Gözlerim tüm gece boyunca kapanmamıştı. Bazen kırpmayı bile unutmuştum. Kapadığım an tekrar aynı görüntülerin canlanacağından korkuyordum. Uyuduğumda ise bu görüntülere sesler eklenecek, çalılığın içinde saklanan o kıza geri dönecektim. Gözlerimi kapatmaya cesaret edemedim. Tüm gece yaptığım tek şey soğuk taş zeminde otururken odadaki küçük pencereden gökyüzüne bakmak olmuştu. Bazen hıçkırıklar bazen çığlıklar bazen ise mırıldanmalar eşliğinde yapmıştım bunu. Diğer kızlar bunları yaşarken ben karanlık bir boşlukta donmuş gibiydim. Gözlerim gökyüzünde, bedenim dünyanın bir parçasında, ruhum ise kayıptı.
"Şşt, sakin ol. Duyabilirler."
Duvara dayalı kafamı sesle birlikte arkama çevirdim. Luna, bir kıza kollarını sarmış sakinleştirmeye çalışıyordu. İkisi de çok halsiz gözüküyordu.
"B-biliyorum. Sadece d-durduramıyorum." dedi hıçkırıklar içinde. Gece uykusunda ağlayan kızdı bu. Ay ışığı sayesinde onu tanıyabilmiştim.
Yerimden yavaşça kalkıp yanlarına gittim. Her ne kadar yavaş kalksam da başım dönmeye başlamıştı. Derin bir nefes alıp kızın önünde çöktüm.Kıvırcık simsiyah saçlarını omzunun arkasına atıp iki elini tek ellerim arasına aldım.
"Adın ne?" diye sordum.
"Claris." dedi gözlerini gözlerime kilitleyerek. Göz kapakları o kadar şişmişti ki yeşil irislerini neredeyse göremiyordum.
"Güvendesin, Claris. Biz varız. Tek değilsin." dedim sakin bir ses tonuyla. Yalan söylüyordum. Güvende olunabilecek en son yerdi burası. Sakinleşmesi lazımdı sadece. Yeterince ölü görmüştüm.
Birkaç söylediğim cümle sonrasında hıçkırıklarının sıklığı biraz azalmış iç çekişlere dönmüştü. Önünden çekilip yanına oturdum. Luna'yla bakıştım. Yüzü o kadar beyazdı ki hayalet gibiydi. Sanki vücudundaki tüm kan çekilmiş gibiydi.
"Yüzün bembeyaz." dedim endişeli bir sesle. Bir yandan Claris'in omzunu okşuyordum.
"Çok kabus gördüm." diye açıkladı. Muhtemelen diğer herkes gibi tüm gece seslerden biri de Luna'nındı.
"Sen de mi kabus gördün?"
"Sadece uyumadım." diye mırıldandım.
"Teşekkür ederim." dedi Claris Luna'yla konuşmamın arasına girerek. Yüzlerimiz arasında mesafe kalmamıştı kafasını bana çevirince. Gözlerine daha dikkatli bakınca beyazdan çok kırmızı olduğunu fark ettim. Çok ağlamış olmalıydı.
Tebessüm ederek cevap verirken tahta kapı bir anda hiddetle açıldı. Kapıların taş duvara sertçe çarpmasıyla irkilmiştim. Claris'in olduğu yerde zıplamasıyla omzunda elim kucağıma düşmüştü. Luna'ya baktığımda gözlerindeki endişeyi hissetmiştim.Herkes ayaklanmıştı. Claris'i kolundan tutarak ayağa kaldırdım ve elini bırakmadım.
"Kalkın sizi tembel Diralar! Hemen önüme dizilin." diye bağırdı Alecta. Yüzündeki kırmızı boyayla çizilen şekiller değişmemiş, daha da koyu bir kırmızı olmuştu.
Sözleriyle birlikte hepimiz yan yana dizildik. Bazılarının nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum. Alecta'nın tıslaması dışında odada hiçbir ses yoktu.
"Büyücü Bellatrix sizden daha az aptal olan Diralarla birlikte. Bu yüzden sizin soluk yüzlerinizi görmek zorundayım." derken sıranın başından sonuna doğru yürüyordu. Uzun pelerini her adımında onu takip ediyordu.
