6-KÜLLER VE PARŞÖMENLER

3073 Kelimeler
Ağlama sesiyle birlikte yatağımdan fırladım. Saatlerce ağaçlarla uğraşmıştım. Yeniden uyumaya korkmuş, gözlerimi kapamakla yetinmiştim. Kısa bir süre sonra uykuya dalmış olmalıydım ki ağlama sesiyle uyandım yeniden. "Hayır,hayır..." diye sayıklayan sesi bulmaya çalıştım. Yanına gidip yatağının kenarına oturdum. Duvardaki meşalenin aydınlattığı kadarıyla bu kişinin Claris olduğunu görmüştüm. Hiçbirimiz iyi değildik ama Claris daha hassastı. Onun için üzülüyordum. "Lütfen...Dur!" diyerek sayıklamaya devam ederken elimle kolunu hafifçe sarstım. "Anne...anne...anne!" diye devam edince elimdeki gücü arttırdım. Bir anda gözleri açıldı ve yattığı yerde dikleşti. Gözlerindeki gözbebeği kaybolmuştu. Sadece ak kısımları kalmıştı. "Anne...Anneni öldüreceğim." diyip üzerime atladı.Ben çığlıklar atarken yere düşmüştük. Tekrar yüzüne bakınca bu sefer üzerimde Alecta olduğunu gördüm. Ağzını açmış sivri dişleriyle yüzüme saldırmaya başladı. Gözlerimi sıkıca kapadım. Geri açtığımda sadece karanlık vardı. Bu sefer yataktaydım. Gözlerimi tavana dikip kalp atışımı düzeltmeye çalıştım. Vücudumdaki korku o kadar şiddetliydi ki tüm uzuvlarım sızlamaya başlamıştı. "İyi misin?" Sorunun sahibine döndüğümde yanımda dikili duran Luna'yı gördüm. Kafamı sallayıp yatağımda doğruldum. "İyiyim. Sadece bir kabustu." dedim ve yatağımın ucundaki camdan dışarı baktım. Ay camı tam ortalamış, yüzümü aydınlatıyordu. "Binlerce kabustan sadece biri." dedi. Camdan bakarken sesi neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. Sessizlik oluştu bir süre. "En garibi de kabustan uyandım sanıp yeniden başka kabusa gözlerimi açmam." dedim alaylı biçimde gülerek. Luna benim aksime gülmemişti. Tam tersine gözleri dolmuştu. "Hey, ağlama." diye fısıldadım. Diğerlerini uyandırmak istemiyordum. Luna eliyle gözyaşlarını silip kafasını salladı. "Sadece burada hayat o kadar hızlı ilerliyor ki yaşadıklarım geride kalmış gibi hissediyorum." dedi sesli biçimde. Sanırım onun için de kabuslu bir gece olmuştu. Ellerimle kolunu destekledim. "Sanki ailem hiç var olmamış gibi hissedeceğim diye korkuyorum. Buraya alışmak istemiyorum." dedi yan yatağımdaki bir kız burnunu çekerek. Ayağa kalkıp benim yatağıma oturdu ve Luna'nın elini tuttu. Daha önce konuşmadığım bu kız yeşil irisleri ama kıpkırmızı gözleriyle önümde çaresizce bana bakıyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. "Küçük kardeşimi çok özledim." diyerek Claris geldi yanımıza. Yatağın kenarına çöküp hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir elimle omzuna dokunurken boğazımda kocaman bir düğüm oluştu. O kadar büyüktü ki boğazım parçalanacak sanmıştım. "Ben de annemi çok özlüyorum." dedi bir ses ve Claris'in yanına çöküp ona sarıldı. "Babamı gözümün önünde öldürdüler. Onu kurtaramadım." dedi odanın en ucundan yanımıza gelen kız. İlk gelen kız son gelen kızın yüzüne baktı ve daha da ağlamaya