Yatakta hareketsizce uzanıyordum. Gözlerim pencerenin tam ortasında duran Ay'a kilitlenmişti. Ne gözümü ne de parmaklarımı hareket ettirecek gücüm kalmamıştı. Geri kalan tüm günüm mutfakta koşuşturmayla geçmişti. Velindor Krallığı'ndan gelmişlerdi. Geleceklerini Flavia kendi kendine konuşurken söylemişti birkaç gün önce. Bugün ise mutfağa sürekli gelip emirler yağdırmıştı her şeyin mükemmel olması için. Geldiklerini kesinleştirmişti.
"Uyanık mısın?"
Çenemi havaya kaldırıp üstümde duran yüze baktım. Zorya'ydı. Ayaklarımı göğsüme doğru çekip oturur pozisyona geçtim.
"Herkes uyumuş." dedi.
"Sen neden uyumadın?" diye sordum. Yorgun düşmüş yüzüne baktım. Keskin yüz hatları vardı. Siyah kısa saçları ve kalın kaşlarıyla bir erkeği andırıyordu neredeyse.
"Seninle aynı sebepten." diyince sustum. Bugün olanların beni uyutabileceğini sanmıyordum. Kabuslarımda çıkan katil Alecta'nın yüzü de buna pek yardımcı olmuyordu.
"Kasabadaki demirci dükkanını biliyor musun?" diyerek sessizliği böldü.
"İsyancılara kılıç yapan dükkan mı?" diye sordum. Kafasını salladı.
"Orada çalışıyordum. Babamla birlikte." diye cevaplayınca kaşlarımı kaldırdım.
"Nasıl yani? Kılıç mı yapıyordun?" dedim. Vücudu en zayıfımız olan Claris'in tam tersiydi. Kolları güçlü ve kalın duruyordu.
"Sadece kılıç değil, aklına gelebilecek her şeyi." dedi gülerek. Daha sonra elini elbisenin içine soktu. Göğsünden bir bıçak çıkarıp bana uzattı.
“İşine yarar mı bilmiyorum ama bir gün ihtiyacın olabilir.” dedi. Bıçağı alıp duvardaki ışığa doğru tuttum. Mutfakta kullandığımız bıçaklardı.
“Bunu ne zaman aldın?” dedim şaşkınlıkla. Kapıda sürekli bizi izliyorlardı, bunun yanında mutfakta kimin senin tarafında olduğunu bilemezdin.
“Bugün. Bulabildiğimi toplamaya çalışacağım. Belki daha işe yarar bir şeye dönüştürebilirim.” diye cevapladı. Bunları derken gözleri parlamıştı.
Savaşmaya hazırdı.
“Teşekkür ederim.” diyip bıçağı yastığımın altına koydum. Gülümseyip yatağına geri gitti. Kafamı yeniden yastığıma koydum ve bir süre gökyüzündeki yıldızları izledim. Gözlerim kapanana kadar…
Kapının açılma sesiyle birlikte gözlerim hiç kapanmamış gibi açıldı. Hemen yatağımda doğrulup etrafıma baktım. Kızlar hâla uyumaya devam ediyordu. Seslere karşı hassaslaşmıştım.
“Pssttt!” diye bir ses geldi kapıdan. Ayağa kalkıp gözümü ovuşturarak kapıya doğru ilerledim. İlerledikçe kimse olmadığını fark ettim. Adımlarımı yavaşlattım.
Yine bir kabusun içinde miydim?
Kafamı kapıdan dışarı çıkarıp önce sağa baktım. Sola doğru bakmak için dönerken bir çift el gözümün önünde belirdi.
“Zraaa!”
Bağırma sesiyle birlikte olduğum yerde sıçradım. Kalbim koşuya çıkmış gibi atıyordu. Elimi kalbimin üzerine koydum ve derin bir nefes aldım. Ellerin sahibi, Flavia’ydı.
“Korkuttum mu?” dedi gülerek. İnce kahkahası tüm koridorda yankılanıyordu. İçimden mor saçlarını kafasından tek tek sökmek geçiyordu. Bunun için mi beni uyandırmıştı!
“Ahahaha! Yüz ifadeni görmeliydin ama.” diyerek gülmeye devam etti bir süre daha.
“Bir şey mi isteyecektiniz?” dedim sert bir şekilde.
Gülmesini yavaş yavaş azaltıp kafasındaki yamuk şapkasını düzeltti.
“Ah,evet. Prensin banyosu hazırlanacak. Ne şanslıyım ki tek uyanık sensin!” dedi yüzündeki gülümsemeyle. Gerçekten bunun bir şans olduğuna inanıyordu, ben ise kötü bir kader.