"Bu oda..." derken adımlarını camın kenarında durdurdu. Gözlerini kısarak etrafa baktı.
"Bu oda çok aydınlık." derken ellerini cama doğru savurdu. Ellerinden yayılan kırmızı ışıkla birlikte cam da taş duvarın arasına karıştı. Beni besleyen gökyüzü de gitmişti artık. Tamamen ruhu olmayan bir kutunun içinde kalmıştık.
"Bu daha iyi." diyip sıranın ortasında durdu. Keskin ve simsiyah çekik gözleri oda gibiydi. Ruhsuz ve karanlık.
"Hepiniz mutfakta çalışacaksınız. Önemli bir hafta olacak, o yüzden o kokuşmuş kulaklarınızla beni iyice dinleyin! En ufak hata bile kabul edilemez. En ufak..." diyerek yanımda duran Claris'in önüne geldi.
"En ufak sesli bir nefes bile kabul etmem." diyerek tısladı. Geri çekilip kapının önüne geldi. Claris'in ne kadar korktuğunu elimi daha sıkı tutmasından hissedebiliyordum.
"Kimse bugün oturmayacak, şimdi hepiniz dışarı!" diyip elini savurarak kapıyı açtı. Açılan kapının önünde birkaç bizim gibi giyinmiş kişi vardı. Alecta yavaş ve sert adımlarla sola doğru giderken hepimiz tereddütle kapıya yaklaştık.
"Beni takip edin." dedi beyaz elbiseli kadın. Önümde Claris, arkamda Luna vardı. Tozlu koridorlardan ilerlemeye başladık. Koridorda sadece etrafına aydınlık yayan mumlar ve her bir hücremize işleyen soğukluk dışında hiçbir şey yoktu. Dönerek yükselen bir merdivene geldik. Yukarı doğru çıktıkça doğal ışık etrafı aydınlatmaya başlamıştı. Taş merdiven bittiğinde taş bir kapıdan içeri girdik. Birkaç saniye önce geçtiğim koridorun aksine oldukça aydınlık ve geniş, bembeyaz parlayan bir zemine adım atmıştık. Duvarlarda altın desenler vardı. Büsbüyük ayakta duran şamdanlar, altın işlemeli konsollar, üzerlerinde değişik şekilli objeler vardı. Koridorun sonunda bir kapı vardı ama o kapıya ulaşamadan koridorun sağındaki bir kapıdan içeri girdik. Girdiğimiz anda burnuma değişik kokular geldi. Bu kokularla birlikte midem guruldamaya başlamıştı. En son ne zaman yemek yemiştim hatırlamıyordum bile.
"Şuradaki fazla pişmiş çöreklerden yiyebilirsiniz. Herkes birinin yanına geçsin ve ne derse yapsın. Bugün çok işimiz var." diyip ellerini birbirine vurdu.
Mutfak koridorun aksine daha karanlıktı. Beyazlar gitmiş yeniden gri taşlar gelmişti. Büyük olmasına rağmen çok fazla kişi vardı. Büyük bir karmaşa yaşanıyordu. Bazıları kazanları karıştırıyor, bazıları bir şeyler kesiyor, bazıları ise soldan sağa telaşla koşturuyordu. Gözümün ucuyla Luna'ya baktım.
Eline bir çörek almış, patates soyan yaşlı bir adamın yanına gidiyordu.
Çöreklerin olduğu kısma gittim. Elime en az yanmış olan bir çörek aldım. Tahta masaya vurdum ve taş gibi ses çıkardığını gördüm. Aldığım yere geri koydum. Midemin aksine bir şeyler yiyebileceğimi düşünemiyordum. Claris yanıma gelip titreyen elleriyle geri koyduğum çöreği aldı. Bana bakıp gülümsedi ve mutfağın en sonuna gitti. Diğer tüm kızlar birinin yanına gitmişti. Ben de hemen solumda duran bir kadının yanına geçtim.
"Şunları kesebilirsin. Hepsinin aynı büyüklükte olmasına dikkat et." dedi gözlerini kestiği kabaktan ayırmayarak. Önümdeki bıçağı elime aldığım anda bana baktı ve durdurdu.
