeylerin tazeliğini dikkate almadan sertçe konuşmuştum. Bir anlığına neye dönüşmüştüm bilmiyordum.
"İntikam." dedim kendi kendime mırıldanarak. Belki de burada yaşayan tüm köleler bunun için yaşıyordu. Bir gün gelecek intikam için.
"Sert konuştuğum için özür dilerim. Kendimde değilim." dedim bir elimi koluna koyarak. Gözlerinden akan yaşları silip başını iki yana salladı.
"Hiçbirimiz değiliz." dedi ve gözlerinden akan yaşlarla işine geri döndü. Ben de kendi işime döndüm ama aklımda sadece yankı vardı.
İntikam
İntikam
İntikam
Sadece intikam istiyordum. Hayatların intikamını, yüzyılların intikamını istiyordum.Bu onların bizden aldığını onlardan geri alacağım bir intikam olacaktı. Her ne olursa olsun bunu yapacaktım.
Ben Lilya, tüm insanlığın intikam ateşini burada başlatacaktım.
Kafamı yukarı çevirip gökyüzüne baktım ve gözlerimi kapadım. Yeminimi bu bahçede ettim. Tüm varlığımla yeminimi ettim ve gözlerimi açtım. İğrenerek bakan gözlerimi öfkeyle kalede gezdirdim. O sırada bahçeye bakan kocaman balkonda bir erkek gördüm. Kafasında tacıyla ve bakışlarındaki keskinlikle bize doğru bakıyordu. Bu bakışları biliyordum. Bu heykeldeki bakışların kendisiydi.