başladı. Etrafımdaki kızların acısı içimde bir şok etkisi yaratmıştı. Bu kadar acıyı yaşıyor olmamıza ayrı, yaşadığımız acıya ve kayıplara ayrı üzülüyordum. Geri dönecek bir kasabamın bile olmaması o kadar çok içime oturuyordu ki gözlerim yerinden çıkana kadar ağlamak istiyordum. Peki ya, annemle babamı bir daha göremeyecek olmam? Belki de en çok bu ihtimal kalbimi parçalara ayırıyordu. Benim öldüğümü düşünmeleri o kırık parçaları alıp eziyor, toz haline getiriyordu. Mia teyzemin bana son bakışları... Dediği gibi kendisini o son bakışları sonsuza kadar hatırlayacaktım. Tüm bu duygularım kızlar tarafından yeniden ortaya çıkmıştı. Birçok yokluğun ağırlığı altında ezilmiş gibiydim. Gözlerimdeki buğuyla birlikte etrafıma bakmaya başladım. Kırptığım an gözyaşlarımın akacağını biliyordum. Kızlar için sakin kalmak istedim ama bu son bir cümleyle son bulmuştu. "Bay Adrian'ın tuzlu kekini bile özledim." dedi yeşil gözlü kız. Bu cümleyle birlikte bir yandan gülüp bir yandan ağlamaya başladım. Sessiz hıçkırıklarla ağlayan kızlara baktım. Tavana bakıp kendimi sakinleştirdim ve toparlamaya çalıştım. Etrafımdakilerin varlığı bana güç verecekti. "Biz hatırladıkça burada var olmaya devam edecekler." dedim ve elimi kalbimin üzerine koydum. "Ve burası atmaya devam ettikçe asla yalnız olmayacağız. Onlar içimizde bize güç verecek. Kalbimiz daha sert, daha güçlü atacak." dedim. Kızların sesleri kesilmişti. Sadece beni dinliyorlardı. Sesimi daha güçlü tuttum. "Size söz veriyorum; bu kalp, gözyaşlarımızın hesabını sormadan atmayı bırakmayacak. O gün gelecek ve atmayı bırakmış tüm kalpler için dimdik duruyor olacağım." diyerek olduğum yerde dikleştim. "Ben de söz veriyorum. Hepiniz, hepimiz için." diyerek beni destekledi Luna. "Ben de!" "Ben de söz veriyorum." "Annem için." Sesler yükselirken kızlar da kendilerini toparlamıştı. Yaşlı gözler gitmiş, yerini bir ateş kadar canlı gözler almıştı. İhtiyacım olan bu birliği görmek içimdeki umut ağacını daha da köklendirmişti. Gururla her birinin yüzüne baktım. Haberleri yoktu fakat kendilerinden daha güçlü büyücüler yaratmışlardı. Bizim büyülerimizden elimizden değil yüreklerimizden çıkacaktı. _________________________________ Mutfakta son gücümle hamuru yoğurmaya çalışıyordum. Her yerim un olmuştu. Sabahtan beri kaçıncı hamurumdu bilmiyorum ama sonuncu olmasını umuyordum. "Daha ne kadar yapmam gerekiyor, Marcus?" diye fısıldadım. Marcus,yanımda hamurları şekillendirip içlerini çilekli jöleyle dolduruyordu. "Bu kadar yeterli." dedi mutfağın girişine bakarak. Bayan Kocakulak'ın av köpeği yeni pişmiş çörekleri yemekle meşguldü. "Prensle ilgili bir şey biliyor musun?" diye sordum bir anda. Uzun süredir aklımı kurcalayan bu soruyu sorabileceğim tek bir kişi vardı. Yaptığı işi bırakıp önce bana daha sonra yeniden mutfağın girişine baktı. Bana biraz daha yaklaştı. "Pek bir şey bilmiyorum. Hayatım bu mutfakta geçti." diye cevapladı. Sıkıntıyla bir iç çektim. Yaptığım