Çat
Bir tahtanın daha kırılma sesiyle birlikte gözlerimi kapadım. Claris yere düşmüştü. Ayağını tutarak ağlıyordu. Yanına gitmek için hareketlenmişken tahta sopayla birlikte durduruldum. Yaşlı kadın, Falrith, Diraların başı… Birkaç saattir kızlara yaptığı işkenceyle tüm isimlerini hafızamıza kazımıştı.
“Hayır Lilya… Günün 13. dersi: Diralar, diğer Diralara yardım edemez bu sarayda!”
Çat!
Nivara’nın sırtına inen 2. darbeydi. Falrith, bana vurmuyordu. Benim canımı nasıl yakacağını çözmüştü. Kızlara vurarak, üstlerinde sopaları kırarak benim canımı hepsinden daha çok yakıyordu. Ne zaman harekete geçsem daha fazla, daha sert vuruyordu. Beni işkence tiyatrosunda en öne oturtturmuş gibiydi.
“Tamam!” diye bağırdım.
“Tamam anladım. Anlattığın her şeyi anladım! Dersimi aldım.” dedim titreyen sesimle. Etrafımda yere yığılmış kızlara baktım. Hepsi benim yüzümdendi.
“On dördüncü ders.” dedi ve bana yaklaştı.
“Bu ağzını…” diyip elindeki sopayı dudağımda gezdirdi yavaşça. Buruşuk gözlerindeki saf kötülüğü görebiliyordum.
“Bana karşı kullanmayacaksın!”
Dudağıma inen darbeyle birlikte önce yüzüm uyuştu. Daha sonra çeneme doğru sıcak bir sıvının aktığını hissettim. Kanıyordu.
“Bugünlük ders bitti!” dedi ve kapıdan çıkıp gitti.
Elimle dudağımı tutarken kızların yanına koştum. Gözlerimden yaşlar akıyordu. Yüzümdeki acı umrumda değildi, kızları böyle görmek içimi çok acıtmıştı. Dudağım değil de kalbim kanıyor gibiydi.
“B-ben özür dilerim.” diyip daha çok ağlamaya başladım. Claris’in yanına gidip ayağına baktım. Morarmıştı. Daha sonra Luna’nın yer yer kanayan koluna… Zorya’nın acıyla göğsünü tutuşu… Nivara’nın düz bile duramaması… Hepsi acı içinde kıvranıyordu.
“Sorun değil, Lilya. O yaşlı bunak bedelini ödeyecek.” dedi Zorya öfkeyle.
“Daha kötüsünü de yaşadık.” diyip güldü Nivara. Güldüğünde vücudunun acıdığını görebiliyordum. Yüzünü buruşturmuştu.
“Hayır. Hepsi benim suçum. Öfkesini bir şekilde çıkaracağını bilmeliydim.” dedim burnumu çekerek.
“Ç-çok acımadı zaten.” dedi Claris ağlarken.
“Dudağın nasıl? Bakayım.” diyip dudağımdaki elimi ittirdi Luna. Daha iyi durumda olan koluyla dokununca ağzımdan acı dolu bir inleme çıktı. Kaşlarını çatmış dudağıma bakıyordu.
“Parçalanmış. Yıkamalıyız orayı.” diyince gözlerimden yaşlar aktı.
“Beni düşünme. Kendi haline bak, Luna! Kolunu hareket bile ettiremiyorsun.” dedim nazikçe kolunu tutarak. Dolu gözleriyle koluna bakıyordu.
“Büyük Baloya bizi böyle götürmezler. İyileştireceklerine eminim.” diye cevapladı. Kızlar da onu sesli biçimde onayladı.
“Çok özür dilerim.” diye tekrarlayınca kızlar beni azarlamaya başladı. Bir süre içimdeki pişmanlık duygusunu aşmaya çalıştım.
“Diralar mutfağa!” diyerek içeri daldı bir şövalye.