"Hayır, hayır. Önce önlüğünü tak, üzerinin kirlenmesini istemeyiz." dedi ve eliyle masanın üzerindeki kahverengi önlüğü gösterdi. Kadının çökük gözlerine baktım. Duyguları yok gibiydi. Sadece yapılması gerekeni yapıyordu. O sırada bir gariplik sezdim. Hepimiz aynıydık. Hepimiz alevlerin ardından evlerimizden, sevdiklerimizden, hayatımızdan koparılıp bu lanetli yere getirilmiştik. Yine de birbirimize yabancıydık. Kendi ırkımıza yabancılaştırmıştık. Bunları yanımda kadının yüzüne bakınca anlayabiliyordum. Bana karşı hiçbir duygu hissetmiyordu. Acıma, yakınlık, şefkat... Hiçbiri yoktu. Aklında hiçbir şey yokmuş gibiydi. Bedenim ürpermişti. Ne kadar kalırsam kalayım, böyle olmayacaktım. Nereden ve nasıl geldiğimi asla unutmayacaktım.
Önlüğü üzerime geçirip arkadan bağladım. Bıçağı elime alıp önümdeki kabağı doğramaya başladım. Güçten düşmüş ellerimle zor kesebiliyordum. Bir tane kabağı soymuş, tahta kabın içine atmak için kaldırmıştım. Yanımdaki kadın büyük bir tepkiyle yanıma gelip kolumu sertçe tuttu.
"Kabul edilemez! Bunların arasındaki farkı görebiliyor musun?" diyip kestiğim iki farklı kabak küplerini yan yana koydu. Biri biraz daha büyüktü.
"Hayır, hayır, hayır...." diyip kendi kendine sayıklamaya başladı.
"Benzemiyorlar, olmamış. Bu çok devasa, bu da çok minik. Benzememişler, olmamış. Beni kesecekler. Beni eşit kesecekler. Kabaklar gibi değil. Ben eşit kesileceğim." diyerek sayıklamaya devam etti kabaklara bakarken. Elleri hala kolumda, etimi sıkıştırıyordu. Ben kadının neler dediğini anlamaya çalışırken biri aramıza girdi.
"Tamam, Vena. Bak ,kimse göremez artık." diyip kestiğim kabakları çöpe attı. Saçlarına aklar düşmeye başlamış adam kadının kolumdaki elini bir güçle çekip beni serbest bıraktı.
"Evet, evet. Göremezler. Kabaklar yok artık. Eşit kabaklar kesebilirim. Eşit olmalılar." diyip önüne döndü. Hiçbir şey yaşanmamış gibi kabakları kesmeye devam etti.
"Vena'nın aklı yerinde değil uzun zamandır. Benim yanıma gel." diye fısıldadı ve bana arkasını dönüp mutfağın diğer tarafındaki ateşe gittik. Arkamı dönüp Vena'ya baktığımda kabakları kesmeye devam ettiğini gördüm. Dönüştürüldüğü kişiye üzülmüştüm.
" Lütfen, yemeği karıştır." diyerek eliyle ateşin üzerindeki kazanı gösterdi. Dediğini yapıp uzun tahta kaşığı elime aldım. Önümdeki yahniyi karıştırırken burnuma gelen güzel kokularla mayıştım.
"Çok güzel kokuyor." dedim hemen yanımda otları doğrayan adama. Dediklerimi duymamıştı.
"Yahni mi bu?" diyerek tekrar sordum. Adam önünde doğradığı otları önümdeki yahniye atarken kulağıma doğru yaklaştı.
"Burada ses istenmiyor, kızım. Özellikle siz yeni gelenlerin mutfaktakilerle konuşması yasak." dedi fısıldayarak. Gözüyle girdiğimiz kapının önündeki kadını işaret etti.
"Şunu görüyor musun? Büyücü Kocakulak'ın av köpeği o. Konuşulduğunu görürse bizi avlıyor ve ispiyonluyor. Sonunda ya kırbaçlanırsın ya da sıçanlarla birlikte zindanda vakit geçirirsin." diyip elindeki son otları da attı ve geri çekildi. Etrafıma baktığımda herkesin sadece işini yaptığını gördüm. Haklıydı. Kimseden ses çıkmıyordu. Sadece ateşin harlanan sesiyle, bıçakların bıraktığı ses vardı.