hamura geri dönmek üzereyken yeniden Marcus'a döndüm. "Peki, Küller ve Parşömenler Kütüphanesi'ni duydun mu hiç?" dedim olabildiğince sessiz konuşmaya çalışarak. Marcus, yüzündeki şok ifadesini saklayamadı. "Nerden duydun bunu?" dedi heyecanla. Bir anda canlanmasına anlam verememiştim. Etrafıma bakıp elimle sesini kısmasını işaret ettim. "Bana inanmayacaksın ama hücremde sıçana dönüşen biri vardı. Oraya gitmemi söyledi." dedim. Bana kocaman gözleriyle bakarken ciddiyetimi korumaya çalıştım. “Gerçekten, Marcus. Delirmedim.” diye ekledim. Onun bana inanmayacağını düşünürken "Varnis." diye teyit etti dediklerimi. Kafamı salladım. Tezgahtaki kaşığı yere atıp eğildi. Ben de onunla birlikte eğildim. "Doğu kanadında. Üçüncü katta. Bizim kullandığımız merdivenlerden çıkıp dördüncü sola dön. Büyük kahverengi kapı." dedi ve kafasını kaldırıp etrafı kontrol etti tekrardan. "Varnis'i bulunca ona 'Üzüm şarapları hazır' de. Bunu sakın unutma." dedi ve kafasındaki şapkayı düzelterek ayağa kalktı yavaşça. Buhardan kıpkırmızı olmuş yüzüne neşe gelmişti. "Unutmam." dedim. Dediğini cümleden hiçbir şey anlamamıştım. Ama amacının da bu olduğunu biliyordum. Bir çeşit şifreli mesajdı. Güveç için patatesleri soymaya başlamışken kapı gürültüyle açıldı. Kocaman mutfaktaki tek ses bıçak sesleri olunca farklı bir sesi ayırt etmek zor olmuyordu. "Tatlı çörek kokuları alıyorum. Harika!" dedi Flavia içeri girerken. Bu sefer saçları bir portakal kadar turuncuydu. Saçlarının arasında yeşil parıltılar vardı. Üzerindeki beyaz, kabarık kısa elbise papatya şeklinde tasarlanmıştı. Yürüyen bir çiçeğe dönmüştü. Gözlerimi devirip patatesi soymaya devam ettim. "Tatlım." Yanımdaki ani yüksek sesle birlikte elimdeki bıçağı yere düşürdüm. Flavia'nın gür ama ipince sesi beni korkutmuştu. "Şu çöreği dilimleyip bana uzatır mısın çatalla? Gördüğün gibi ellerim dolu." diyip yelpazesiyle kendini yelledi. Sinirle gülümseyip düşen bıçağımı yerden aldım. "Düşürdüğün bıçakla yapmazsan sevinirim, küçük fare. Ah hayır, gözlerin bir fare için çok büyük.” diyip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Ne desem acaba?" diye düşünürken arkasını döndü bana. Döndüğü gibi farklı bir bıçak aldım ters elime. Kullanacağım elime ise yere düşmüş olanı aldım.Marcus'tan taze pişmiş çöreği alıp yere düşen bıçakla kestim. Çatala batırdım. "Ah, yaz bahçesinden bile daha sıcak burası. Tenim için hiç iyi değil." diye kendi kendine söylenen Flavia'ya döndüm. "İstediğiniz gibi." dedim gülümseyerek. Verdiğim çöreği ağzına atıp yavaşça çiğnedi. "Her zamanki gibi harika." dedi gözlerini kapatıp. Ellerini çırpıp alkışladı. Diğer büyücülerin aksine hareketleri daha hayat doluydu. "Dünkü kız, şunu alıp benimle gel." dedi tepsiyi göstererek. Ah, hayır! Tekrar bunu yaşamayacağım. "Lütfen,durun." diye bağırdım Flavia'ya. Flavia yüzündeki anlamsız ifadeyle bana döndü. "Prense benim götürmem doğru olmaz. Dün sinirlenip beni zindana