Claris’in koluna girdim. Diğer kızlar da birbirine destek olarak çıktılar. Uzun koridorlar bugün bizi daha da zorlamıştı. Bizi çalıştıracaklarını biliyordum. Nefes aldığımız sürece bizi çalıştıracaklardı. Ne halde olursak olalım. Yine de bu halimizi görmezden gelmelerini kabul edemiyordum. Bu insanlar akıllarını yitirmişti.
Mutfağa girince mutfaktaki bazı çalışanlar bize yardım etmişti. Herkesin acısını hafifletecek iş vermişlerdi. Claris, oturarak çalışıyordu, Luna hafif şeyler taşıyordu. Zorya ve Nivara’nın ise acısını azaltacak hiçbir şey yoktu.
“Al bunu dudağına koy,kızım.” dedi Marcus donmuş bir et parçasını bana uzatarak. Dediğini yapıp dudağımın üstüne doğru bastırdım.
“Falrith, canavar kadın!” diye söyleniyordu biri.
“Canavar, canavar, canavar…” diye devam ederken kim olduğunu anlamıştım. Mutfaktaki ilk günümde kabakları kesemedim diye beni kesecek olan o kadındı.
“Vena’yı bu hale getiren Falrith.” dedi Marcus.
Bir yandan havuçları doğrarken bir yandan da kapıya bakıyordu.
“Nasıl?” diye sordum.
“Size yaptığı gibi. Yıllarca.” diyince Vena’ya baktım. Kendi kendine konuşup arada sinirleniyor, arada gülüyordu. Onun için üzülmüştüm.
“Hmmm, bu baharat kokusu…Hassas midem için çok fazla!”
Flavia her zamanki gibi yüksek sesiyle mutfağa girmişti. Bugün renkten uzak, simsiyahtı. Kafasında örümcek şekilli süsler vardı. Ellerinde delikli eldiven, ayağında kuru dalı andıran yüksek bir ayakkabı… Ne kadar renkten uzak olursa olsun yine kendisi gibiydi.
“Eminim misafirlerimiz de bu kadar baharatı yiyemez.” diyip elini hava çevirdi.
“Tekrar yapın.” diye bağırınca birkaç kişi kazanı dışarı götürdü. Dolu götürüp boş getirmişlerdi.
“Çok şekersiz!” diyip parmağını bandırdığı turtayı eliyle itti.Velindor Krallığı’ndan gelenler de yemeğe katılacaktı. Bu yüzden akşam için olduğundan daha fazla mükemmellik isteniyordu. Bir çok büyücü kontrol etmek için mutfağa gelmişti.
“Tatlı yaban domuzu, prense bunları götür.”
Flavia’nın sözüyle birlikte ona döndüm. Bana bakmıyordu. Turuncu saçlı kıza söylemişti. İkisi birlikte mutfaktan çıkınca anlık o garip his vücudumu ele geçirmek istemişti. İzin vermedim. Benim gitmemem daha iyiydi zaten.
Beni seçmediğine sevinmiştim.
Birbirimizi görmememiz çok iyi olmuştu.
Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim.
“Taze zencefilleri ez, Lilya.” Marcus’un sesiyle birlikte işime geri döndüm.
Uzun bir hazırlığın sonunda mutfaktaki işimiz bitmişti. Kızlarla yeniden birbirimize tutunarak odamıza gidiyorduk.
“Yine de o kazanı atmayıp bize verebilirlerdi.” dedi Claris.
“Üzgünüm Claris, biz ölü yapraklardan bile daha kuru o yanık ekmeklere mahkumuz.” dedim.
Kütüphanede yediklerim dışında hiçbir şeyi isteyerek yememiştim. Sadece hayatta kalabilmek içindi.
“O ekmeklerle Falrith’i bile öldürebiliriz.” dedi Zorya gülerek. O kadar sertlerdi ki yiyebilmek için sütle ıslatıyorduk. Hepimiz gülmüştük.
“Durun!”
Koridorun başından gelen sesle hepimiz arkamıza bakmıştık. Bizden biraz daha yaşlı olan bir kız koşarak yanımıza geldi. Nefes nefese kalmıştı.
“Prenses Orivella’yı hazırlamak için birinize ihtiyacım var.” dedi nefesini düzeltmeye çalışırken.
“Orivella kim?” diye sordum hemen.
“Velindor Krallığı’nın varisi.” diye cevapladı.
“Kendi hizmetkarlarını getirmemiş mi?” dedi alayla Nivana.
“Getirdi ama… Boş verin! Hızlı olmalıyız.” diyince kızlara baktım. Hiçbirimiz gitmek istemiyorduk. Yine de içlerinde en iyi durumda olanı bendim.
“Ben gelirim.” dedim.
“Uyuyun kızlar. Beni beklemeyin.” diyip uyardım onları.
Prenses Orivella, prensin olduğu katta kalıyordu. Misafir odalarının daha üst katta olduğunu bildiğim için bunu garipsemiştim. Prensin katının kendisine özel olduğunu sanıyordum.
“Adın ne?” diye sordum.
“Isy.Senin?” dedi. Hızlı adımlarla yürüdüğümüz için nefesimiz kalmamıştı.
“Lilya.” diye cevapladım.
“Genç gözüküyorsun. Ne zaman getirildin?” dedim merakla.
“Beş sene önce.” dedi kısaca. Beş sene…Diğer Diraların yanında her ne kadar kısa bir süre gibi dursa da kendimi burada 1 yıl bile hayal edemiyordum.
“Nasıl? Nasıl burada kalabildin?” dedim adımlarımı yavaşlatıp. Koluyla beni durdurdu ve etrafına baktı. Bu ani hareketi beni tedirgin etmişti.
“Dediklerini yaptım sadece. En iyi şekilde yapabilmek için uğraştım.” diyince kaşlarımı çattım.
“Neden?”
Kolunu yukarı sıyırdı hızlıca. Kolunun içini bana doğru çevir. Oldukça küçük bir ağaç simgesi vardı. Ağacın kökleri aşağıda birleşip düğüme dönüşüyordu. Yüzümdeki anlamsız ifadeyle ona baktım.
“Bir ümit uğruna.” diyip kapadı. Ne olduğunu anlayamamıştım.
“O ne? Neyin simgesi?” dedim merakla.
“Zamanımız yok. Sonra anlatırım. Prenses biraz deli. Alecta gibi bir şey. Ne diyorsa yap.” dedi ve yeniden koşmaya başladı.
İçimdeki merakla birlikte arkasından koştum. Kapının önünde durup kapının açılmasını bekledik. Açılınca içeri girdik. Odanın büyük bir kısmı kırmızıydı, diğer kısmı ise siyah. Sarayın odalarını düşününce bu odanın böyle olmasını garipsemiştim. Oldukça korkutucu bir havası vardı.
Isy eliyle gel işaret yapıp kafasını eğdi. Orivella aynanın karşısında oturup kendisini izliyordu. Bizim geldiğimizi görünce ayağa kalktı.
“Lanet olsun! Yemeğe geç kaldım, iğrenç yaratıklar!” diyip Isy’nın üzerine yürüdü. Prensesin gözlerinden neredeyse alevler fışkıracaktı.
“Bunun hesabını kim verecek!” diye bağırdı yüzümüze doğru. Daha sonra derin bir nefes alıp geri oturdu.
“Önce ben. Beni hemen hazırlayın, sonra cezanızı çekeceksiniz.” diyip masasının üzerindeki beyaz pudrayı yüzüne sürdü. Isy’e yan gözle baktım. Gözlerini devirdi.
Isy ,ateşe tuttuğu bir çeşit aletle prensesin saçlarını dalgalandırıyordu. Ben ise prensesin ayakkabılarını parlatıyordum. Silmem için su vermişlerdi fakat ben tükürüğümü kullanıyordum. Böyle ufak şeylerle içimdeki ateşi küle çevirmeye çalışıyordum fakat asla yetmeyeceğini biliyordum.
