"Bunları giyin!"
Önceki günlerde bize ders veren kadın odanın ortasına elbiseleri fırlattı ve çıktı. Oturduğum yataktan elbiselere baktım. Üzerimizdeki beyaz tüylü elbiselerin aksine bunlar kırmızıydı. Ateş kırmızısı. Kalkıp diğer kızlarla birlikte elbiseleri aldım. Kumaşı çok hafifti. Salladıkça havada süzülüyordu. Uzun tülden kolları vardı. Göğüs kısmında siyah, açık kırmızı taşlarla gerçek bir alevi andırıyordu..
"Şimdi de bizi süslüyorlar. Oyuncak bebekler gibi." diye homurdandı Zorya.
Elbisemle birlikte köşeye geçtim. Üzerimdeki elbiseyi çıkarıp yatağımın üzerine koydum. Kırmızı elbiseyi üzerime geçirdim. Kendimi bu elbiseyle ormandaki yavru geyikler kadar açık bir hedef gibi hissediyordum. Çok göz kamaştırıcıydı.
Beyaz elbiseyi katlarken içindeki kurabiyeler aklıma geldi. Daha sonra ise nasıl rezil olduğum. Bu anı kafamdan atmaya çalıştım. Kurabiyeleri avuçlayıp odanın ortasına geçtim.
"Kızlar, buraya gelin." dedim sessizce bağırarak. Avuçlarımı açtım almaları için. Tek tek yanıma gelmeye başlamışlardı.
"Nereden buldun bunları!" dedi biri sevinçle.
"Kütüphaneden aldım. Şimdilik bu kadar alabildim." dedim. Herkes teşekkür ederek yüzlerindeki gülümseyle birlikte bitirmişti.
"Adın ne bu arada?" diye sordu yeşil gözlü kız.
"Lilya." diye cevapladım.
"Ben Eriska. Kasabada terzilik yapardım." dedi gülümseyerek. Eriska'dan sonra herkes kendini tanıtmıştı. Sohbet ederken yaşlı kadın içeri daldı.
"Sohbet bitti! Herkes beni takip etsin. Balodan önce prova yapacağız." diye bağırdı. Herkes tek sıra olup onu takip etmeye başlamıştı. Balo salonuna giderken karmaşık yollar kullanmıştık. Bir süre sonra hafızamın sınırlarına ulaşmıştım ve pes etmiştim. Artık takip edemesem de sarayın en batısına doğru gittiğimizi hissedebiliyordum. Batıya doğru geçtikçe doğu kanadındaki kahverengiler gitmişti. Altın ve beyazlar geri gelmiş, yolun sonuna doğru maviler artmaya başlamıştı. Mavi ve gümüş renkleri vardı artık sadece. Büyük beyaz bir kapının önünde durduk. Yaşlı kadın iki şövalyelerin önünde eğilince kapı kendiliğinden açıldı.
Kapıların açılmasıyla birlikte farklı bir diyara adım atmışım gibi hissetmiştim. Kocaman sütunlarla çevrili salon, hayal edebileceğimin ötesinde büyüklükteydi. Kafamı kaldırıp camdan tavana baktım. Daire şeklindeki delik dışında her yeri camla kaplıydı. Beyaz mermer zeminin arasında gümüş dalgalar vardı. Masalar taş sütun ve camlarla çevrili salonun kenarlarına doğru yerleştirilmişti. Üzerlerindeki koyu mavi örtüler, günün ışığıyla birlikte adeta gökten düşen yıldızları andırıyordu.
Biraz daha ilerleyince salonun ortasındaki kocaman boşluk dikkatimi çekti. Bu boşluğun ortasında üzeri örtüyle çevrilmiş bir platform vardı. Onun hizasında biraz uzaklıkta merdivenlerle yükseltilmiş beş tane taht bulunuyordu. Prensin giysilerinin renginde maviydi. Etrafı gümüşlerle süslenmişti.
"Diğerleri çağır Maryln."
Sesle birlikte etrafa bakmayı kestim. Emrinden birkaç saniye sonra bizim gibi giyinen sayıca fazla kadınlar içeri girdi. Üzerlerindeki elbise bizimkinden daha koyu kırmızıydı. Yaklaşık 20 kişilerdi.
"Büyük balodan önceki ilk ve son provanız olacak. Bu yüzden ne yaptığınıza dikkat edin. Tek bir hatanız hayatınızı elinizden alır". dedi ve olduğu yerde sağa sola yürümeye başladı.
"Bu kadar kısa sürede onlara güvenebilir miyiz?" diye sordu önümüzde duran kadın. Kafasıyla arkada duran bizi işaret etmişti.