“Prens, tanrı onu korusun, çok çalış…” diyip her zamanki konuşmalarına başlamadan onu durdurdum.
“Büyücü Flavia.”
Sözümle birlikte tekrar bana döndü. Tek kaşını kaldırıp yüzüme baktı.
“Sürekli beni seçmek zorunda mısınız? Gerçekten prensin beni görmek isteyeceğini sanmıyorum.” dedim. Daha doğrusu ben onu görmek istemiyordum.
“Tatlım, tek uyanık sensin!” diyip eliyle odayı gösterdi. Ağzımı açıp itiraz edecekken tekrar yürümeye başladı. Kafamı eğip arkasından ilerlemeye başladım. Prensin olduğu koridora gelince bana döndü
“Dediklerimi unutma. Tanrım, bunları anlatmak bile bana kaldı!” dedi elini alnına koyarak. Elleriyle havada garip hareket yapıp derin bir nefes aldı.
“Lanet karga Alecta, bu gece de uykumu çaldı.” dedi ve gözaltılarına dokundu.
“Büyücü Alecta mı?” diye sordum.
“Görüyor musun? Bir domuz kadar şiştiler!” dedi sahte bir ağlamayla. Sürekli kendi kendine konuşup ben bir soru sorduğumda görmezden geliyordu.
“Bugün o Dirayı ölmeseydi şu an bulutların üzerinde süzülüyor olacaktım!” diyerek yakındı. Hemen araya girdim.
“Öldürülmeseydi.” diye düzelttim.
“Evet, her neyse! Prensin banyosunu hep o hazırlardı. Neyse ki sen varsın artık.” dedi ve elini havaya kaldırıp benden uzaklaştı. Arkasından gözlerimi devirdim.
Bundan kaçışım yoktu. İçimde ne kadar istemesem de gerginlik oluşmuştu. Kapının önünde durup şövalyelerin kaybolmasını bekledim. Kapı açılınca içeri girdim. Odada kimse yoktu. Belki prensi görmeden işimi halledip çıkabilirdim.
Flavia’nın dediği gibi sağdaki kapıdan içeri girdim. Diğer odalara göre daha küçüktü. Ortada kare şeklinde yerin dibine doğru uzanan su birikimtisi vardı. Taş duvarlardaki meşaleler odayı aydınlatan tek kaynak değillerdi. Yere mumlar serilmişti. İçerisi o kadar rahatlatıcıydı ki tüm kaslarım gevşemişti.
Köşede duran masanın üzerindeki şişelere doğru ilerledim. Tek tek mantarlarını çıkarıp kokladım. Bazı kokuları bilmiyordum. Neyse ki gece çiçeği onlardan biri değildi. Flavia’nın dediği gibi gece çiçeği şişesini alıp suya boşalttım. Elimle karıştırmak için hafifçe yere eğildim. Sudan yükselen buharlar yüzüme çarptıkça gerginliğim onlarla birlikte uçuyordu. Elimi sıcak suya sokup biraz döndürdüm. Daha sonra kalkıp masanın üzerinde hazır duran otları avuçladım. Yeniden eğilip içine attım.
Gece çiçeğinin kokusu odaya yayılmıştı. Yüzümü biraz daha eğip kokuyu almaya çalıştım. Gözlerimi kapayıp burnumu suya değecek kadar yaklaştırdım. Yoğun kokusu adı gibi geceyi andırıyordu. Kasabamdaki geceleri. Bahçemizin girişi bu çiçeklerle kaplıydı. Rüzgarlı günlerde kokuları açık penceremden içeri girer, tüm odamı kaplardı.
“Gece çiçeği.”
Aniden tepemden gelen ses karşısında vücudum dengesini koruyamamıştı. Önce yüzüm daha sonra ters şekilde vücudum suyu boylamıştı. Gözlerimi şokla birlikte sonuna kadar açtım. Vücudum yeniden suyun içinde süzülüyordu. Ellerimi hareket ettirip kendimi üste doğru itmeye çalıştım. Çabalamama gerek kalmadan suda dalgalanmalar oldu. Bir çift el belimden tutup beni yukarı doğru kaldırdı.
Ağzıma kaçan suyu öksürerek çıkardım. Kafam suyun üzerinde, vücudum belimdeki ellerin desteğiyle suyun içindeydi. Ellerimle yüzüme yapılmış saçlarımı geriye ittim. Gözümü açıp tam önümde duran prense baktım.
Düzleşmiş kirpiğinden akan suyu izledim. Önce geniş burnundan geçti, daha sonra dolgun dudaklarında bekledi. Prens dudağını araladı. Damla bu sefer çıkıntılı boynundan akmaya devam etti. En son çıplak göğsünden aşağı indi ve suyla buluştu. Gözlerimi yeniden yüzüne çıkardım. Siyah gözlerinden kendi yansımamı görebiliyordum. Dümdüz beni izliyordu.
O an kalbimin attığını hissettim. Normalde atmıyor değildi fakat bu sefer gerçekten attığını hissetmiştim. Bu his çok garipti. Sanki her gün yürüdüğüm yolda hep duran o ağacı fark etmişim gibiydi. Hep içimde olan ama yeni tattığım bir histi. Gözlerimi hemen başka tarafa çektim. Bu his beni huzursuz etmişti.
“Beni bırakın, majesteleri.” dedim göz teması kurmayarak. Sessiz kaldı.
“Bırakın.” dedim duruşumu bozmadan. Ne bir hareket ne de bir ses vardı. Kaşlarımı çatarak ona döndüm.
“Bana dokunma demiştim sana!” diye bağırdım.
Bağırmamla birlikte ellerini serbest bıraktı. Su beni aşağı çekerken istemsizce ellerim omuzlarına gitti. Omuzlarına tutunarak yüzeyde kalmaya çalışmıştım. Yüzündeki gülümsemeyi görünce yaptığım hareketi fark ettim. Ellerimi serbest bırakıp suyun altına girdim.
Ona dokunmuştum!
Kendime inanamıyordum.
Prens beni yeniden belimden tuttu ve bu sefer daha yükseğe kaldırarak tamamen sudan çıkardı. Suyun kenarındaki taşa oturturdu. Kendimi bu duruma soktuğum için kızıyordum.
“Ölmek istiyorsan farklı yollar bul.” dedi. Kollarını gererek iki yandan taşa uzattı. Suyun içinde oturuyor gibi duruyordu.
“İstediğimi biliyorsunuz.” dedim. Sudaki ayaklarımı taşa doğru çektim.
“Biliyorum,Lilya.” dedi. Ağzından çıkan adımla birlikte vücudum tekrardan gerildi. Nasıl öğrendiğini bilmiyordum ama bir prens için zor olmamalıydı.
“Lilya değil, Dira. Buradaki adım Dira.” diyip ayağa kalktım sinirle.
“Biraz lavanta özü istiyorum, Lilya.” diyince sinirle güldüm. Adımı bastırarak söylemişti beni sinir etmek için.
Dediğini yapıp masaya gittim. Lavanta özünün aksine üzerinde “Kraliyet Reçinesi” yazan şişeyi aldım ve prensin arkasına eğildim. Kapağı açıp prensin kulağına doğru yaklaştım.
“Herkesin burada bir adı var, majesteleri. Sizin sadece prens olmanız gibi ben de sadece bir Dirayım.” dedim. Elimi omzunun önünden uzatarak tüm şişeyi suya döktüm.
“Görevlerimizi unutmayalım.”
Elimi tutup kafasını çevirdi. Nefesi yanağımdaydı.
“Diralar böyle davranmaz.” dedi. Kafamı prense doğru çevirdim. Bu sefer nefesi dudaklarımdaydı.
“Prensler de böyle davranmaz.” dedim. Ortamda garip bir hava vardı. Geriliyordum ama gergin değildim. Korkuyordum ama korkmuş değildim. Öfkeliydim. Bundan emindim. Ama bu öfkem prense değildi. Tamamen kendim içindi tüm öfkem. Kurulan bu yakınlıklar, hayatıma ihanet etmişim gibi hissettiriyordu.
“Senden iğreniyorum.”
İçimdeki yoğun duyguların ardından ağzımdan çıkan tek cümle bu olmuştu. Sözlerime karşı prensin elleri gevşemişti.
“İğreniyor musun?”
“İğreniyorum.”
Duraksadı. Kafasını çevirip önüne döndü. Gözleri boş duvardaydı.
“Dediğin gibi ben sadece bir prensim. Bundan sonra görevlerimizi düzgünce yerine getirelim, Dira.” dedi soğuk sesiyle. Bu ani değişimine karşı içimde küçük bir huzursuzluk olmuştu. Yine de daha iyi hissetmiştim. Çünkü baştan beri böyle hissetmem gerekiyordu. Bana öfke duymalıydı, benden iğrenmeliydi; ben de onunla aynı hissetmeliydim.
“Nasıl isterseniz,majesteleri.”