Elimdeki kaşığı yere attım ve yenisini almak için adamın yanına gittim. Üst rafa uzanmaya çalışırken biraz daha yaklaştım.
"Neden bunu yapıyor?" diye fısıldadım.
"Sarayda bir yeri olabileceğini düşünüyor. Hala bize birer yırtık çuval gibi baktıkları kabullenemedi." dedi bir taraftan kapıdaki kadına bakarak.
"Ben Lilya." dedim kaşığı elime alıp uzaklaşırken.
"Marcus." diyip önüne döndü. Marcus, kendini unutmamış kişilerden biriydi. Bunu konuşurkenki duygularından anlayabilmiştim. Onu sevmiştim.
Kazanın başına gidip yavaşça karıştırmaya başladım. Ateşin başında dakikalarca karıştırdıktan sonra terlemeye başlamıştım. Çenemden akan su damlaların yahninin içine düşmesini umursamıyordum. Biraz daha yahninin üzerine doğru eğilmişken büyük bir sesle kapı açıldı.
"Ah, kokuşmuş avcılara kaç kere dedim dikkatli öldürün diye." diyerek elindeki yelpazeyle biri girdi içeri. Pembe kıvırcık toplu saçları, mavi kirpikleri, danteller ve çiçeklerle donatılmış sarı elbisesiyle yılda birkaç görmeyi başarabildiğim gökkuşağını hatırlatıyordu.
"Kendilerini kaptırıyorlar, herkesi öldürüyorlar sonra sevgili kraliyet ailemize, tanrı onları kutsasın, servis yapacak kimseyi bulamıyorum." diyerek yelpazeni kapadı sinirle. Yüzünü buruşturarak iğrenmiş bir yüz yaptı. Topuklu ayakkabısından birkaç adımlık ses çıkarttı.
"Harika! Aynı avcılar gibi kokuyor burası." diyerek yelpazesiyle burnunu kapadı. Herkes yaptığı işi bırakmış kadına bakıyordu. Biraz daha mutfağın içlerine doğru daldı.
"Herkes işine geri dönsün. Iyh, bu koku... bu koku nereden çıkıyorsa üzerini kapatın." diyerek etrafta dolaşmaya başladı. Ben önümdeki kazanı karıştırmaya devam ederken arkamdan bir ses geldi.
"Adın ne?" diye sordu kadın.
"Luna." diye cevap verdi kısık sesle. Sesindeki stresi hissedebiliyordum. Neden ve niye gelmişti bilmiyordum ama yakınımıza yaklaşmasını sevmemiştim.
"Ben Flavia,küçük tatlı fare." dedi. Sözleriyle birlikte arkamı döndüm. Pembe kocaman saçının arkasından Luna'yı görmeye çalışıyordum. Bir eliyle çenesinden tutmuş yüzünü inceliyordu.
"Bu gözler çok endişeli. Sevmedim." diyerek yüzünü bıraktı sertçe. Gözüm Luna'nın çaprazındaki Claris'e kaydı. Tuttuğu domates eliyle birlikte titriyordu. Hemen yanındaki aşçı kadın Claris'in titreyen ellerini tuttu. Önündeki pembe sosu parmakladı ve önlüğünün kapatamadığı yakasına sürdü. Bu hareketine anlam verememişken göz göze geldim. Bana gülümsemişti aşçı.
Luna'nın yanından ayrılıp yavaş ama heybetli adımlarla masa boyunca adımladı.
"Saçlar...Ahırda mı uyudun, küçük balkabağı dün?" diyerek kızın saçını zehirli bir maddeymiş gibi elinin ucuyla itti.
"Sen!" diyerek Claris'in önünde durdu. Gövdem kazana dönük, kafam ise tamamen Claris'i görmeye çalışıyordu. Şu kocaman pembe saçları... Yine görüşümü kapamıştı.
"Ah, boş ver! Üstün bir domuzun derisi gibi pis!" diyerek uzun tırnaklarıyla yakasındaki lekeyi gösterdi. Aşçı kadının ne yapmaya çalıştığını anlamıştım.
Uzun kırmızı tırnaklarını havada bir şeyler yakalamaya çalışıyor gibi oynatırken bir anda arkasını döndü ve göz göze geldik. Hemen önüme dönüp kazana baktım. Kalbim hızlanmıştı.
"Gözünü benden alamıyorsun, çoğu kişi gibi. Arkana dön ve hemen bana bak." dedi kendi kendine gülerek. Bu cümleleri bana dediğinin farkındaydım.
Uzun tırnaklarını gözüme tutarak gülümsedi. "Sen daha çok küçük tatlı fare gibisin. Seni seçiyorum, beni takip et." diyip arkasını döndü. Yanımda duran Marcus'a baktım. Ağzını oynatarak takip etmemi söyledi. Hızlı adımlarla arkasına takıldım. Kapıdan çıktığım an yeniden beyaz bir masala adım atmış gibiydim. Gözlerim daha deminki karanlık mutfağın etkisinden çıkmaya çalışırken afallamıştı.
"Ah, Velindor krallığından çok misafir geliyor. Bir anda bunun haberini vermelerine inanamıyorum. Diğer tüm köleler büyük salonda hazırlık yapıyor." diyerek iç çekti. Sanki her şeyi biliyormuşum gibi anlatıyordu. Sözlerine devam ederken yürümeye başladı.
"Bu yüzden hizmet edecek köle kalmadı. Yanlış anlama gelmelerine sevinmedim değil. Sonuçta krallıkların birleşmesi güzel bir şey." derken koridorun sonuna gelmiştik. Yüzündeki gülümsemeyle yelpazesini sallıyordu. Bir anda durdu ve bana baktı.
"Ah, normalde siz yeni köleleri üst kata çıkarmayız. Bugün bu kanatta başka kimse kalmadı. O yüzden..." diyip gözleriyle arkamı işaret etti. Arkamı döndüğümde altın bir masanın üzerinde altın bir tepsi durduğunu gördüm. Üzerinde tadını bilmediğim ve daha önce hiç görmediğim mavi bir sıvı vardı. Üzerinden çıkan dumanlar burnuma geldiğinde aklımda kelebek canlandı. Nasıl olmuştu bilmiyorum ama kokusu kelebek gibiydi.
"Bunları prense, tanrı onu korusun, götüreceksin." diyerek bana yaklaştı. Benim boyumla eşitlenmek için hafifçe eğildi.
"Sakın, bir hata yapayım deme tatlı fare. En ufak bir hata bile! Özellikle prensin yanında. Bu dünyada hiç var olmamış gibi yok olursun." diyip geri çekildi. Ses tonu önceki dakikalara göre daha ciddiydi.
"Ah, içime Alecta kaçtı sanırım." diyip gülerek yelpazesini salladı. Kendi kendine neşeyle mırıldanırken bana tekrar döndü.
"Anladın mı?"
Kafamı salladım.
"Hayır, sesini duymak istiyorum." dedi.
"Anladım." dedim sesimi düz tutmaya çalışırken. Korkuyordum, en derinlerimde bile bu korkuyu hissedebiliyordum. Cevap verirken bile korkuyordum. Sesimi kullanmaktan korkuyordum. Ama tüm bu korkular sadece korkuydu.
"Hmm, değişik..." diyerek etrafımda bir tur attı. Yelpazesi çenesinin altında destek olurken düşünür gibi bir yüz ifadesi vardı.
"Her neyse, çok zaman kaybettik. Tepsiyi kapıdan dümdüz yürüyüp altın masanın üzerine bırak.Hadi kış kış!" diyerek ellerini havada gitmem için salladı. Tüm gücümü ellerime vermeye çalıştım ve tepsiyi tuttum. Ellerimin titremesini istemiyordum.
"Hayır, diğer kapı." diyerek arkamdan bağırdı Flavia. Yönümü sağdaki koridordan sola doğru çevirdim. Yavaş ve temkinli adımlarla önümdeki kısa koridora baktım. Sadece tek bir kapı vardı. Kapının yanında iki tane zırhlarla kaplı asker vardı. Ellerinde simsiyah mızraklar vardı. Derin bir nefes aldım ve dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Ama ne düşünmeye çalışırsam çalışayım aklımda sadece alevler canlanıyordu. Titreme sesi çıkaran fincana baktım. En iyisi hiçbir şey düşünmemekti.