"Yanlış bir şey yaparlarsa bizim de canımızı alırlar." dedi başka biri. Sakin kalmaya çalıştım. Onlar da korkuyor olabilirdi. Seçenekleri olsa eminim burada köle olarak çalışmazlardı.
"Daha iyi bir seçeneğimiz yok, Maryln. Bir zamanlar sen de o kızların yerindeydin. Hata yaparlar mı sen düşün." dedi kaşlarını çatarak yaşlı kadın. Önümdeki kadınalara yeniden baktım. Bir an yıllar sonra onlar gibi olabileceğim ihtimalı aklımda belirdi. Kafamı iki yana salladım. Asla onlar gibi esir olmayacaktım!
"Şimdi, herkes odaklansın ve dediklerimi yapsın..."
Uzun bir süre salona ne şekilde ve ne zaman gireceğimizi anlatmıştı. Daha sonra provasını yapmıştık. Yemekleri hangi sırayla koyacağımızı, beklerken nasıl duracağımızı bile prova etmiştik. Bunları yaparken kendimi insan gibi hissetmemiştim. Uysal bir hayvan gibiydim. Kendime kızdım.
"Tekrardan sıra olun." dediğinde masaların arkasından ortaya geldik. Gözlerimle karşıdan gelen Luna'ya baktım. Önce önündeki koyu elbiseli kadına baktı, daha sonra bana ve gözlerini devirdi. Bu hareketine karşı gülümsemiştim.
Balonun akışı hakkında birkaç bilgi daha vermeye başlamıştı. Bir yandan dinlemeye çalışıyordum, bir yandan da masaları düzenleyenleri izliyordum. Önce mumları diziyorlar, daha sonra ortalarına kan kırmızısı gülleri koyuyorlardı.
Kapının açılma sesiyle birlikte herkes arkasına döndü. Sert zeminde çıkan adımlama sesi salonda yankılanıyordu. Alecta, yanında birkaç büyücüyle birlikte içeri girmişti. Gözlerim gözleriyle kesişmeden önce önüme döndüm. Yüzü, neredeyse her gece kabuslarımda beliriyordu. Aynı yerde bulunmak bile tüylerimi dikene çevirmişti.
"Devam et, Dira." diyip yanımızdan geçtiler. Üstü örtülü duran şeyin önünde durdular ve aralarında konuşmaya başladılar. Yaşlı kadın anlattığı şeye devam ederken onları duymaya çalıştım. Ama bu boşa bir uğraştı. Gözlerim yeniden gülleri yerleştiren insanlara kaydı. Sapından tutup vazoya koyarken bir anda elindeki gül yere düştü. Eli vazoya çarpmış, vazo da yere düşmüştü. Kırılma sesi tüm salonda yankılandı, tüm konuşmalar durdu.
Alecta kadına doğru hızla yürürken kadın kanayan elini saklamaya çalışıyordu. Bakışları ayaklarında sabit kalmış, tüm vücudu titriyordu.
"Beceriksiz!" diye bağırıp elini kaldırdı ve çıkan kırmızı ışıkla birlikte kadın kırılan parçaların üzerine savruldu. Bu sefer tüm yer akan kanlarla kaplanmıştı.
"Beni affedin, nolur. Bu aptal Dirayı affedin." diye yalvarmaya başladı. Bir yandan ağlayarak olduğu yerden kalkmaya çalışıyordu. Elleri ve bacakları kırık parçalarla dolmuştu.
"Kes sesini, iğrenç yaratık!" dedi ve arkasındaki büyücülere döndü.
"İşe yaramazlar. Köle olmayı bile beceremiyorlar." dedi. Bunu demesiyle birlikte yanındakiler hafifçe kıkırdadı. İçimdeki kanın kaynadığını hissedebiliyordum. Yerde hayatı için yalvaran biri vardı ama onlar gülüyordu!
Onlar yeniden ortadaki örtüye doğru ilerlerken kadının yattığı yerde bir hareketlilik oldu. Başka bir kadın elindeki vazo parçasıyla Alecta'ya doğru gitmek istiyordu. Yerde yatan kadın ise ayaklarından onu tutuyordu gitmemesi için.
Bu görüntüyle birlikte etrafıma baktım. Hepimiz onları izliyorduk. Alecta'ya ulaşamadan onu öldürürlerdi. Bunu yapmaya çalışması delilikti! Kadın son gücüyle onu tutmaya çalışıyordu ama başarılı olamayacaktı.
"Bir şeyler yapın!" dedim fısıldayarak. Önümdekileri geçip yaşlı kadının tam önüne dikildim. Yalvaran gözlerle ona baktım. Soğuk bakışlarla beni süzdü. Bir şey yapmayacağını anlamıştım. Arkamı dönüp diğer kadınlara baktım aynı gözlerle. Hepsi ya yere bakıyordu ya da donuk gözlerle bana.