“Ahhh!”
Prensesin yüksek sesiyle birlikte oturduğum yerden fırladım. Isy’nın elindeki alet yere düşmüştü. Üzerindeki bir tutam saçla birlikte!
Koşarak yanlarına gittim.
“Sen ne yaptın saçıma!” diye kükredi. Sesinin tüm sarayda yankılandığına emindim. Kopan yere baktım. Saçının yanında çok da küçük olmayan bir boşluk oluşmuştu. Bakınca bunu net biçimde görebiliyordum.
“Beni affedin, majesteleri.” dedi Isy. Kafası yerde elleri önündeydi.
“Bu akşam prens beni ilk kez görecekti!” diyip aynaya döndü. Eliyle kopmuş saçına baktı.
“N’olur affedin beni! Yüce affınıza sığınıyorum.” diyip yere çöktü Isy.
“Şu yaptığına bak!” diye bağırmaya devam etti. Isy’nin üzerine yürürken ben yanında durmuş olanları anlamaya çalışıyordum.
“Gecemi mahvettin!” diyip elini kaldırdı.
“Hayır, çok özür dilerim. Çok özür dilerim. Affedin beni!” diye yalvarmaya devam etti.
Neler olacağını hissedebiliyordum. Balo salonunda olanlara bir kere daha şahit olamazdım. Prensese doğru adım attım. Aralarına girmek üzereyken Isy çöktüğü yerden ayağa kalktı. Prensesin tam önüne geçip kafasını dikleştirdi. Ve gülmeye başladı.
“Ah…Ne yaparsanız yapın bu yaban domuzu yüzünüz güzelleşmeyecek!” dedi. Önceki yalvaran sesi gitmiş, soğuk alaylı bir ses tonu gelmişti.
Isy’nin yanına gitmek için harekete geçmişken o balkona doğru koşmaya başlamıştı. Prenses odası gibi kırmızıya dönmüş yüzüyle ellerini havaya kaldırmıştı. Eliyle dumana benzeyen siyah bir top oluşturdu. Isy’nin ne yapacağını anlamıştım.
“Hayır , Isy!” diye bağırıp balkona doğru koştum. Çok geç kalmıştım. Isy vücudunu balkondan aşağı serbest bırakmıştı. Gözlerimi çektim. Bakamadım.
Zaman durmuş gibi hissetmiştim o an . Kalbim ağırlaşıp mideme düşmüş gibiydi. Birini daha kaybetmiştim. Aynı kanı taşıdığım birini daha.
“Lanet domuzlar…” diyerek üstüme doğru yürümeye başladı prenses. Olanların şokuyla birlikte buz kesilmiştim. Hareket edemiyordum.
“Kolay kurtuldu. Onun için başka planlarım vardı.” diyip balkondan aşağı baktı. Sözleriyle birlikte beynimde yanmalar hissettim. Binlerce nokta yanıp sönüyordu sanki. Damarlarımdaki kan o kadar sıkıştırıyordu ki beni patlayacak gibiydim.
“Bir tutam saç…” diye fısıldadım. Her şey bir tutam saç için miydi? Isy’nin canı bir tutam saç kadar mı değerliydi?
“Ne dedin sen?” diye bağırdı. Gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Ölenler, dövülenler, susturulanlar… Son birkaç gündür gördüklerim yeniden gözlerimin önüne gelmişti. Hepsi üst üste binmişti.
“Ne dedin sen!”
Yüzüme inen tokatla birlikte kafam yana savruldu. Sızlayan dudağım tekrar kanamaya başlamıştı. Savrulan kafamı yavaşça düzleştirdim.
İstediğini almasına izin vermeyecektim.
“Canımı acıtabileceğinizi mi sandınız?” dedim gülerek. Gülerek onu daha da sinirlendirmek istemiştim. O ise sinirlenmek yerine şaşırmıştı.
“Sen…Sen bana cevap mı veriyorsun?” dedi tehditkar bir sesle. Sesi bir yılanın tıslamı gibiydi.
Belki de ölüm günüm bugündü. Sarayda öleceğimi biliyordum. Geldiğimden beri her gün bunu dilemiştim. Yaşamak istemiyordum ama ölmek de istemiyordum artık . Diğer herkesin güvende olduğunu bilene kadar ölmek istemiyordum. Ama tanrı bugünü seçmiş olmalıydı.
“İstediğiniz kadar vurun. Acıtamazsanız.” diyip elimi göğsüme koydum.
“Buradaki acı yanında bu acıları hissetmem!” diye bağırdım. Önümdeki yaratığın yüzünde sinsi bir gülümseme oluşmuştu.
“Deneyelim o zaman.” diyip saçlarımdan tuttu. Büyük bir güçle beni duvara doğru fırlattı. Sırtım o kadar şiddetli çarpmıştı ki duvardaki tablo kafama düşmüştü. Yüzümdeki gülümsemeyi silmedim.
Yüzüme baktı tekrar. İfadem onu tatmin etmemiş olmalıydı, eline aldığı bir çerçeveyle üzerime doğru yürüdü. Tam önümde durmuşken kapı aniden açıldı. O kadar hızlı açılmıştı ki duvara çarpmıştı. Benim gibi.
“Prens Eryon.” dedi prenses bir anda sesini yumuşatarak. Saçlarını düzeltip önünde eğildi. Yüzümdeki gülümsemeyi daha da büyüttüm. Isy’nin dediği gibi yaban domuzu suratını hiçbir şey değiştiremezdi.
“Prenses Orivella. Siz yemeğe gelmeyince merak ettim.” dedi ve odanın içine doğru yürüdü. Attığı her adımla birlikte kalbim de atıyordu. Prensesin önünde durunca gözleri önce beni buldu. Duvarın dibinde yerde, kafamdan ve dudağımdan akan kanlarla birlikte prensin yüzüne bakıyordum. Önce dudaklarıma değdi gözleri. Kafama doğru çıktı. En son yeniden gözlerime baktı. Bakışları her zamankinden daha soğuktu. Baktıkça içim üşüyordu sanki.
Kalbim sızlamıştı. Çok sert çarpmış olmalıydım.
“Kusura bakmayın, majesteleri. Gördüğünüz gibi bu Diraya yerini bildiriyordum.” dedi sesini daha da incelterek. Flavia’dan daha ince olan sesleri kulağımı tırmalıyordu.
“Eminim daha sonra bunu tamamlayabilirsiniz. Gece şölenini kaçırmak istemezsiniz.” diyince yeniden gözlerimi ona çevirdim. Bana bakmıyordu bile artık.
“Ah tabi ki! Sizinle izlemeyi çok isterim.” diyince prens elini uzattı. Orivella yaratığı bekletmeden elini tuttu.
Birlikte odadan çıktıklarında duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştım. Gözlerim dönmeye başlamıştı. Kafamdaki acı ise kalktıkça daha da artıyordu. Ama bunları umursamamıştım o an. Aklımda sadece prensin yerde yatan ben değilmişim gibi davranışı vardı. Beni ölümden kurtaran kişi beni ölüme teslim ediyordu artık.
Ölümle aramdan çekilmişti.
Dediğini yapmıştı. Bir prens gibi davranmıştı bu akşam. Kalpsiz büyücülerin prensi Eryon artık olduğu gibi davranıyordu. Bana karşı yaptığı rolünü sonlandırmıştı.
Yüzüme gülümsememi yerleştirdim. Gülerek ayağa kalkmaya çalıştım fakat kalktığım gibi yere düşmüştüm.Kafamdaki sızı yeniden kendini hatırlatınca gözlerim döndü. Ve en sonunda kapandı.