Kapının önüne geldiğimde durdum. Askerlere baktım sırayla. Hiçbirinin yüzü gözükmüyordu. Sağımdaki askere doğru kafamı eğerek daha dikkatli bakmaya çalıştım ama bir anda iki asker de buharlaştı. Şaşkınlıkla irkilmiştim. Daha demin oldukları yere bakarken kocaman beyaz kapı kendiliğinden açıldı. Aklıma Flavia'nın sözleri geldi. Dümdüz yürüyüp altın masanın üzerine bırakacaktım.
Adımımı tahta zeminin üzerine attım. İkinci adımım kocaman beyaz renk bir hayvan postunun üzerineydi. Gözlerimi yerden ayırmadan ilerledim. Etrafıma bakmıyordum. Ne kadar az görürsem o kadar sakin kalabilirdim. Ne kadar az o kadar iyiydi. Birkaç uzun adım sonrası altın masanın bacaklarını görmüştüm. Yavaşça tepsiyi masanın üzerine bırakırken kulaklarımı soldan gelen iki sese odakladım.
"Ashendale en sonki hedefti, majesteleri. Avcılar, askerlerimin diğer kasaba kayıtlarını bulmalarına imkan bırakmadan tüm köyü yakmış. Bu yüzden, bu meseleyi yeniden gündeme getiriyorum: Avcılar birimi benim eğitimli şövalyelerimden oluşmalı, majesteleri. Böyle çok yavaş ilerliyoruz. Lütfen bu isteğimi yeniden gözden geçirin."
Duyduklarımla birlikte gözümde bir dalgalanma yaşandı. Ashendale benim kasabamdı. Benim evim, benim hayatımdı. Kendime bu kadar yakın ama artık o kadar da uzak bir kelimeydi artık. Yerime çakılmıştım. Kalp atışlarım hızlanmışken dikkat çekmemem gerektiğini hatırladım. Kafamı hafifçe yana çevirip onlara baktım. Şöminenin önünde arkaları bana dönük ayakta duruyorlardı.Yeni koyduğum tepsinin uçlarından tutup biraz daha dinledim.
"Bu meseleyi daha önce konuştuk, Titus. Önerin üzerine birkaç şövalye avcıların arasında yerleştirdim. Daha fazlasını şimdilik yapamam. Her ne kadar senin görüşüne katılsam da bu büyük kararı sadece kral onaylayabilir." dedi diğer ses. Prensin sesi olmalıydı. Sesi midemi bulandırmıştı. Tüm ırkımı yok etmek isteyen bu büyücülerin yanında olmak midemi bulandırıyordu.
"Yüce kralımız önerimi sunduğumda korku salmak istediğini belirtti. En büyük sırrı bile korkunun sessizliği ifşa eder. Bana tam olarak bu sözleri söyledi, majesteleri. Avcılarıyla gurur duyuyor." dedi sesi daha yaşlı adam. Bu dedikleri gözümde ikinci bir dalgalanma oluşturmuştu.
Avcılarıyla gurur duyuyor.
Bu söz beynimde durmadan yankılandı. Kalpsiz yaratıklarıyla gurur duyuyordu. Sabahları beni gülümsemesiyle karşılayan Bay Adria'yı öldüren, annesinin acısıyla ağlayan bir çocuğun kafasını kesen, Mia teyzemle olan gülüşlerimi silen, hayatımı elimden çalan ve beni köle yapan avcılarıyla gurur duyan kalpsizleri yöneten bir yaratık... Vücudumdaki tüm kan aniden çekilmiş, bir titreme gelmişti. Titremeyle birlikte elimle tuttuğum tepsi de bana ayak uydurmuş sallanmıştı. Sallantının etkisiyle fincan altındaki tabağa sürtmüş, odadaki tek sesi çıkarmıştı. Paniğin etkisiyle titreme durmuş, kan akışım hızlıca tekrar başlamıştı.
"Seni beceriksi..." diye bağırmaya başladı biri. Sözlerini bitiremeden bir diğer ses araya girdi.
"Çıkabilirsin Titus."
Diğerinin sesinin aksine daha sakin ve tehlikeliydi. Gözlerimi fincandan başka yere çevirmedim. Panik, öfke, hüzün, en önemlisi de büyük bir nefreti aynı anda yaşıyordum.
"Nasıl isterseniz, majesteleri." diyerek bana doğru yaklaşan bir ses duydum. Benim yanıma geleceğini sanarken koridorda yankılanan seslerle uzaklaştığını anlamıştım.
Odanın sessizliği ölümümün habercisi gibiydi.Anlık çıkan bir fincan sesi yüzünden öldüreleceğimi düşünmezdim. Geldiğimden beri öylesine öldürülebileceğim konusunda uyarılmıştım ama öylesine ölmek istemiyordum. İçimde kalan öfkeyle, bu lanetli yerde sustuğum dakikalarla ölmek istemiyordum.
Kafamı yerden yavaşça yükselttim. Çenemi dikleştirdim. Belki de buraya geldiğim andan beri ilk kez kafam dikti. Tüm paniklemem gitmiş, bedenim rahatlamıştı. Vücudum daha da keskinlemiş, aklım netleşmişti. Sanırım ölmeden önce böyle hissediliyordu.
"Sen kimsin?"
Bu sözle birlikte tamamen sesin kaynağına döndüm. Daha deminki konumunu koruyordu. Sadece bu sefer yüzü bana dönüktü. Simsiyah dalgalı saçları, sarayın kendisi gibi bembeyaz bir teni vardı. Üzerinde lacivert bir gömlek, altında ise aynı tonda kumaş bir alt vardı. Gömleğinin üzerind aynı renk bir ceket vardı. Kolları altın işlemeli, hemen göğsünün üzerinde ise bir arma vardı. Uzaktan da olsa yüzüne baktım dikkatlice. Keskin bir yüzü vardı. Keskin bir yüzü ama yorgun gözleri vardı.
Bu kadar kötü olabilmek yorucu olmalıydı.
"Sen kimsin!" diye sesini yükseltti bu sefer. Cevap almamak sinirlendirmiş olmalıydı. Kaderimi kabullenmiştim. Mia teyzeden özür diledim. Ne olursa olsun yaşamamı istemişti ama artık bu sonumdu.
"Lanet bir fincanı bile koymayı beceremeyen bir köle, majesteleri." diye cevapladım. Ağzımdan çıkan her bir kelimeyle birlikte vücuduma bir enerji yayılmıştı.
Prensin yüzüne baktım. Yüzünde donukluk vardı. Dediklerime karşı bir şaşkınlık ifadesi oluşmamıştı, donmuştu. Birkaç saniyelik donukluk ve sessizlik sonrası kahkaha attı. Kahkahasının ardından bana doğru ilerledi. Yüzündeki eğlenmiş ifade gitmiş, yerine meydan okumak isteyen bir ifade gelmişti. Bana doğru yaklaşırken kafamı daha da dikleştirdim. Geri adım atmayacaktım.
Korkuyor muydum?
Ölesiye korkuyordum.
Aramızda birkaç adımlık mesafe bıraktı ve gözlerimin en içlerine baktı. Hayır, gözlerimin değildi, ruhumun en içine bakıyordu. Ben de onun gözlerine baktım. Altın rengi gözleri vardı. Daha önce görmediğim bir renkti bu gözler. Sanırım kötülüğün rengi altındı burada.
"Şaşırtıcı. Bu cesaretin kaynağını merak ettim." dedi sesini kısarak.
"Yıkılmış bir köprü selden korkmaz." diye cevapladım düşünmeden. Sesim her zamankinden daha güçlüydü.
"Daha önce bu sözü duymamıştım. Kimden alıntı yaptın?" diye sordu. Sesinin tınısında tehdit yoktu merak vardı.Kurbanıyla önce oynamayı tercih ediyordu. Oyun oynamayı çok severdim.
"Kimden mi?" diyerek bu sefer ben güldüm.
"Kimden değil, majesteleri. Nereden diye soracaksınız." diyerek daha deminki halimin aksine büyük bir ciddiyetle cevap verdim. Yüzünde bu sefer şaşkınlık vardı. Yüzüne doğru tıslamıştım.
"Peki cevaplayayım. Bu söz..." diyip arkamı ona döndüm. Altın masanın yanına gelip durdum ve ona geri döndüm.
"Bu söz en son hedefeniz Ashendale'deki, benim evimdeki, bir söz. Siz yakıp yıkmadan, yaşayan herkesi öldürmeden önce kasabamdaki bir sözdü!" derken tepsiyi hışımla yere fırlattım. Fincanın içindekiler bembeyaz zemine dökülmüştü.Ölümümü hızlandıracaktım. Daha deminki mutluluğumun yerini günlerdir içime gömdüğüm öfke aldı. Bu öfke içimde o kadar filizlenmişti ki tüm bedenimi içten sarmalamıştı fark etmeden.
"Sen ve iğrenç kirli krallığın, hepiniz, hayatımı, hayatları çaldınız!" diye bağırıp duvarın kenarında masaya gittim. Üzerinde mürekkep ve kağıtlar vardı. Elimle hepsini yere attım. Tüm odayı yakmak istiyordum. Patlayıp bir aleve dönüşmek istiyordum.
"Dünyanın... Hayır! Yıldızların ötesinin tüm laneti içinizde akan o pis kanda, acımasız canavarlar!" diyerek ona doğru yaklaştım. İşaret parmağım ona doğru dönmüş titriyordu. Aslında titremeyen hiçbir yerim kalmamıştı. Gözlerim yanıyordu. İçimdeki tüm öfke gözlerimde birikmiş gibiydi. O ise sadece durmuş beni izliyordu. Hiçbir duygu yoktu.
"Her şeyimi aldınız. Canınız cehenneme!" Diye bağırmaya devam ettim. Eminim ki canları zaten cehennemde bir yerdeydi.
"Hepsinin bedelini ödeyeceksiniz. Her bir kan damlasının, her bir çığlığın..." diyip ona daha da yaklaştım. Aramızda çok az mesafe kalınca yüzüne doğru bağırdım.
"Bu insanların yüreğindeki her bir acının bedelini ödeyeceksin. Seni pis kati..." diye bağırdım elimi kalbimin üzerine sertçe yerleştirirken. Elini bir anda yukarı kaldırdı.
Sonum buydu. Son saniyelerim bunlar olmuştu. Kendimle gurur duyarak ölecektim.
Gözlerimi kapadım. Kapadığım anda annem ve babamın yüzleri önüne geldi. Bana gülümsüyorlardı. Yüzlerindeki sıcaklık içime yayılmıştı. Daha sonra Mia teyzenin kollarını açarak beni beklemesi canlandı. Onunla buluşacaktım.
Annemle babamı bir daha göremeyecek olmanın acısıyla gözümden bir damla yaş aktı. Gözümü açıp önümdeki canavarın yüzüne baktım. Eli yukarda içinden mavi ışıklar saçılıyordu. İlk geldiğimde girdiğim gölün renkleri gibiydi. O kadar canlı ve güçlüydü ki hissedebiliyordum. Elini büyük bir güçle hareket ettirdi ve gözlerim istemsizce kapandı. Ve bir anda büyük bir ses duyuldu.
Yaşamak her şeye rağmen güzeldi.
Ama bir terslik vardı.
Birkaç saniye daha gözüm kapalı kalmıştı.
Vücudumda bir değişiklik hissetmeyince yeniden açtım. Aynı odada, aynı konumda, aynı kişinin önümdeydim. Elinin havada asılı kaldığı yöne baktım.
Kapıyı kapamıştı.
"Acımasız bir canavarsam dediklerinden sonra o kadar kolay ölebileceğini mi sandın?" dedi alayla. Bu sözlerine karşı şok etkisi yaşamıştım. Evet, ölmeliydim. Çoktan ölmüş olmalıydım.
"Pis bir katil, pislik yapmadan öldürmez." dedi bağırarak. Bana sinirlenmişti.
Vücudum deli gibi titriyordu. Bir anda vücudumdaki tüm enerji gitmişti. Gözümdeki dalgalanmalar durmuş, parmaklarımdaki hisler gitmişti. Gözlerine son kez baktım, altın rengi daha da canlanmış yorgunluğu kaybolmuştu. Tüm enerjim ona gitmişti. Gözleri bir anda kaydı. Gözlerimdeki tüm görüntü kaydı. Vücudum kendi kendini öldürmüştü.
Karanlık beni kucaklamıştı.