Yazık.
Aklımdan geçen tek kelime buydu. Dolu gözlerle geldikleri hale baktım ve Alecta'ya doğru yürümek için adım attım. Yaşlı kadın eliyle kolumu tutup beni durdurmuştu. Kafamı çevirip yüzüne baktım,daha sonra bağırış sesiyle diğer tarafa.
"Hayır, Anora!"
Ardından her şey çok hızlı gelişti. Kadının elinden kurtulmuş arkası dönük olan Alecta'ya doğru koşmuştu. Birkaç adım atmıştı ki Alecta hızla arkasını dönüp birkaç şey fısıldadı. Büyük bir alev topu koşan kadına çarptı. Gözlerimi kapadım. Yatan kadının haykırış sesleri salonda yankılandı, sonra bir daha yankılandı, bir daha... Ta ki onun da sesi kesilene kadar.
Yaşlı kadın kolumu bıraktı sertçe. Gözlerimi açamadım. Bakamadım. Olduğum yerde dondum.
"Hepiniz dışarı! Sonunuzun böyle olmasını istemiyorsanız hepiniz!" diye bağırdı bir büyücü. Biri beni kolumdan tutup sürükledi. Gözüm kapalı biçimde kapının kapanma sesini duyana kadar yürüdüm. Gözümü açtım. Herkes sessizce uzaklaşıyordu. Kalbime bir şeyler bıçaklanıyor gibi hissediyordum. Sanki ilk güne geri dönmüştüm. Yeniden haykırışlar kulağımda canlanmış, aynı korku vücudumu ele geçirmişti. Ama en kötüsü içimdeki öfkeydi.
Yaşlı kadın arkada diğer herkes önde yürürken koştum ve kolunu tuttum.
"Sen... sen nasıl sessiz kalabilirsin!" diye sesimi yükselttim. Beynim düşünmeyi durdurmuştu. Sadece içimdeki duygular beni kontrol ediyordu.
"Onlar da seninle aynı kanı taşıyordu!" diye devam ettim. Sadece yüzüme baktı.
"Malefica." diye fısıldadım. Kaşlarını çattı. Yüzü kızarmıştı.
"Ne dedin sen!" diyerek üzerime yürüdü. Dik bir duruşa geçtim ve tam yüzüne doğru bağırdım.
"Malefi...!"
Kelimelerimi tamamlayamadan yanağıma atılan şiddetli bir tokatla yere düştüm. Elimi yanağıma götürdüm ve ayakta duran kadına baktım.
İnanamıyordum! Tüm bu olanlardan sonra öfkesinin tek nedeni bendim.
"Burada kaldıkça o ağzını gereksiz yere açmamayı öğreneceksin." dedi ve yavaşça bana doğru eğildi.
"Sana bunu öğreteceğim." diyince gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Bu insanların duyguları neredeydi? Biraz önce neler yaşandığını aynı gözlerle görmemiş miydik?
"Lilya!" diye koşarak yanıma geldi Luna. Arkasından Claris ve diğer kızlar.
"Hepinize öğreteceğim." diyerek eliyle yanımda duran herkesi işaret etti. Arkasını dönüp onu bekleyen diğer kadınların yanına gitti. Gözyaşlarımı sildim ve Luna'nın yardımıyla ayağa kalktım.
"Hepsinden nefret ediyorum." dedi Nivara.
"Neden sana vurdu?" diye sordu Claris çekinerek. Gözlerimi benden uzaklaşan sürüden çekip arkadaşlarıma çevirdim. Burnumu çektim.
"Malefica dedim." diyince hepsi ağzını açtı şaşkınlıkla.
"Hak etti." diyerek ekledim.
"Diyebileceğin en kötü şeyi demişsin." dedi Zorya.
"Hem de en iyi şeyi." diyerek araya girdi. Yeşil gözleri daha da koyulaşmıştı. Yüzlerindeki üzüntüyü görebiliyordum.
"Bir gün bu kaltakları da öldüreceğim" diyerek tısladı Zorya. Sesi oldukça sert çıkmıştı.
Duygular. Büyücülerin, hatta bazen insanların bile zayıflık olarak gördüğü duygular. Bizi insan yapan, insan olarak kalmamızı sağlayan tek şey duygulardı. Onlar zayıflık değildi, bizi hayatta tutan güçlerimizdi.
"Gidelim." diyip yürümeye başladım. Ben önde diğer kızlar arkada yürümeye başlamıştık. Gördüklerimi unutacaktım.
Daha sonra ise hatırlayacağım...
Mia... Adria... Gloria...Feruga... Auren...
Teralis...Elyar...Krista... Yson... En son ise Anora.