attırdı. Yeniden beni görüp sinirlenmesini istemeyiz." dedim bir umutla. "Merak etme, tatlım. Prens, tanrı onu korusun, senin gibi bir Diranın geldiğini bile fark etmeyecek kadar meşgul." diyip mutfaktan çıktı. Herkes işini yapıyor gibi gözükse de bizi dinliyordu. Etrafıma baktım ve herkesle göz göze geldim. Tepsiyi alıp Flavia'nın peşinden gittim. Flavia'nın birkaç gün sonraki balo hakkında konuşmasını dinleyerek prensin olduğu kata geldim. "Buz mavisi mi gök mavisi mi?" diye sordu yoluma devam etmeden önce. "Buz mavisi." diye cevapladım. Ne için sorduğunu bile dinlememiştim. "Harika! İyi ki elbisemi gök mavisi seçmişim." diyerek uzaklaştı. Önüme dönüp prensin kapısının önüne geldim. İki taraftaki şövalyeler önlerinde durmamla birlikte buharlaşıp kaybolmuştu. Aynı geçenki gibi! Derin bir nefes alıp içeri girdim. Altın masanın üzerine koyup çıkacaktım. Hiçbir ses duymayınca kafamı kaldırıp etrafa baktım. Odada kimse yoktu. Tanrı yüzüme gülmüş olmalıydı! Adımlarımı hızlandırıp tepsiyi bıraktım. Arkamı dönüp çıkacakken prensle çarpıştım. Geriye doğru sendelemiştim. Aniden odada belirmesi beni korkutmuştu. "Burada yemeyeceğim. Bahçeme getir." diyip odanın içindeki bir kapıdan geçti. Kaşlarımı çatıp tepsiyi tekrardan elime aldım ve onu takip ettim. Dar merdivenlerden inerek balkonundan gözüken bahçeye çıktık. Bahçe, ilk gün gördüğüm uzun ağaçlarla kaplıydı. Tek farkı buranın daha küçük olmasıydı. Etrafı çiçekli sarmaşıklarla çevrili bir çardağa doğru ilerledi ve tahtı andıran sandalyesine oturdu. Hemen önündeki kısa masaya tepsiyi koydum. "Biraz daha yaklaştır." Kaşlarımın altından ona baktım. "Kendiniz uzanabilirsiniz, majesteleri." dedim sinirle. "Senin uzatmanı istiyorum." diyip arkasına yaslandı. Şaka yapıyor olmalıydı! "Benimle uğraşmayın. Benimle konuşmayın. Bana bakmayın bile!" diyerek sesimi yükselttim. "Beni şaşırtıyorsun, Dira. Bir prense bağırabilmen beni çok şaşırtıyor." dedi keskin gözleriyle bana bakarak. Aynı şekilde ona baktım. "Öldürün o zaman." dedim tıslayarak. Düşünceli biçimde bir süre daha bana baktı. "Adın ne?" diye sordu. Aniden gelen anlamsız sorusuna karşı sinirle güldüm. "Dira." diye cevap verdim. Bu kelime beni çok rahatsız ediyordu. Ağzımdan çıkarken acı bir his bırakıyordu içimde. Dira, lanetli... Onlar için tanrılar tarafından cezalandırılmış lanetlilerdik. Bir tanrı kendi yarattığını nasıl lanetleyebilirdi? "Gerçek adın ne?" diye sordu tekrardan. Meraklı yüzüne karşı tavrımı korudum. "Burada bir Dirayım. Sizler için buyum. Daha fazlasını bilmenize gerek yok." dedim. Oturduğu yerden önündeki çöreğe uzandı. Bıçakla kesip ağzına atınca karnımın yandığını hissettim. En son ne zaman yemiştim hatırlamıyordum. Bir şey yemiş miydim ondan bile emin değildim. Karnım sesli biçimde guruldamıştı; prensle göz göze gelmiştik. Çiğnemeyi bıraktı ve bana baktı. Gözlerimi ondan kaçırıp etrafa baktım. Şövalyeler arkası bize dönük nöbet tutuyordu. Gelirken fark etmemiştim. "Güneş battıktan sonra çalışmalarımı Küller ve Parşömenler Kütüphanesi'nde yapacağım. Flavia'ya haber ver. Gidebilirsin." dedi ve çayını yudumladı. Dediği şeyle birlikte gözlerim büyüdü. Belli etmemeye çalışıp gittim. Geldiğim yönden gitmek için kapıya gelmişken şövalyeler mızraklarını yere vurdu. "Diğer geçiti kullan." diyince etrafıma baktım. Sola doğru ilerleyip farklı bir kapıdan girdim. Düz koridorda yürüdüm ve prensin olduğu koridora çıktım. Tabi ki prensin odasından geçirmeyeceklerdi beni! Önce mutfağa gidip kapıdaki av köpeğine Flavia'yı sordum. Onunla konuşamayacağımı söyleyince prensin bana dediğini Flavia'ya iletmesini söyledim. Mutfakta kalan işleri hallettim. Gelen emirle birlikte kızlarla ders odasına gitmek üzereyken Flavia kapının önünde belirdi. Bana eliyle gelmem için işaret etti. "Prens kütüphaneye gitmeden önce odadaki tüm mumları yak." diyip elime bir çubuk verdi. "Ama derse gitmem gerekiyor.” dedim. “Senin derse ihtiyacın yok, tatlım. Doğuştan yetenekli bir Dirasın.” diyip güldü. Dedikleri kulağıma hakaret gibi gelmişti ama kendisi bunun bir övgü olduğunu düşünüyordu. “Bununla nasıl yakacağım.”diye sordum çubuğa bakarken. "Ah, siz Diralar... Çağ dışı olmalısınız!" diyip kafasını geriye attı ve gitti. Elimdeki anlamsız çubuğa bakmaya devam ettim. "Beni takip et." dedi bizim gibi giyinmiş biri. Dediğini yapıp sadece takip ettim. Konuşmalı mıydım bilmiyordum, her ne kadar aynı ırktan olsak da herkes benimle aynı duygularda olmuyordu. Kaldığım katı da geçip Marcus'un dediği gibi üçüncü kata çıkmıştık.Tam tarif ettiği gibi beni önünde bırakmıştı. İçeri girince odanın büyüklüğüyle ağzım açık kalmıştı. Daha önceki odalardan üç kat...Hayır! Dört kat daha yüksek olan bir tavan vardı. O kadar büyüktü ki oda kendi içinde katlara ayrılmıştı. Her kat tüm duvarı kaplayacak şekilde kitaplarla doluydu! Hayatımda hiç bu kadar kitabı bir arada görmemiştim. Kasabamızın binasında kitaplar vardı fakat anca buradaki bir rafı dolduracak kadarlardı. Tavanda asılı duran kocaman elmas avize batmakta olan Güneşten gelen ışığı tüm odaya dağıtıyordu. Etrafımda dönüp odanın büyüklüğüne son kez baktım. Büyünün etkisinden çıkıp bana denilenleri hatırladım. Olduğum katta en sağda duran rafa doğru ilerledim. Boyumun üç kat uzunluğunda olan rafın üzerine nasıl çıkacağımı düşünürken etrafıma baktım. Sonuçta büyücüler dev değildi, bir merdiven olmalıydı. Odanın en köşesinde kitaplığa dayalı olan merdiveni gözüme kestirdim. Koşarak gittim ve taşımaya başladım. Oldukça ağırdı fakat benim hayıflanmak için zamanım yoktu. Kitaplığa dayadım ve Varnis'in dediği gibi en üst rafa baktım. Yakalanma olasılığımla birlikte kalbimin atışı hızlanmıştı. Gözlerimi rafta gezdirirken mavi kapaklı bir kitap göremedim. Gözlerimi kapayıp dediklerini hatırlamaya çalıştım. "Rafların en üstünde." Bana tam olarak bunu demişti. Merdivende biraz daha tırmanarak kitaplığın en üstüne çıktım. Toz içinde kalmış mavi kitabı kendime doğru çektim. Bunu yaparak ona nasıl ulaşacağımı bilmiyordum. Bana denileni yapıyordum sadece. Kitabı kendime doğru çekince duvardaki delikten üzerime doğru bir sıçan fırladı. Ani hareketin etkisiyle birlikte merdiven kaydı ve yere serildim. Ayağımdaki keskin acı inlememe neden olmuştu. Ellerimle ayağımı tutarak doğruldum. Acımı sonraya saklayabilirdim. "Özür dilerim, seni görünce heyecanlandım. İyi misin? Çok mu acıyor." diyerek beni tutarak kaldırdı Varnis. Acıyla inleyerek ayağa kalktım. "Önemli değil." diyip sendeleyerek odanın ortasındaki çalışma masasına oturdum. Kalın tahtadan masanın üzerinde bir tabakta kocaman hamur işleri ve yakılmayı bekleyen mumlar duruyordu .Güneş kaybolmaya çok yakındı, odanın içi neredeyse karanlıktı. "Varnis! Çok zamanımız yok, prens gelecek. Bana ne olduğunu ve neler olduğunu anlatman gerek". dedim hızlıca. "Ben bir Rottenfolk'um. Bizim dilimizde Kuyrukel diye biliniyor. Hayvanlara dönüşebiliyoruz. Sıçan, sincap, geyik, at. Ben sadece bunları biliyorum." dedi yanıma eğilerek. "İnanamıyorum! Kuyrukel mi? Daha önce bu kelimeyi duymamıştım.”dedim sesimi kısık tutmaya çalışırken. "Biliyorum. Varne'de saklanıyorduk. Kasabamız yok edilmeden önce hepimizin öldüğünden emin olmak istediler." dedi elimi tutarak. "Ama başarı olamadılar." diye ekledim. Kafasını sallayıp beni onayladı. "Neredeyse başarılı oluyorlardı. Ama avcılar sandığımızdan daha aptaldı. Onları bir şekilde kandırıp saraya girebildik." diye devam etti. "Tüm anlattıkların...Daha önce anlatsalar asla inanmazdım." dedim şaşkınlığımı saklayamayarak. "Biliyorum, kulağa çok çılgınca geliyor." diyip güldü. "Neden kaçmıyorsun buradan? Eminim bir sıçan çok kolay kaçabilir." diye sordum. "Ah,Lilya. Benim de amacım seninkiyle aynı. İntikam." dedi. Çürümeye başlamış dişlerinden sözler oldukça net çıkmıştı. "Nasıl? Nasıl bir intikam? Varnis, ne planlıyorsan beni de içine al. Elimden geleni yapabilirim." diyip ellerini tuttum. Ona doğru yaklaşarak yalvaran gözlerle baktım. "Burada onların emirleri altında çalışarak yaşamak istemiyorum. Bir amacım olmalı." dedim onu ikna etmeye çalışarak. Ellerimi ittirerek ayağa kalktı. "Olmaz, çok riskli." dedi. Acıyan ayağımla ayağa kalkmaya çalıştım fakat olduğum yere geri düştüm. "Lütfen, ölmek umrumda değil." dedim yalvarmaya devam ederek. Her şeyi yapabilirdim. Bir amaç uğruna ölmek beni adım atmaktan alıkoyamazdı. Adımlarımı daha sert basmama yardım ederdi. "Zamanı gelince, Lilya. Şu an değil! Senin daha önemli görevlerin var." diyince kaşlarımı çattım. "Ne görevi?" diye sordum. "Senin şu anlık görevin yaşamak. Daha fazla soru yok. Yakalanmadan gitmeliyim." diyip bana arkasını döndü. “Domuz suratlı kraliçenin mücevherlerini kemirmem gerek.” diyince seslice güldüm. Dediklerini kabul etmekten başka çarem yoktu. Oda iyice kararmıştı. Varnis benden yavaşça uzaklaşırken, bağırdım. "Marcus üzüm şarapları hazır dedi." dedim. Varnis çoktan sıçana dönüşmüştü. Beni duyduğunu belli etmek için olduğu yerde daire çizdi ve yere düşmüş kıyafetlerini ağzıyla taşıyarak deliğe geri gitti. Varnis'in gidişiyle birlikte karanlık odada acıyan ayağımla kalmıştım. Elimdeki çubukla mumları nasıl yakacağımı bilmiyordum. Enerjim neredeyse kalmamıştı. Elimi masanın üzerinde gezdirdim ve tabağın içindeki susamlı kocaman bir topu aldım. Bir tane yesem kimse fark etmezdi eminim ki. Ağzıma atmamla birlikte vücudum rahatlamıştı. Bir anlık ayağımın acısını unutmuş, ağzımdaki muhteşem tada odaklanmıştım. Geldiğimden beri yediğim tek şey bu olabilirdi. Yarısını yemişken aklıma diğer kızlar geldi. Onların bunu yiyemiyor oluşuyla gözlerim doldu. Elimi tabakta biraz daha gezdirip küçük olanları cebime attım. Onlara verebilirdim bunları. Biraz daha cebime atmak üzereyken kapı oldukça gürültülü bir sesle açıldı. Hemen elimi geri çekip oturduğum yerden kalkmaya çalıştım ama boş bir çabaydı. Karanlık odaya kimin geldiğini göremiyordum. Gözlerimi zorlayarak kapının yönüne bakmaya çalıştım. O kadar odaklanmıştım ki önümde aniden beliren alevle birlikte havaya sıçradım. "Ne yapıyorsun burada?" diye sordu prens. Elinden çıkan alev topu ikimizin yüzünü aydınlatacak kadardı. Gözlerine yansıyan alevin görüntüsü, mavi irislerini parlatmıştı. Ona yakından baktığım için rahatsız olup kafamı çevirdim. "Sorumu cevaplayacak mısın?" diye sorunca yeniden yüzüne baktım. Susmaya devam edip ayağa kalktım. İnlememi en kısık seviyede tutmaya çalıştım. Prens elindeki alev topunu tavana doğru fırlattı. Fırlatmasıyla birlikte tüm oda aydınlanmıştı. Tavandaki avizeden masadaki muma kadar tüm ışık kaynakları yanmıştı. Hem de tüm odayı yakmadan bunu yapmıştı. Önünde ve ona çok yakın duruyordum. Uzaklaşmak için bir adım atmak istemiştim, sızlayan ayağım buna izin vermemişti. Kendimi sıkarak tekrar denedim. Ama bu sefer sesli biçimde bağırmıştım. "Ayağına ne oldu?" Cevap vermedim. "Ayağına ne oldu? Ya cevaplarsın ya da..." derken sözünü kestim. "Ya da ne? Beni mi öldürürsünüz?" diye sinirle bağırdım. Bacağımın acısı tahammül seviyemi oldukça aşağı çekiyordu. "Ya da zindanda uyursun." diye devam etti. "Şimdi sorumu cevapla. Ayağına ne oldu?" diyince kendime hakim olamadım ve patladım. "Ne mi oldu? Bu aptal çubukla aptal mumları aydınlatmaya çalışırken masaya takıldım ve düştüm." diyip elimdeki çubuğu ona doğru tuttum. Gerçekleri bilse tüm hayatımı zindanda uyuyarak geçirebilirdim. Veya sonsuza kadar uyuyarak. Prens bana yaklaştı ve elimin üzerinden çubuğu tuttu. Bir eli elimin üzerinde diğeri çubuğun üzerindeydi. Bu ani temas elimi karıncalandırmıştı. Çubuğu tutan eliyle ortadan ikiye ayırdı. Ayırmasıyla birlikte hem elimdeki hem de onun elindeki çubuk yanmaya başlamıştı. "Ortadan kırınca yanarlar." dedi. Çubuğa doğru üfleyip söndürdüm ve elimi hızlıca yanıma çektim. Eli aşağı düşmüştü. "Saçmalık!" dedim gözümü ondan çekerek. "Siz nasıl yakıyorsunuz ateşi?" diye sordu sandalyesine otururken. Üzerinde her zamanki kraliyet forması vardı. Koyu kahve saçları ise her zamankinden daha dağınıktı. "Size bizim hakkımızda bilgi vermeyeceğimi söylemiştim, majesteleri." dedim sakince. "Pekala." diyip masanın altındaki bir çekmeceyi kendine doğru çekti. Siyah, oldukça kalın bir kitabın sayfalarını çevirdi ve durdu. "Ateş taşları...Birbirine sürtünce kıvılcım çıkaran taşlar. Kuru sopalar üçgen piramit şekline sokulur, taşlar içinde birbirine sürtülür ve bir anda alevlenir." diyip kafasını kaldırdı ve bana baktı. "Doğru mu?" diye sordu. Okuduğu kitap neydi bilmiyordum fakat dediği her şey doğruydu. "Bu kitap ne? Nereden buldunuz?" diyerek kitaba doğru atıldım. O ise geri çekti. "Cevabına karşılık cevabım." dedi. Derin bir nefes alıp kafamı salladım. "Diraların kültürünü, yaşamını anlatan bir kitap." diye cevapladı. Cevabıyla birlikte kaşlarımı çattım. Bizim hakkımızda bir kitap okumak mı… Bu kadarı da fazlaydı. "Niye okuyorsunuz? Daha kolay öldürmenin yollarını bulmak için mi?" dedim. "Hayır! Kesin nerede saklanabileceğimizi bulabilmek için. Değil mi?"diye devam ettim sinirle. "Anlayabilmek için." diyince önce bir durdum. Neyi anlayacaktı? Ne kadar acılar çektirdiklerini mi? "Sizin anlayışınıza ihtiyacımız yok." diyip çıkmak için adımladım. Ama yapamıyordum. Gözlerim acıyla yanıyordu. "Buradan var gibi duruyor." diyip bir eliyle bana destek olmak için kolumu tuttu. Bu hareketine karşı onu ittirdim. İttirmemle birlikte dengem bozuldu ve yere düştüm. Ayağım alev alırken yüzüm de alev almıştı. Cebime doldurduğum küçük kurabiyeler cebimden düşmüştü! Büyük bir utanç içinde yerdeki kurabiyelere bakakalmıştım. Prensin kahkahasını duyabiliyordum fakat kafamı kaldırıp bakamıyordum. "Kurabiye mi çaldın?" diye gülmeye devam etti. İçimden "Tanrım, beni yerin en altına sok." diye dua ediyordum. Kendimi düşürdüğüm duruma inanmamıştım. "Bunlar benim için değil." diyip ayağa kalktım yerden destek alarak. Her ne kadar utanç içinde de olsam belli etmemeliydim. Yanaklarımın benimle aynı fikirde olmadığına emindim. "Aç bıraktığınız kızlarım için."dedim. Bunu dememle birlikte prensin yüzündeki gülümseme yavaşça solmuştu. "Sabit dur." diyip önümde eğildi. Elini havaya kaldırıp gözünü kapadı ve bacağıma dokundu. Dokunmasıyla birlikte önce tüm bacağıma bir soğukluk yayıldı daha sonra ayağımdaki acı kayboldu. Ayağımı elinden kurtarıp oynattım. Evet, gerçekten kaybolmuştu! "Bir süre hissetmeyeceksin. Auralis Gölü'ne gidersen tamamen geçer." dedi ve yere düşen kurabiyeleri topladı. Cebime geri koyup çalışma masasına oturdu. Odadan çıkarken aklımda hareketleri vardı sadece. Kendisinden iğreniyordum ve ondan da bana karşı aynı duyguları bekliyordum. Bana bu kadar yakın durmasını beynim kabul etmiyordu. Yardım etmesini... Hayır! Bir büyücü asla bir Diraya yardım etmezdi. Gözümü kapadım ve onu aklımdan sildim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE