-3-

2860 Kelimeler
Abi." diye seslendi İbo. Kendinden yana gelen Kürşat'ın gözlerinde hâlâ uyku, üzerinde düşüncelerin verdiği yorgunluk vardı. Kapı önündeki masalardan her zamankine oturarak gözlerini ovuşturmaya başladığında önüne çay dolu bardağı bırakan İbo'yla birlikte Tekin de gelip telaşla konuştu. "Abi, Zurnacı'nın arabayı yakmışlar." "Biliyorum." diye kayıtsızca çayına şekerini atıp karıştırmaya başladı Kürşat. Tekin şaşkınca tepelerinde dikilen İbo'ya bakarken Kürşat'tan hâlâ ses seda yoktu. Ne yani, haberi vardı ve böyle sessiz durmaya devam mı edecekti? "Biliyor musun?" diye sessizliği bozarak sandalyelerden birini çekip oturdu İbo. Gözleri Kürşat ile Tekin arasında gidip gelirken devam etti. "Kim yaptı ki?" "Tilki." diye aynı umarsız tavırla konuştu Kürşat. Ne diyebilirdi ki? Gözlerinin önünde olmuştu zaten her şey, neyini gizleyecekti? Ya da o an ne yapabilirdi? "Tilki mi?" diye aynı anda şaşkınlıklarını belirten ikili önce birbirlerine sonra tekrardan abilerine döndüler. "Burada mıydı?" "Tanıdık mıymış?" "Ne dedi sana?" Soruları ardarda sıralamalarına bile kayıtsız kalan Kürşat'ın gözleri kadınların kapıya çıkmasıyla kuaför dükkanını buldu. Uykulu gözlerini güneşe bakıyormuş gibi kısık tutarken öfkesine mâni olmakta zorlanıyordu. Bardağı dudaklarına götürüp sesli bir şekilde çayını içerken genç kadının yeşilleri de kendisini bulmuştu. Tepkisizce baktığı adam dünden beri kendisine karşı sebepsiz yere bir öfke içerisindeydi. Bir şey yapmadığına ya da yanlış bir şey söylemediğine emindi. Ama gel gör ki gözler önündeki bu öfkesi... Güneş vuran bakışlarını yeniden çırağını çevirdiğinde Kürşat bakmaya devam etti. Evlenecekti demek! Kendisini görmeden, bilmeden, tanımadan, tanımaya fırsat bile vermeden... Yok öyle. Mümkün değildi. Kesinlikle mümkün değildi. "Abi!" diye seslendi Tekin. Genç adam uykudan uyanıyormuş gibi kendilerine döndüğünde nereye dalıp gittiğini fark etmemek salaklık olurdu. Fakat Tekinsiz'in takıldığı nokta başkaydı. Abisi saydığı bu genç adamın çapkınlığı pek yoktu ve güzel bir kadın gördüğünde takılı kalmazdı. Hiç yoktan konuşmak istiyorsa konuşurdu, çekingenliğide olmazdı. Fakat görünen o ki, mahallelide farklı bir izlenim bırakan, bir şekilde herkesin gönlünü fethetmeyi başaran Sultan hanım, mahallenin abisini de kendine mühürlemişti. Güzel kadındı. Çok güzel kadındı. Geçmişi bilinmese de, kimliği bir sır olsa da, Sultan gerçekten herkesi kendisine hayran bırakan, çok güzel bir kadındı. Ağzından çıkan tek bir tatlı sözle herkesi ikna edebilir, cennet bakışlarıyla küçük bir ricada bulunarak her arzusunu yerine getirebilirdi. Lakin heyhat! Kürşat ne bu tongaya düşecek kadar kör, ne aklını böylesine bir güzellikle yitirecek kadar saf, ne de bir denileni iki etmeyecek kadar sakin biriydi. O sahte cennete bu hayal dünyasında düşmeyecek tek kişi, yılanın ta kendisiydi. Öyle ki en fazla karşılıklı bir sözle onun emri altına girebilir, verdiği kadar alırdı. "Ne olacak şimdi?" Bardağını tabağına bırakan Kürşat derin bir iç çekerek geriye yaslandı. Mahalleye şöyle bir göz atarak konuştu. Neye kafa yorsa bilemiyordu. Gönlünün asi sergüzeştine mi, yoksa işin karmaşasına mı? "Salonları açtınız mı?" diye sordu aniden. Sorusu çok başka bir konudaydı ve onların sorularını duymazdan geliyor gibiydi. "Şey, abi..." "Ne abi?" diye sinirle gürledi Kürşat. "Daha kendi işinizi yapamıyorsunuz, bir de mahallenin işine mi bakacaksınız?" Sesi kuaför kapısına kadar giderken Sultan'da Çağla'yla birlikte susup onlardan yana baktı. Neydi sabah sabah bunun derdi? "Bakıyorum da yan gelip yatmaya iyi alışılmış. Tepenizde zorlayan yok ya, yat babam yat." "Yok abi, estağfurullah." "Başlatma lan abine. Ben size salon açılacak demedim mi? Allah bilir diğer mekanı da bulmamışsınızdır." "Yok abi..." diye lafa giren Tekin'i tek eliyle yakasından kavrayarak kendinden yana çekip söylendi. "Bana bak Tekinsiz Tekin." derken çekişiyle sandakyesine de öne eğilen Tekin abisinin gözlerindeki öfkeyi sezebiliyordu. "Dediklerim bir kulağından girip ötekinden çıkmasın, adam akıllı iş yap. Sonra da git, çakal mı tilki mi ne s*kimse, onu bul!" Cevap vermek yerine başıyla onaylayan Tekin, Kürşat yerinden kalkıp Sultan'a öfkeyle bakarak uzaklaşırken üzerini düzeltti. "Ne ki derdi?" diye endişeyle sordu İbo. Onun ani sinirini bilmeyen yoktu elbet ama milleti cevapsız bırakarak bağırıp çağırmazdı. Omzunun üzerinden mahallenin güzel kuaförüne bakınan Tekin başını aşağı yukarı sallayarak sessizce söylendi. "Sanırım biliyorum." ... "Çağla." diye kasenin dibindeki pudingi kaşığıyla sıyırarak sordu Sultan. Önceleri çok meraklı biri olduğu söylenemezdi ama bu mahalleye geldi geleli huyu suyu da değişir olmuştu. "Ha abla?" diye aynı şekilde patronuna bakan Çağla kendinden yana bakınan gözlerin farkındaydı. İpsiz.. İbo'yu çocukluğundan tanırdı ama ona hiç başka bir gözle bakmamıştı. O Çağla için, mahallenin herhangi bir genciydi. Kendisi açısından bir artısı ya da eksisi yoktu. Ama ilgisini fark etmemek de elde değildi. Kaldı ki bunca zaman hiçbir şekilde bakışlarına veyahut hareketlerine bir karşılık vermemişken, böylesine uzatması saçmalıktı. "Bu Kürşat abin, ne iş yapıyor?" diye sorarken yeşil gözleri de genç kızdan yana kaymıştı. Yanlış anlaşılmak istemiyordu ama sormadan da edemeyecekti. Ne yazık ki merakına çoktan yenik düşmüştü. "Spor salonu işletiyordu, şimdi ne yapar bilmiyorum." diye konuştu Çağla. Bakışları hâlâ elindeki kasede olurken arada bir de gerisine doğru, İpsiz İbo'dan yana kayıyordu. Neden hâlâ bakıyordu bu manyak? "Spor salonu mu?" diye yaslandığı masadan geri çekilerek bedenini dikleştirdi Sultan. Yapılıydı evet, ama spor salonunu bizzat işleteceği hiç aklına gelmezdi. "Kaç yaşında ki?" diye sorarken sesi bir işler karıştıran küçük bir çocuğunki misali çıkmıştı. Karşısındaki umursamaz genç kız başını kaldırıp hayırdır diye sorsa ne cevap verecekti? "30'una geldi diye biliyorum." diye gözlerini yukarılarda gezdirerek hatırlamaya çalıştı. "İçeri girerken 24-25 yaşlarındaydı sanırım, aynen öyle bir şeydi." diyerek patronuna bakıp yeniden önüne döndü. "Hmm, taş çatlasa 30 yani." "Hıhı." Başını aşağı yukarı sallayarak sessizleşti Sultan. Fakat bu sessizliği çok uzun sürmemiş, merakı yine su yüzüne çıkmıştı. "İçeri niye girdi?" diye sormasıyla bu kez kendinden yana bakan çırağıyla toparlamaya çalıştı. "Yani ben geleli iki yıla yakın oluyor, daha önce ne gördüm ne duydum. Zaten büyük bir olay olsa, Pınar söylemeden edemezdi, ama, belli ki önemsiz..." diye uzun uzadıya konuşurken omzunu silken Çağla sözünü kesti. "Çok büyük bir şey denilemez aslında, salonda dövüş mü oluyormuş ne, o da yasak mıymış neymiş, aldılar içeri işte." "Hmm." diye kaşlarını kaldırıp indirerek dolu kaşığı ağzına aldı. Bu kadar soru yeterdi. Yoksa adı mahallenin genç abisine kanca takmış şirreti olacaktı. "Abla ben bir eve kadar gidip gelsem." Başını sallamakla yetinirken genç kız hızlıca ayaklanıp sadece telefonu ile cüzdanını alarak sokağın sonuna doğru ilerledi. Kahvehanenin önünde oturmakta olan Tekin de yerimden fırlayıp genç kızın peşine takılırken Sultan'ın halini hatrını sormadan geçmemişti. "Nasılsın abla?" diye sordu sürdürdüğü adımları yavaşlarken. "İyi diyelim iyi olalım be Tekin, seni sormalı." diye mahallenin sevilen ablası edasında konuştu Sultan. Yalan da sayılmazdı. Bu kadının güzelliği bir yılanın pullarına, tatlı dilini zehirli çatal diline benzeten Tekin bile onu sever, sayardı. "Hamdolsun." diye elini göğsüne vurarak yoluna yürüdü Tekin. "Bana bak, bir kızla görmüşler." diye ardından bağıran Sultan'a ise gülümseyerek el sallıyordu. "Ne zaman evleniyorsun, gel buraya." diye güldü Sultan. Gençlere takılmayı her daim severdi. Kendini bir an kendi genç kızlığındaki kuaför Sedef ablasına benzetti. O da her zaman gençlerle gülüp söyleyen, kendilerine ayak uyduran biriydi. Sonra birden dükkanda çalan müziğin değişmesiyle gözleri uzakları buldu. Yakınlara bakıyor, fakat uzakları anımsıyordu. İçinde bir burukluk peydah olurken farkında olmadan derin bir iç çekti. O zamanlara dönmemek, eski anıları hatırlamamak elinde olsaydı keşke. Fakat işte, gözleri yine doluyor, yüzü aptal bir gülümseyişe ev sahipliği ediyordu. Sanki yine o zamanlara dönmüş, göçmen kızı, küçük Sultan olmuştu. Göçmen kızı, güzel Sultan... Ben bir göçmen kızı gördüm tuna boyunda Elinde bir deste gül var hasret koynunda Doğru söyle göçmen kızı annen var mıdır? Ne annem var ne babam var kalmışım öksüz Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni Alayım da gurbet elde sarayım seni 2003 17 YIL EVVEL... "Sultaan, ablam kahveler ne oldu?" "Hazır abla." diye elindeki dolu tepsiyle boncuklu örtünün altından dikkatle geçip kapıda bekleyen kadınlara kahvelerini uzattı Sultan. "Maşallah sana." diye söylendi kadınlardan biri. "Pek de güzelsin." "Öyledir." diye yüzündeki memnuniyetle çırağına baktı Sedef. Bu kızı yanına almakla akıllılık etmişti. Hem güler yüzlüydü, hem de eli işe yatkındı. Sadece işle de kalmıyor, hemen her şeye koşturuyordu. Nasıl koşturmasındı? Aldığı üç kuruş paranın kesileceğinden korkuyor, her şeyi hakkıyla yapmak istiyordu. Yüzündeki ışıltının ardından nasıl bir içe kapanıklık olduğunun farkındaydı Sedef. Açıkçası biraz da kendine benziyordu. Ondandı kızcağızı kimsenin eline bırakmayışı. "Buralı değil galiba, yeni görüyorum ben." diye son nefesini çektiği sigarasını masadaki küllüğe bastı çakma sarışın kadın. "Yok." diye tebessümle başını iki yana sallayan Sultan'ın ardından konuştu Sedef. "Güzel Sultan göçmen kızı. Yoksa ne işi var Çinçin'in kuyusunda!" diye bacak bacak üstüne attı Sedef. Bu mahalleyi bir türlü sevemiyordu ama gidemiyordu da. Ne onunla oluyordu, ne de onsuz. Tıkılıp kalmıştı. "Yenge." diye bir seslenen oldu o sırada. Kuaförün girişi zeminin az altında olduğundan kimin geldiğini görmek için kafalarını kaldırıp baktılar. Aşağı inen merdivenin başında genç bir delikanlı duruyordu. Sedef kaşlarını çatarken başını iki yana salladı. "Ne var yine?" demeden de geçememişti elbet. Genç delikanlı eğri büğrü basamakları inip yanlarına geldiğinde kadınlar usulca türlü bahanelerle dükkana girdiler. Orta yaşlı kuaförün yanında kalansa yalnızca çırağı olmuştu. "Bu ne?" diye sinirle sordu Sedef. Eline kağıt parçasını tutuşturan genç: "Abim gönderdi, akşama seni alacakmış." diye söylenen genç hızlıca giderken: "Üçün birini alır anca o." diye fısıltıyla söylenerek yerine çöktü Sedef. Bu kadının ağzının bozukluğuna alışmaya başlayan Sultan sessizce beklerken patronunun kendisine çıkışmasıyla yerinde sıçradı. "Bana bak kız. İlerde böyle kıytırık mahalle dayılarına gönül kaptırırsan kırarım o bacaklarını. Adam akıllı birini bulacaksın. El üstünde tutacak seni. Bir dediğini iki etmeyecek. Anladın mı beni?" Yutkunarak hızlıca başını salladı Sultan. Zaten o, bu işlerden hiç anlamazdı ki. ŞUAN... "Naber Çağla?" diye kuaför çırağının önünü kesiverdi Tekin. "İyi." diyerek genç adamı şöyle bir süzdü Çağla. Tekin'i severdi. Mahallenin her gencini sevdiği kadar... "Hayırdır?" diye sordu peşinden gelen genç adama. "Hal hatır yok mu ya?" "Senin kötü olduğun gün mü var?" diye yandan bir bakış atarak güldü Çağla. Tekin'i bilirdi. Tekinsiz olduğu kadar, rahatına da düşkündü. O yüzden ona öyle nasılsın sorularını sormaya lüzum görmüyordu. O her daim iyiydi. "Belki bu gün kötüyümdür." demesiyle durup ondan yana döndü. Kıstığı çekik gözleriyle uzun boylu adamı süzdü. Yine ne iş çeviriyordu? "Bak sen." diye eğlenerek sormasıyla etrafa şöyle bir baktıktan sonra ellerini beline atıp genç kızdan yana birkaç adım attı Tekin. Çağla'dan oldu olası hoşlanmamıştı. Mahallenin kilidi sayılırdı. Ser verir, sırrı yedi cihan bir araya gelse yine vermezdi. O kilidi açmak mı? Kimsenin gücü yetmezdi. İçten içe İbo'ya acırken iç çekişle bir adım daha atmasıyla genç kız bir adım geriledi. "Hop dedik. Sen hayırdır?" Genç kızın bu çıkışını umursamayarak bir adım daha atarak duvara yaslanmasına neden olarak elini duvara yaslayıp söylendi. "Çatal dilli güzel patronunla abim arasında ne var?" "Ne varmış?" "Bende sana soruyorum işte, ne var?" "Ne bileyim ne var?" diye burnundan soluyarak hemen başının yanında duvara yaslanan kolu iteleyip bir adım atmıştı ki kolundan tutulmasıyla yeniden yerine çakıldı. "Kanca takılmış belli ki, nasıl bakıştıklarını kör olsa görür." "Bak seen, eee?" "Ee'si..." "Sen abine sordun mu?" "Ne?" "Abine diyorum, sordun mu? Niye bakıp duruyormuş?" Genç kızın beklenmeyen bu sorusuyla sessiz kalan Tekin tekinsiz bakışlarını sürdürmeye devam etti. "Kancayı kimin kime taktığı belli değil demek ki." diye kaşlarını kaldırıp indirerek sözlerini bitirip yoluna gitti Çağla. Peşinden baka kalan Tekin adını duymasıyla geriye döndü. "La Tekin, salona gidiyoruz, hadi!" diye arabadan başını çıkarmış bağırıyordu bir genç. Başıyla onu onaylayıp son kez genç kızın ardından baktıktan sonra arabaya bindi Tekin. Bu kıza zaten ne zaman laf yetiştirebilmişti ki şimdi yetiştirecekti? ... Akşamın karanlığı çıkarken, geldiği mekanda kendisini bekleyen gençlerin arasından elini ardına koyup usul adımlarla geçerek ortama şöyle bir bakındı. Beğendiği belli eder bir vaziyette başını aşağı yukarı sallayarak geriye dönüp yeniden yaşıtı sayılan genç adamlara seslendi. "İyi, güzel." "Birkaç eksiklik var ama, bir iki güne hallederiz abi." diye konuştu gençlerden biri. "İyi iyi, elinizi çabuk tutun, bu kadar tembellik yeter." diye onaylayan Kürşat'a baktı Tekin. Sabahki halinden eser yoktu, daha sakin gibiydi. Her neye sinirlendiyse, siniri geçmiş olmalıydı. "Tamamdır abi." "İyi haydi, herkes işinin başına." diye gençlere eliyle gitmelerini işaret ettikten sonra çıkışa yönelmişti ki, Tekin kendisine yetişti. "Abi." Durup peşinden koşturan Tekin'e baktı Kürşat. "Herkes burada sayılır da, İbo'yu göremedim, çocuklar işi varmış dediler. Hayırdır?" "Evet, işi var." "Bir olay mı var?" diye abisinin yanı sıra adımlamaya başladı Tekin. Normalde ona her daim haber ederdi ama bu kez en son duyan kendisi olacak gibiydi. "Yok bir şey, sen salonları aç, sonrasını konuşuruz." Omzuna dokunup hızlıca salondan çıkarak getirilen büyük jeep'e binerek uzaklaştı Kürşat. Çıkışta durmuş ardından bakmaya devam eden Tekin kapıdakilere sordu. "Jeep niye?" "Bilmem, büyük araba lazım dedi." "Noluyor mk ya?" diye kendi kendine sorarak yeniden içeri girdi Tekin. Kürşat ise altındaki büyük araçla gideceği yola hızla koyulmuş, akşam trafiği nedeniyle bir iki saat içinde de varmıştı. Yanına durduğu aracın içindeki gence camını indirerek ıslık çalıp seslendi: "İpsiz!" Daldığı için hafif bir sıçrayışla ondan yana bakıp hızlıca telefonuna davrandı İbo. Saatlerdir bekliyor oluşu mayıştırmıştı. "Neredeyse iki saat oldu abi, birazdan çıkar herhalde." diye konuştu yan araçtaki Kürşat'a bakarak. O da cevap verecekti ki genç adamın: "Abi!" diye telaşla ileriyi göstermesiyle o yana baktı. Beklenen kişi kapıda görünmüş, aracına doğru ilerliyordu. "Kaybol." diyerek hızlıca telefonu kapatıp kontağı çevirdi Kürşat. Adamların rahat tavırlarla arabalara hareket etmesinin ve İbo'nun dar olsada bulundukları sokakta kıvrılarak geri geri çıkıp gözden kaybolmasının ardından ufak ufak gaza yüklendi. Fakat hâlâ birkaç adamın arabaya binmesini bekliyordu. Tilki'nin yanındakiler onun binmesini beklerken diğerleri şöyle bir etrafa bakınıp yerlerine geçmişlerdi. Bunu fırsat bilen Kürşat da çift şeritli yolu birbirinin ayıran ortadaki kaldırım taşlarını umursamayarak gaza basıp ileri atıldı. Üzerine gelen aracı son anda fark eden Tilki adamlarının da bağırışıyla kenara kaçmayı başarmıştı ama zaten o büyük araç kendisine doğru ilerlemiyordu. Biraz ilerisinde duran korumalarının olduğu arabaya doğru hızla ilerleyen büyük jeep çarpmadan hemen önce direksiyonu yana çevirmiş, böylece ancak yan tarafıyla çarpmıştı. Bu ani çarpışmayla denizin dibinde olduğu için önündeki tellere elbette tutunamayan araba sadece birkaç saniye içinde denize düştüğünde içindekiler zor bela su yüzeyine çıkabilmiş durumdaydı. Bir denizi boylamış araca, bir ileride beklemeye devam eden koca arabaya bakan Tilki ise ne olduğunu anlayabilmiş değildi. Tâ ki, direksiyon tarafındaki camın indirilip, bir çift gözün gülümser bir yüzle kendisinden yana bakışını görene dek.. Öfkeli bakışları bu genç adamı çabucak tanırken kaşları öyle bir çatılmıştı ki yüzü bir süre öyle kalacak gibiydi. Hemde, uzun bir süre... Açık camdan seslendi Kürşat. Ardındaki adamın aksine onun kendi yüzü gülüyordu. "Bir borç harç davası var demiştin, halloldu diye umuyorum." dedikten sonra gülümsemesini biraz daha yüzüne yayarak baktı. Yeniden önüne dönüp gidecekti ki henüz hareket ettirdiği arabayı durdurarak seslendi. "Ha bu arada, Çakal... Iı, pardon, Tilki kardeş. Bundan sonra bahçemden gül koparacak olursan, mezarına dikersin. Selametle." Sözlerini bu kez tamamen bitirerek el sallayıp hızlıca uzaklaştı. Elinden bir şey gelmeyen Tilki ise az evvel denize düşen adamlarının da içinde bulunduğu arabaya, daha doğrusu denize doğru uzun uzun baktı. Yumruğunu sıkarken sessizdi. Ama bu sessizliğin hayra alamet olmadığını, kime sorsan bilirdi. ... Batan güneş yerini mehtabın parlak güzeli dolunaya bırakırken, elleri cebinde ağır adımlarla girdiği mahallesinde başı önünde düşüne düşüne ilerleiyordu. Demir parmaklıklardan çıkalı bir hafta anca olmuşken, şimdi başına aldığı yeni belanın farkındaydı. Buna rağmen pişmanlık duyduğu yoktu. Bu yaşına kadar hiçbir işten kaçmamış, hiç kimsenin karşısında sessiz kalmamıştı. Bu sefer de kalmayacaktı. Üstelik aklını karıştıran sadece bu çakalın olayı değildi. Öyle ki, yüreğinde hissettiği ağırlığa ne engel olabiliyor, ne de çare bulabiliyordu. Bir çaresi vardı aslında ama... Birden adımları durdu. Başı hâlâ yerde, gözleri kirli betondaydı. Nereye geldiğini, kimin kapısında olduğunu görememişti belki ama, biliyordu. Tebessümle başını kaldırıp sol yanında duran kapıya baktı. Kendi kendine gülerken başı yeniden önüne düşmüş, bir kez daha kalktığında ise mehtaba dikilmişti. Korkusuz gözleri koca ayın ışığı altında parıldarken derince bir iç çekti. Nefes almak değildi bu yaptığı, rahata kavuşmaya çalışıyordu. Lakin yüreğinin ağırlığı sızısıyla bir olurken, pek de kolay olmayacaktı. O an, kimsesi yokmuş gibi hissetti. Evet, çok fazla kişi tanıyor, çok fazla kişi tarafından tanınıyordu belki ama... Sanki, kimsesi yok gibiydi. Yeniden önünde kalakaldığı kapıya baktı. Yolu yoktu, bu kapıdan içeri girecekti. Başka türlü yüreği ferahlamayacak, rahat bir nefes alamayacaktı. Adımlarını kapı önündeki birkaç basamağa yönlendirip çıktıktan sonra, yumruk yaptığı elini kapıya indirdi. Tek indiriş yetersizdi biliyordu ama, ikincisi için zor da olsa bir nefes alması gerekti. Ve birazdan, kapı usulca açılmış, aralıktan bir çift cennet yeşili kendine bakar olmuştu. Bakışlarındaki anlam meraktan ibaret olurken, başını hafifçe önüne düşüren Kürşat, suçlu bir çocuktan farksız bir şekilde konuşmaya başladı. "Merhaba." "Merhaba." diye tebessüm etti Sultan. Bu karşısındaki adamın o küçücük gülümseyişinin altında neler aradığını bir bilse, bir daha böyle bakar, böyle gülümser miydi acaba? "Ben, şey için gelmiştim." diyerek elini cebinden çıkararak anahtar olan avucunu Sultan'dan yana açtı. "Yedek anahtar, bende kalmış." Kocaman açtığı yeşil gözlerini korkusuz olmasına rağmen, şuan ürkekçe bakan gözlerden alarak eline uzandı. "Teşekkür ederim." diye anahtarı kavramıştı ki, uzandığı avuç birden kapanıverdi. Parmakları koca elin içinde kalırken gözleri yeniden henüz ayrıldığı gözleri buldu. Bu güçlü elin sahibi, gücünü kullanarak sadece birkaç parmağını çeke çeke bedenini kapı önüne çıkardığında artık gözlerini kaçırır olmuştu. Hayır, bu tür akşamlara hazır değildi. O duyguları yaşayıp geldiği yerde bırakalı çok uzun zaman olmuştu. Yeniden aynı hatalara düşemezdi. Düşse bile, buna izin vermeyecek o kadar çok nedeni vardı ki... "Düşündüm de..." diyen genç adamın sözünü telaşla kesip anahtarı kavramış parmaklarını avucundan çekti. "Tekrardan teşekkürler, zahmet oldu." diyerek bir adım gerileyip yeniden içeri girmişti ki bu kez Kürşat ondan yana bir adım atıp söylendi. "Bir kahve..." dediği an ise yeniden sözü kesildi. "Çok geç oldu." dedi Sultan. "İyi geceler." Ardından kapıyı gülümseyişi eşliğinde usulca kapadı. Kapı önünde öylece kalan Kürşat ise, bu kapıdan daha ne kadar kovulacağını bilmiyordu. Ama bu evin yolunu bıkmadan usanmadan abartısız her gün arşınlayacağını çok iyi biliyordu. Başını aşağı indirip kendi haline güldü. Ellerini cebine atıp ağır adımlarını yeniden sokağın yukarısını yönlendirerek karanlığın içine girdi. Yolu bile aydınlığa çıkmazken, yüreğinin karanlıkta kalması çok normaldi. Üst katta ise, pencerenin ardından, perdelerin arasından gidişini izleyen bir çift yeşil göz vardı. Ondan habersiz... Ona karşı koymaya çalışan...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE