Bir çuval gibi sürükleniyordum. İki kolumdan sıkıca tutulmuş, adımlarımı atamadan ileriye doğru sürükleniyordum. Birkaç mumun aydınlattığı dar koridorda yürürken etrafımdaki hücrelere baktım. Karanlık olduğu için tam göremiyordum. Gözlerim hücrenin ortasında sırtı dönük birine kaydı. Daha dikkatli bakmaya çalışırken bir anda demirliklere doğru koştu ve bağırmaya başladı.
"Lanet kanınızda boğulacaksınız! Duydunuz mu! Boğulurken gözlerinizden kanlar fışkıracak!"
Bağırmaya devam ederken kollarını demirlerin arasından çıkarmış sağımdaki muhafıza uzanmaya çalışıyordu. Elindeki mızrağı tutmasıyla birlikte durmuştuk.
"Kes sesini, bunak Dira!" diye bağırıp elinde sarı bir top oluşturup hücredeki adama fırlattı. Ani ışıkla birlikte yüzünü seçebildiğim yaşlı adam hücresinde en geriye doğru savrulmuştu. Muhafız daha büyük bir güçle kolumu yeniden kavradı ve birkaç adım sonra bir hücrenin içine fırlattı. Fırlamanın etkisiyle zemine sertçe düşmüştüm. Soğuk nemli zeminle birleşen bedenimin bazı noktalarında acı hissediyordum. Yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım. Ayak bileğimde daha büyük bir acı belirdi o sırada. Gücümü diğer bacağıma versem de acıyı hissedebiliyordum. Sessizce kalktığım yere geri oturdum.
"Senin hikayen ne?" diye bir ses duydum. Üç tarafım duvarlarla çevriliydi ama tam karşımda başka bir hücre vardı. Demirliklere biraz daha yaklaştım ve koridordaki ışığın aydınlattığı kadar konuşan kişiyi görmeye çalıştım.
"Hayır,hayır. Arkandayım." diye yeniden konuşunca aniden arkamı döndüm ama sadece karanlık vardı. Karanlığın en derinliklerinden biri bana doğru yaklaşmaya başladı. Biraz daha aydınlığa gelince orta yaşlı bir kadın olduğunu gördüm.
Demirliklerden uzaklaşıp duvarın kenarına oturdum. Dizlerimi büküp kollarımı üstüne koydum. Kalp atışlarım normale dönünce kadının da yanıma oturduğunu gördüm.
"Alsana." diyip yırtık ceketinden çıkardığı bir parça ekmek uzattı. Ekmek tavandan damlayan su damlalarıyla ıslanmıştı.
"Yiyebileceğimi sanmıyorum, teşekkürler." diyip gülümsedim. Grileşmeye başlamış kıvırcık saçları, çökmüş yüzü vardı. Gülümsediğinde çürümüş dişleri, yer yer boşluklarla oldukça korkunç gözüküyordu.
"Uzun süre burada kalınca her şeyi yiyebiliyorsun, küçük kız. Bu hücrede pek sıçan yok." diyip küçük bir kahkaha attı. Sıçanları mı yiyordu?
"Ne kadar oldu?" diye sordum merakla.
"Beş, veya altı. Yedi de olabilir." dedi daha çok kendinle konuşur gibi.
"Ya da 8.Saymayı bırakalı çok oldu." dedi. Elindeki ekmekten büyükçe bir ısırık aldı.
"Ben Varnelı Varnis." diyerek elini uzattı. Kömür gibi kararmış elini tuttum nazikçe.
"Ben Ashendalelı Lilya."dedim.
"Ah, Ashendale... Orayı biliyorum. Dağların arasındaki kasaba.Varne'yi yaktılarında oraya gitmeye çalışmıştık bir grupla. Yeterince hızlı davranamadık. Avcılar kasaba binasında tünellerin haritasını bulmuş. Bizi yeraltı tünellerinde yakaladılar." diyip yere tükürdü.
"Yeraltı tünelleri mi? Ashendale'e giden tüneller mi var?" Diye sordum şaşkınlıkla.
"Varne, Nirellan, Ashendale. Bu üçünü bağlayan yeraltı tünelleri var. Bilmemene şaşırdım. Ashendale çok büyük bir kasaba değil." dedi ekmeğinden bir ısırık daha alıp.
"Kimsenin bildiğini düşünmüyorum. Ailemin tüneller hakkında bir şey dediğini hiç duymadım." dedim düşünerek.
"Ah doğru! Ben buraya 30 yıl önce geldim. Ashendale tünelleri kapamış olmalı. Diğer türlü seninle 30 yıl önce tanışmış olurduk." dedi bir anda bağırarak. 30 yıl bu sarayda mahkum olmayı hayal bile edemiyordum.
"Muhtemelen tanışamazdık. Henüz 19 yaşındayım." diyip gülümsedim.
"Benim getirildiğim yaşla aynı yaş." diyip yere baktı. Sesindeki güç gitmiş yerine yorgunluk gelmişti.
"Duyduğuma üzüldüm." diyip elimi elinin üzerine koydum. Muhtemelen kaderlerimiz aynı olacaktı.
"Neden buradasın? Yani bu sarayda değil, neden bu hücredesin?" diye sordum merakla. Belki dikkatini dağıtırsam aniden girdiği bu karanlık halden çıkardı.
"Mutfağı yaktım, saraydaki kraliyet kuşlarından birini öldürdüm, yemeği bozuk malzemelerle yapıp büyücüleri zehirledim, kraliçenin odasından mücevher çaldım ama en önemlisi bahçedeki heykeli baltaladım." diyip biraz daha düşündü. Dedikleri karşısında şaşırmadığımı söylemezdim.
"Ve seni sadece hücreye mi attılar? Sesimizi çıkarırsak kafamızın uçacağını söylüyorlardı." diyip onlara inandığım için kendimi salak gibi hissettim.
"Ah, hayır, hayır! Kesinlikle yaparlar. Bazen yaptıklarım için başkasının kellesi uçtu. Bunla gurur duymuyorum ama hiç yakalanmadım. Burada olmamın sebebi çok farklı. Kraliyet yemeği sırasında tabağı domuz kafalı kraliçenin üzerine düşürmem. Yanlışıkla olduğunu söyleyemem. O domuz gülüşünü görünce üzerindeki ahır pisliği de ben tamamlamak istedim." dedi ağzını sağa doğru bükerek. Heyacanla dediklerine karşı gülmemi tutamadım.
"Kraliçenin büyücüye dönüştürülmüş bir domuz olduğuna eminim." diyip o da güldü. Sohbeti bu soğuk hücrede içimi ısıtmaya yetmişti.
"Şimdi, sen hikayeni anlat". diyip ekmeğini yemeye devam etti. Derin bir nefes aldım. Nefesle birlikte soğuk hava içime dolmuştu.
"Prensi öldürmeye çalıştım." dediğimde elindeki ekmek yere düştü. Yerde sürünerek bana yaklaştı. Neredeyse aramızda mesafe kalmamıştı.
"Ne? Kutsal Göl'ün yankıları adına, şaka yapıyor olmalısın." dedi göz kapaklarını zorlayarak.
"Yemek vermek için götürüldüm. Odada biriyle kasabam hakkında konuşuyorlardı. Nasıl yaktıklarını dinleyince kendimi tutamadım. Kırık bir fincan parçasıyla öldürmeye çalıştım. Gördüğün gibi pek de başarılı olamadım." dedim kafamı karanlık zemine daha da gömerek.
"Kafanı kaldır ve asla hiçbir zaman bu boynunu eğme." dedi ve çenemi tutarak başımı dikleştirdi. Hafif sızan ışığın yansımasıyla görebildiğim kadarıyla gözlerine baktım. Sanki o hafif ışık gözlerinde büyümüş, alevlenmiş, kül etmeye hazırdı.
"Benim gördüğüm boyun eğmeyen, savaşan küçük bir kız." dedi ve elimi tuttu. Nasırlaşmış elleri üzerindeki yara izlerini hissedebiliyordum.
"Ve ben bu küçük kızın kaderimizi değiştireceğine inanıyorum." dedi fısıldayarak.
"Teşekkür ederim Varnis. Hatırlattığın için." dedim gözlerim dolu biçimde. Yoğun bir gün olmuştu. Varnis gülümseyerek etrafına baktı.
"Şimdi beni iyi dinle. Bana ihtiyacın olursa sarayın Küller ve Parşömenler Kütüphanesi'ne git. Sarayın doğu kanadında. Rafların en üstündeki mavi kapaklı kitabı kendine doğru çek." dedi hızlıca. Ne dediğini algılamaya çalışırken benden uzaklaştı. Tekrar etrafına baktı.
"Nasıl? Nereye gidiyorsun?" dedim sözlerini algılamaya çalışırken. Bir anda gözlerimin önünde küçülmeye başladı. Evet! Gerçekten git gide ufalıyordu.
"Tanrı aşkına! Ne oluyor?" diyerek yerimden fırladım. Varnis'in üzerindeki kıyafetler yerde serili duruyordu. Ortadan kaybolmuştu. Kıyafetlere doğru yaklaştım sessizce. Ayaklarımla kıyafetleri ittirirken bacaklarımdan bir şey tırmanmaya başladı.
Sessiz bir çığlık attım. Bacaklarımdan tırmanıp omzumda duran küçük sıçana baktım. Şaşkınlıkla beraber ağzım açılmış, şokun etkisiyle kalbim hızlanmıştı. Böyle bir şey nasıl olabiliyordu?
"V-Varnis, sen misin?" dedim omzuma bakarak. Küçük sıçan etrafında dönüp kuyruğunu hareket ettirdi. Elimle Varnis'i yakaladım ve yüzüme doğru tuttum.
"Sana inanamıyorum! Seni tekrar bulacağım." dedim ve yere bıraktım. Varnis birkaç ses çıkararak duvardaki bir delikten içeri girdi.
Aniden gerçekleşen olayların etkisiyle duvarın kenarına çöktüm. Varnis bir büyücü olamazdı. Benimle konuşurken samimiydi. Ama bir sıçana dönüşebilen insan da olamazdı. O zaman neydi?
"Bu sarayda hiçbir şeye şaşırmamalısın, Lilya." diyerek mırıldandım gözlerimi yavaşça kaparken. Buna ihtiyacım vardı.
_________________________________
Yankılanan kilit sesiyle birlikte uyuduğum yerimden fırladım. Kilidi açan zırhlı şövalye içeri dalıp kolumdan tuttu. Ezilen kolumla birlikte çırpındım.
"Hareket etme, Dira!" diye bağırdı hücremden daha soğuk bir ses tonuyla.
"Nereye götürüyorsun beni?" diye sordum iğrenir biçimde. Canımı acıtıyordu.
"Kes sesini." dedi ve sürüklemeye başladı. Cevap vermesini beklemiyordum zaten. Sert adımlarına yetişmeye çalışırken mahzenden çıkıp beyaz koridorlara gelmiştik. Koridorun başında bizi bekleyen büyücüye doğru götürdü beni.
"Büyücü Thalira." diyip mızrağını yere vurdu ve hafifçe eğildi. Beni hızla önüne doğru itti. Sendeleyerek büyücünün önüne geçtim. Yüzünü hatırlıyordum. Dünkü büyücüydü. Alecta'dan daha az büyücü daha çok insani olan.
"Gidebilirsin, Yeraltı Gözcüsü." dedi ve ilerlemeye başladı koridorda. Ayaklarından çıkan ses devasa duvarlarda yankılanıyordu. Kafamı dikleştirip arkasından ilerledim. Nereye gidiyordum bilmiyordum, beni ne bekliyordu onu da bilmiyordum ama her şeye hazırdım.
"Büyük balo için genç Dira eksiği var. Önce eğitim alacaksınız, şanslıysan seçilirsin." dedi yürümeye devam ederken. Hızlı adımlarına gücünü yitirmiş bacaklarımla yetişmeye çalışıyordum.
"Hızlı!" diye bağırdı ve büyük bir kapının önünde durdu. Kapıyı elini savurarak açtı ve kafasıyla içeri girmemi işaret etti. Yavaş adımlarla içeri girdim. Diğer kızlar tek sıra halinde dizilmiş büyük bir odanın ortasında duruyordu. Kahverengi tahtadan zemin, taştan duvarlar vardı. Cennetten çıkıp cehenneme gelmiş gibi hissetmiştim yeniden. Sıraya doğru adımlarken tüm duvarı kaplayan cam dikkatimi çekti. Gözlerimi daha da açarak baktım. Kar yağıyordu. Kendi kendime bunun imkansız olduğunu hatırlatmıştım fakat gözler yalan söylemezdi. Yaz ayında kar yağıyordu.
Tam o an içime büyük bir ağırlık çöktü. Evimdeki en güzel anılar hep karla ilgili olanlardı. Tüm kasabanın kar yağınca dışarı çıkması... Herkes meydanda toplanır, evlerindeki sıcak yiyecekleri, içecekleri getirirdi. Bay Adrian, fırından yeni çıkmış çöreklerini tüm kasabaya dağıtırdı. Mia teyze sıcak çikolatalarla herkesin içini ısıtırdı. Varric güzel sesiyle herkesi neşelendirirdi. Daha sonra kar başlar, küçük çocukların çığlıkları yükselirdi. Herkes gülüşürken o soğuk hava bir anda ısınırdı.
Gözlerimi pencereden çektim. Sıranın başına doğru giderken herkesinin gözünün dışarıda olduğunu fark ettim. Hüzünleri içinde hapsolmuştu. Biz dışında kimsenin anlayamayacağı biçimde.
"Bugünki performansınıza göre seçileceksiniz. 13 kişisiniz. En az 6 diraya ihtiyacımız var." dedi önümüzdeki yaşlı kadın. Büyücü değildi, bizdendi. Giydiği kıyafet insan olduğunu saklayamıyordu ama ağzı bir büyücü gibi konuşuyordu.
"Herkes eline şurada duran tepsileri alsın." diye emir verdi. Dediğini yapıp odanın köşesindeki altın tepsiyi aldım. Sırama geçerken Luna'yı gördüm. Dalgındı.
"Karın hizanızda tutun. Baş parmaklarınız bana doğru üstte duracak. Kollarınızı belinize yapıştırmayın. Üç parmak boşluk bırakın." dedi kendi üzerinde gösterirken.
"Hayır, hayır. Böyle değil." diyerek yanımdaki kıza geldi. Kızın kollarını aşağı indirip düzeltmeye çalıştı. Daha sonra başka bir kızın yanına gitti.
"Başlarınızın yerinde kalmasını istiyorsanız..." diyip bana doğru yaklaştı.
"Kraliyet ailesine meydan okur gibi dikilmeyin. Bakışlarınız aşağıda olacak!" diyip eliyle kafamı eğdi. Gözlerimi devirmekle yetindim. Bakmak bile yasaktı.
"Güzel!"
"Kafanı gömme!"
"Tam istediğim gibi."
"Hayır kızım, gözlerinin oyulmasını istemiyorsan aşağı." dedi tek tek herkesi kontrol ederken. Yaşlı kadına karşı içimde öfke oluşmuştu. Kendi ırkına kraliyete köle olsun diye ders veriyordu. Deli saçmasıydı!
"Şimdi duruşlarınızı bozmadan uzun bir süre bekleyeceksiniz. Büyük baloda parmağınızı bile oynatmadan saatlerce beklemeniz gerekecek. Bunu aklınızda tutarak devam edin." dedi ve dediği gibi uzunca bir süre bekledik. Yavaş yavaş insanlar zorlanmaya başlamış, mırıltılar yükselmişti. Bazıları tepsiyi düşürmüştü. Ben ise parmaklarımı hissedemiyordum.
"Tepsileri bırakanlar geri alsın. Tepsiye yürümenize bakacağım. Düz sıra halinde yürüyün." diyince kollarımdaki yanma daha da arttı. Daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum ama yürümeye başladım.
"Bu kambur baloya kadar düzelmez. Kenara geç." dedi bir kıza. Yeniden gözlerimi devirdim.
Ördek yavruları gibi birbirimizi takip ederek odada daire çiziyorduk. Bir süre daha bunu yapıp durduk. En son yeniden ilk halimize döndük ve tek tek yüzümüze baktı.
"Çok dikkat çekersin. Kenara!" diyince kafamı kaldırdım. Turuncu upuzun saçlarıyla bir orman perisini andıran kızı kenara atmıştı. Dikkat çekici olduğu doğruydu.
"Gülümseyin." dedi gezmeye devam ederken. Dediği her şeyi yapabilmiştim ama bunu yapabileceğimi sanmıyordum. Onların karşısında gülümsemek... Nefret dolu yüzümü bir gülümsemeyle saklayamazdım.
"O karanlık çöplükte yatmak istemiyorsanız gülümseyin. Bugün seçilenler doğu kanadında farklı bir Dira odasına gidecek. Ve sizi temin ederim küçük kızlar, yattığınız soğuk taşlardan sonra bir yatakta yatmayı hepiniz istersiniz." diyip geri çekildi. Dediği sözle birlikte yüzüne baktım. Yatakta yatmayı çok umursarmışız gibi bunu söylemesi gülünçtü. Daha da nefret dolu bakışlar atarken sözleri aklımda yankılandı.
Doğu kanadı.
Varnis'in dediği yer de doğu kanadındaydı! Belki bir şekilde, gidebilirsem orayı da bulabilirdim. Varnis'i bulup bir şeyler yapmam gerekiyordu. Günlerimi lanet emirlerine uyarak geçiremezdim.
Camdan dışarı baktım ve karı izledim. Anılarımı gözümün önüne getirip sanki o anılarda yeniden yaşıyormuşum gibi sıcak bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. Nerede olduğumu unuttum ve sadece düşen kar tanelerine baktım.
"İşte sadece bunu istemiştim Diralar." dedi. Kulaklarım onunla bağını kesmişti. Şömineden çıkan yanma sesleri vardı sadece.
"Sen, siz üçünüz... Sen sarı saçlı!" dedi eliyle göstererek.
"Ve sen..." dedi bana doğru yaklaşarak.
"Daha az gülümse. Seni de seçiyorum." dedi ve uzaklaştı. Bunu demesiyle birlikte eski nefret dolu yüzüme geri döndüm.
"Siz ikinizi de seçiyorum. Seçilenler yarın tekrar gelecek. Büyük baloya kadar ders alacaksınız, bu dersler dışında ne yapıyorsanız yapmaya devam edeceksiniz. Şimdi geri kalanlar çöplüğüne! Seçilenler beni takip etsin." dedi ve kapıya doğru ilerledi. Son sözüyle birlikte içimi panik kapladı.
Seçilenlere baktım. Luna buradaydı. Yanında da Claris vardı. Yanına doğru yaklaşıp elini sıktım. Önce şaşırdı daha sonra gülümsedi. Claris ise beni görünce gözleri dolarak kolumu tuttu.
"Seni öldürdüler sandık." dedi Claris fısıldayarak ve ağlamaya başladı. Kolunu tuttum ve fısıldadım
"Beni kolay kolay öldüremezler." dedim alayla karışık. Tam tersi olduğunu hepimiz biliyorduk.
"Neredeydin? Dün mutfaktan çıktın ve geri gelmedin. Çok korktuk." dedi Luna. Koridorda olabildiğince arkadan yürümeye başladım kızları tutarak.
"Önemli bir şey yok. Çayı prense götürürken biraz döktüm. Bu yüzden mahzene attılar beni." diye yalan söyledim. Prensle aramda geçenleri sesli söylemem tehlikeliydi.
"İnanamıyorum." dedi Luna.
"Tanrım." dedi Claris ve koluma biraz daha girdi.
Claris'in biraz daha iyi olmasına sevinmiştim.
Uzun koridorlardan ve sayamadığım kadar kapıdan sonra doğu kanadına gelmiştik. Beyaz tonlar gitmiş, yerini kahverengi tonlara bırakmıştı. Batı kanadı Güneş gibiydi, burası ise bana ormanı andırıyordu. Havasıyla, renkleriyle üzerine sis çökmüş bir ormanın gizemini tekrardan yaratmışlar gibiydi.
Büyük taş bir kapıdan içeri girdik. Dikkatimi ilk çeken yan yana boşluklarla dizilmiş tahta yataklar oldu. Kocaman bir avize, hatta pencere bile vardı. Odanın en kenarında yanan şömine odayı çoktan ısıtmıştı. Yine de biraz da olsa sevinememiştim. Geri kalanların o soğuk taş zeminde bir aydınlık bile olmadan yatacak olması tüm gece aklımdan çıkmayacaktı.
"Buraya alışmayın. Büyük Balo bitikten sonra geri döneceksiniz." diye açıkladı yaşlı kadın. Bize burayı geçici olarak bile vermelerini garipsemiştim.
"Şimdi herkes işinin başına! Dördünüz mutfağa. İkiniz arka bahçeye. Siz ikiniz de kütüphaneye."dedi ben ve Luna'yı işaret ederek. Hangi kütüphane olduğunu bilmiyordum ama Varnis'in dediği kütüphane olmasını umdum.Herkes hareketlenmişken kapıdan daha genç bir kız içeri girdi. Yaşlı kadının kulağına fısıldadı ve geri çıktı.
"Son iki Dira, kütüphane yerine Auralis Gölü'ne gidiyorsunuz." dedi ve çıktı. Auralis Gölü neresi hiçbir fikrim yoktu. Sadece kadını takip ettim.
Uzun yolları yürürken bir yandan da ezberlemeye çalışıyordum. Her bir detayı, her bir kapıyı aklıma kazıyıp harita oluşturuyordum.
Bir kapının önüne gelip durduk. Bu kapıyı hatırlıyordum. Kapıdaki şövalyeler heykel gibi iki yanda duruyordu yeniden. Yaşlı kadın önlerinde eğildikten sonra kapı açıldı.
"İçerideki Diralara yardım edin.İşiniz bitince onlarla geri dönün." dedi ve uzaklaştı.
"Sanki kaçacağız." diye kendi kendime mırıldanarak içeri girdim. Işıltısından hiçbir eksilme olmamış göl, yeniden gözlerimi kamaştırıyordu. Güneş'in yansıyan ışıltılarıyla mavi bir yıldız gibi parlıyordu. Hava soğuk bir günde üzerine örttüğün örtü gibi seni sarmalıyordu. Ama garip bir durum vardı. Kar nereye gitmişti?
"Kar nerede?" dedim Luna'ya bakarak. Benim kadar düşünceli gözüküyordu.
"Zihnimizle oynuyorlar sanki. Çıldırmak üzere gibi hissediyorum." dedi havaya bakmaya devam ederek.
"İstediklerini vermeyelim." dedim eline doğru uzanırken. Kafasını bana doğru çevirip gülümsedi. Onunla aynı duyguları paylaşıyordum fakat birinin güç vermesi gerekiyordu.
"Kızlar, buraya!" diye uzaktan bir ses geldi. Soluma dönüp gelen sese baktım. Bir kadın gölün kenarındaki ağaçlardan bize doğru bağırmıştı. Oraya doğru ilerledik. Etraftaki ağaçlar o kadar genişti ki bakınca bile içimde korku uyanıyordu. İlk gün gördüğüm ağaçlar kadar uzun değil fakat heybetlilerdi. Kadının yanında birkaç daha kişi vardı. Bazıları toprağı kazıyor, bazıları ise uzayan çimleri kesiyordu. Buranın nasıl bu kadar büyüleyici kaldığını anlamıştım.
"Biriniz ağaçların gövdesine bu tozu sürsün." diyip elbisesinin cebinden bir bez torba çıkardı ve bana uzattı.
"Sen de şuradaki toprağı kaz." diyip elinde kazma verdi. Luna son kez bana bakıp denilen yere doğru gitti.
"Bu ne tozu? Geldiğim yerde hiç böyle bir şey duymamıştım." dedim elimdeki torbaya bakarak.
Kadın bana doğru yaklaştı ve etrafına baktı.
"Geldiğin yeri unut. Bu lafını duyarlarsa mutlu olmazlar." dedi ve geri çekildi. Gözlerine baktım. Yorgun ve endişeliydi.
"Auralis Gölü'ndeki ağaçlara özel. Ne olduğunu bilmiyorum, sadece bize denileni yapıyoruz. Şimdi, oyalanma ve dediğimi yap. Sadece bu tür ağaçlara sür." diyip uzun sarkık dallı ağaçları gösteri ve bana arkasını döndü. Toprağı kazmaya başladı.
Oradan uzaklaşıp gölün sonuna doğru gittim. Uzaklaşırken de kendi kendime söyleniyordum. Kendi ırkımın bu kadar soğuk ve birlikten uzak olmasına katlanamıyordum. Hiçbir zaman da kabul etmeyecektim.
"Bize denileni yapıyoruz." diyerek onu taklit ettim ve gözlerimi devirdim. Görüş mesafemden çıkana kadar uzaklaşmıştım. Karşıma önceki ağaçlardan daha geniş bir ağaç çıktı. Benden 50 tane el ele tutuşsa bile bu ağacı kaplayamazdı!
Yüzümdeki şaşkınla dallarına baktım. İnce dalları eğilmiş, gölün yüzeyine değiyordu. Soluk yeşil yapraklarına yansıyan güneş, masaldan çıkmış gibi bir görüntü oluşturuyordu. Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu. Hemen sildim ve yapraklardan içeri girerek gövdesine ulaştım. Bana verdikleri bezi açtım. Açılan torbayla birlikte gözlerim de sonuna kadar açılmıştı. Güneş'ten kopan parçalar gibi bir altın toz vardı içinde.
"Sen nesin böyle!" dedim şaşkınlıkla. Torbadan bir avuç toz aldım. Avcumda bulut taşıyor gibi hissetmiştim. O kadar yumuşaktı ki! Avucumdaki tozları havaya üfledim gülerek. Rüzgarla birlikte arkama doğru savruldular. Gittiklere yöne doğru onları izlemek için arkamı döndüm. Döndüğüm an yüzümdeki gülümseme de uçan altın toz gibi uzaklaşmıştı.
"Dün gece rahat bir uyuyabildin mi?"
Önümde duran lanet olası prens beni hayal alemimden çıkarmış, içinde nefretin bol bulunduğu dünyama geri getirmişti. Gözlerimle dünyanın en nefret dolu bakışını attım. Yüzündeki ciddi ifade ile alaylı sözleri uyuşmuyordu.
"Cevabımı merak ettiğinizi sanmıyorum." dedim gözlerimi devirerek.
"Önyargılı olma." dedi ve bana biraz daha yaklaştı. Üzerindeki kıyafetler değişmemiş, beline kılıcı eklenmişti. Bir eli kılıcının üzerinde sabit, güçlü bir duruşla gelmişti.
"Nasıl düşüneceğime de mi karışacaksınız?" dedim ve ben de ona doğru yaklaştım. Aramızda sadece Güneş'ten sızan ışıklar vardı.
"İsterseniz en acılı işkencenizi yapın, düşüncelerimi engelleyemezsiniz." dedim sesimi kısarak. İçimdeki kin sözlerimde yeniden canlanmıştı.
"Kraliyet işkencelerini hafife alma. En isyankar Dira'yı bile yola getirir." diye uyardı beni. Sözlerine karşı alaylı bir şekilde güldüm.
"Şu an neler düşündüğümü bilseniz...Kraliyet işkencesini atlar, o süslü kılıcınızla hemen burada beni öldürürdünüz. Gökler şahidim olsun ki buradaki en mutlu anım olurdu." dedim kulağına doğru fısıldayarak. Kendisine bu kadar yaklaşmama izin vermesi garip gelmişti. Bir Dira'yı yanlarına bu kadar yaklaştırabiliyorlar mıydı?
"O kadar kolay ölmene izin vermeyeceğimi söylemiştim." dedi kulağıma doğru. Yüzümde hissettiğim nefesi midemi bulandırmıştı. Hızla geri adım atıp arkamı döndüm. Her bir zerremle midemi bulandırıyordu.
Ağacın dallarının arasından içeri girdim. Kendi içinde bir oda oluşturmuştu. Torbadan avcuma tozları doldurdum ve gövdesine doğru sürmeye başladım. Gövdesine değdiği an toz olmaktan çıkmış bir boya gibi sürülmeye başlamıştı. Sanki ağaçla yapışkan bir bağ oluşturmuş gibiydi. Birkaç saniye sonra ağacın gövdesinden yukarı doğru bir boru gibi çıkmaya başladı. Hayatımda buna benzer bir şey görmemiştim.
"Kandor ağacı. Auralis Gölü'nden hayat alan ağaç." dedi dallarından arasından içeri girerek.
Yokmuş gibi davranmaya karar verdim ve yaptığım işe devam ettim.
"Ah, Siz Diralar Auralis ne demek bilmezsiniz. Işık ve Ruhun Gölü olarak bilinir sizlerin arasında." diye konuşmaya devam etti. Işık ve Ruhun Gölü... Bunu daha önce duymamıştım. Buraya geldiğimden beri her gün bilmediğim bir çok şey öğreniyordum. Annemle babamın bana bu zaman kadar hiçbir şey anlatmadığını hissetmiştim.
"Elindeki altın toz Kandor ağaçlarını besler. Bu kadar geniş olmalarının sebebi o değerli toz. Ayrıca Aur...." derken elimdeki torbayı yere atıp ona döndüm öfkeyle.
"Sizi,hayır, seni dün öldürecektim. Farkındasın değil mi? Bunu unutmuş olamazsın! Lanet sarayınızla ilgili hiçbir şey bilmek istemiyorum!" diye sesimi yükselttim.Tüm kasabam küle çevrilmemiş, köle olarak getirilmemişim gibi benimle konuşuyor olması beni sinirlendirmişti.
"Beni öldürmeye cesaret eden bir Dirayı unutamam."dedi gözlerini gözlerime kenetleyerek. Yine bomboş gözleri vardı. Görmeyi beklediğim öfkeyi bile barındırmayan gözleri...
"O zaman amacın ne? Bir prens neden bir "Dira"yla konuşsun? Size güvenip kendi ırkımla ilgili bilgi vereceğimi... Ah hayır! Size isyankarların planlarını anlatacağımı mı sanıyorsunuz?" dedim yavaş yavaş geriye doğru adım atarken. O ise durduğu yerde ağzını açmadan beni izliyordu.
"Böyle düşünüyorsan çok yanılıyorsun! Daha fazla insan öldür diye size bir şeyler anlatacak değilim." diyip parmağımı ona doğru salladım.
"Saçma bilgileriniz umrumda değ..." derken bana doğru ellerini uzattı ve bağırdı.
"Dikkat et!"
Sözlerinin yarısını duymadan sırtüstü soğuk suya düşmüştüm. Tüm vücudum gölün içinde süzülüyorken yukarı doğru kendimi ittirmeye çalıştım. Kasabamda böyle büyük bir su kütlesi yoktu, sadece dağların arasından akan ince bir nehir vardı. Bu yüzden ne yapacağımı bilmiyordum.
Suyun altında gözlerimi açıp etrafıma baktım. Ciğerlerimin hazırlıksız yakalanmasıyla çok bir nefesim kalmamıştı. Çırpınırken göletin derinlerinde parlayan bir taş gördüm. Bu ilk geldiğimde olan taşın aynısı gibiydi. Taşa uzanmak için gölün derinliklerine doğru kendimi hazırlamışken bir el kolumdan tutup beni yukarı doğru çekti. Gözlerim taşta kalmış biçimde su yüzeyine çıkarılmıştım.
"Ölmek bu kadar mı istiyorsun!" diye bağırdı bana. Öksürerek ciğerlerimi düzeltmeye çalışırken ıslak saçlarımın arasından ona baktım. Kendisi de benim kadar ıslanmış, saçları alnına düşmüştü. Çimene uzanıp nefes almaya çalıştım. Yine benim ölüme yaklaşmama izin vermemişti. Ölümle arama girmiş beni itmişti. Daha doğrusu çekmişti. Sözünün hakkını veriyordu. Ölmeme izin vermiyordu.
"Ashendale'de..." diyip öksürmeye devam ettim.
"Ashendale'de göl yok." dedim. Kolumu hala bırakmamış yanımda çökmüş halde bana bakıyordu.
"Yüzmeyi bilmiyorsun yani."dedi. Kolumu onun hakimiyetinden kurtarıp ayağa kalktım. Üzerime yapışmış elbiseyi çekiştirip vücuduma yapışmasını engellemeye çalıştım. Bu çabam bir işe yaramamıştı. Beyaz elbise daha da şeffaflaşmıştı.
"Yüzme ne demek bilmiyorum. Senin gibi bir sarayda yetişmedim." diye tısladım. Üzerimdeki elbiseyle ne yapacağımı düşünüyordum. Büyücüler beni böyle görürse ne yaparlardı bilmiyordum. Korktuğumdan değil fakat ölmeden yapmam gereken çok şey vardı. Sıkıntıyla sesli biçimde iç çektim.
"Kollarını aç." dedi prens ayağa kalkarken. Onun da kıyafetleri üzerine yapışmış, gösterişli vücudu ıslak gömleğinin ardından ortaya çıkmıştı.
Dediklerini umursadan ne yapacağımı düşünmeye devam ettim. O ise yanıma yaklaşıp iki kolumu tuttu ve yana doğru açtı. Kollarımı gücüne karşı aşağı indirmeye çalıştım.
"Kıpırdama." dedi ve hızla birkaç adım geri gitti.
Tek elini hafifçe yukarı kaldırdı ve gözlerini kapadı. Dudaklarını oynatmasıyla birlikte elinden mavi bir ışık yükselmişti. Işıkla beraber şiddetli bir rüzgar bana çarpmıştı. O kadar şiddetliydi ki geriye doğru fırlamıştm. Kaşlarımı çatıp bağırmak için ağzımı açmışken elbisemin kuruduğunu fark ettim. Silkelenip ayağa kalktım.
"İğrenç büyülerinizi beni öldürmeyecekseniz üzerimde kullanmayın, majesteleri!" dedim sinirlenerek. Bu yaptığı ufak iyilik için minnet duymamı bekleyemezdi.
"Büyücülerin dikkatini çekmeni istemem. Benim kadar sakin olacaklarını düşünmüyorum." dedi her zamanki ciddi ifadesiyle.
"Bizi düşünmeyin, majesteleri. Özellikle benim gibi birini. Elime geçen ilk fırsatta yarım bıraktığım işi tamamlayacağıma emin olabilirsiniz." diyip arkamı döndüm ve torbanın yanına doğru ilerledim.
"Pekala, istediğin gibi olsun." dediğinde arkamı döndüm. Döndüğüm gibi yüzüme çarpan su kütlesiyle birlikte sendelemiştim. Elimle gözüme kaçan su damlalarını silip öfkeyle ona baktım. Benimle oynuyor olmalıydı.
"Çok iyi!" diyip tekrardan arkamı döndüm. Kendi kendime söylenerek ilerliyordum.
"Nefret ediyorum. Lanet olası çimenlerden de bu lanetli ağaçlardan da!" diye fısıldadım kendi kendime. Söylenmek yerine üzerimi nasıl kurutacağımı düşünmeliydim.
"Olduğun yerde dur, Dira!" diye yeniden bağırdı arkamdan. Durmak yerine hızla arkamı dönüp ona doğru tekrar yürümeye başlamıştım ki üzerime gelen şiddetli rüzgarla birlikte tekrar yere savrulmuştum. Öfkemin doruklarında olduğumu vücudumun her parçasından hissedebiliyordum.
Prens yüzündeki gülümsemeyle uzaklaşırken arkasından bağırdım.
"Seni öldüreceğime yemin ederim!"