Bölüm 24

1036 Kelimeler
Masayı toplamayı bitirip babamların yanına döndüğümde annem mutfağı toplamakla meşguldü. Ne kadar ısrar etsem de bana izin vermemişti; benim dinlenmem lazımmış, zaten uzaklara gidecekmişim, orada da yorulacakmışım gibi onlarca cümle sıralayıp beni mutfaktan kovmuştu. Abimin yanına oturduğumda hiç beklemeden kolunu omzuma attı ve beni kendisine doğru çekti. Babam abimin hareketlerine kaşlarını çatsa da bir şey söylemedi. Bazen aralarında beni ve annemi paylaşamama durumu oluyordu. Bu duruma gülmek istesem de tepkilerinden - özellikle babamın tepkisinden - çekiniyordum. Abim ise babamın kızmasından aşırı keyif alıyordu çünkü babamın, onun hayatındaki tek rolü babası olmasıydı. Benim ise hem babam hem de komutanımdı. "Abi 1525'den itibaren o dönemde önemli olan bir olay var mı?" hazır tarihçiyi bulmuşken merak ettiklerimi sorabilirdim. Bu düşünceyle bir anlığına kendimi tıp okuyan bir yakınına ağrıyan yerlerini sayan teyzeler gibi hissettim. "Niye sordun?" abimin gelişigüzel sorduğu soruya her ne kadar 'o zamanlarda biraz takılacağım da başıma bir iş gelmesin diye soruyorum' demek istesem de omuz silkmekle yetinmiştim. "Öylesine, bir kitap okuyordum da tarihle ne kadar eşleşiyor merak ettim." yapabildiğim en makul açıklama buydu sanırım. "1526 'da padişah II. Mesut Rusya'nın egemenliği altından yeni kurtulmuş olan Türki devletlerle birlik olarak Çin üzerine bir sefere çıkıyor. Sefer üç yıl sürdüğünden, Osmanlı Devleti'nde sakinlik hakim. Zaten padişah seferdeyken yerine veliaht şehzade Tuğrul bakıyor." demek şehzademiz üç yıl boyunca İstanbul'da kalıyordu. Bahar denen o cariye belki de bu süreçte şehzadenin dikkatini çekmeyi başarabilirdi de millete sarmayı bırakırdı. Aslında Gülcan'ın da ondan hoşlandığının farkındaydım ama Gülcan o adam yüzünden kendisine gelecek zarardan kendisini koruyamayacak kadar nahif bir kızdı. İçindeki hisler daha da ilerlemeden bitirmesi en iyisiydi onun için. "Peki bu şehzadenin yönetimi nasıl?" anlaşılan konu babamın da ilgisini çekmişti. "İnanır mısın baba, adam o kadar yenilikçi ki, takım elbise giydirip şu zaman getirsen ne o bu zamanı yadırgar, ne de bu zaman onu." abim sözünü bitirdiğinde kanımın çekildiğini hissettim. omurgamdan yukarıya doğru bir ürperti geçtiğinde ne yapacağımı bilemeden bakışlarımı ortadaki sehpaya diktim. Belki de onun da haberi vardı bu zaman yolculuğu meselesinden, o da bu mevzulara çanak tutanlardan biri olabilir miydi sahiden? Benim konuşmamı duyduğunda yüzünde beliren alaylı ifade geldi aklıma, sonra beni bırakması için saraydan araba görevlendirmesi... Peşime taktıkları adam geldi aklıma; muhtemelen sarnıca gidip gitmeyeceğimi anlamak için takip ettirmişti. Yani bu şehzade bozuntusu benim zaman yolcusu olduğumu anlamamışsa bile bundan şüphelenmişti. Bu da demektir ki, o da haberdardı bu işten. Acaba o da gidip, geliyor mudur iki zaman arasında? Peki ya padişah... O ne kadar şey biliyordu? Dahası, acaba bir şey biliyor muydu? Yoksa oğlu arkasından iş mi çeviriyordu? "Zaten bugünkü Arabistan yarımadası başta olmak üzere Afrika topraklarının çoğuna boru hattı döşenip, su teminatı yapılması bu şehzadenin sancağa çıkmasıyla oluyor. Sırf o bölgelerde aktif çalışabilmek için Manisa ya da Amasya sancağı yerine Halep sancağına çıkmayı da kendi talep ediyor." petrolün nasıl taşındığı işte şimdi anlaşılmıştı. Adamlar sistemi gerçekten harika denilecek seviyede kurmuşlardı. Benim anlamadığım şehzadeyi nasıl ikna ettiler bu iş için? "Tahta da o çıkıyor değil mi?" sorduğum soru aslında cevabını bildiğim bir soruydu. Ama olaylara müdahaleleri geçmişi değiştirmiş miydi, merak ediyordum. "Evet, padişah seferden döndüğünde zaten rahatsız bir şekilde dönüyor, u yüzden şehzadenin sancağa gitmesine izin verilmiyor. Zaten yaklaşık altı ay sonra padişah ölüp, yerine de şehzade Tuğrul geçiyor." dediğinde başımı salladım. Bakalım tarihi ne ölçüde değiştireceklerdi ve ben buna ne kadar müdahil olacaktım? Kafamda onlarca soru birikirken, uzaklaşmak amacıyla ayağa kalktım. "Ben bir anneme bakayım." deyip bir şey demelerine müsaade etmeden yanlarından ayrıldım ve mutfağa geçip annemle konuşmadan mutfak kapısından çıktım ve verandaya geldim. Ellerim veranda da bulunan tırabzanlara sıkı sıkı tutunmuşken, alamadığım nefeslerde sanki havaya sıkı sıkıya tutunmuştu. Her seferinde söylüyordum belki ama ben gerçekten boyumu bin kat aşan bir belaya bulaşmıştım. Ve ne yazık ki bu beladan nasıl kurtulacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. "Hayırdır?" babamın sesini duyduğumda tepki vermedim. Her ne kadar düşünceye dalsam da zihnimin bir tarafı hep teyakkuzdaydı, bu yüzden daha sesini duymadan adım seslerini fark etmiştim bile. "Bir şey yok." her ne kadar geçiştirsem de bir şeyler olduğunu ikimiz de biliyorduk. "Bu görev, geçen telefonda bahsettiğin görev mi?" dediğinde sadece başımı sallayarak cevap vermiştim. "Seni bu kadar düşündürten ne peki?" sesindeki tını sorgular gibi değil de, anlamaya çalışır gibiydi. "Daha önce de söyledim. Yöntemleri pek hoşuma gitmiyor." ah şimdi babama her şeyi anlatabilseydim keşke. "Peki bu konudaki kaygılarını onlara bildirdin mi?" benim için bir çözüm yolu aramaya çalışması çok tatlıydı. "Söyledim." dedim yüzümde yorgun bir gülümseme varken. "Yine de senin yapmanı istiyorlar. Neden?" babama içeriğini anlatmadan üstünkörü nasıl anlatabilirim diye küçük bir hesaplama yaptım kafamda. "Tesadüfen bir devlet sırrına vakıf oldum. Ve bu sırra vakıf olan diğerleri benim yetilerime sahip birini arıyorlarmış. Aslında benim yerime başka birini düşünüyorlarmış ama ben sırrı öğrenince bu işi benim yapmamı istediklerini söylediler, çünkü ne kadar az kişi bilirse o kadar iyiydi onlar için." diye kısaca toparlayıp, detay vermeden anlattım. Babam arkaya, mutfağa bir akış atıp abana iyice yaklaştı. "Peki bu görev dediğin gibi tehlikesiz bir görev mi?" sesini kısarak sorduğu soru, olası bir olumsuz cevapta annemin duymak istemeyeceği bir soruydu. "Tehlikesiz bir görevin var olduğunu sanmıyorum." dedim gülerek. "Ama şundan eminim ki, bir silahlı çatışmanın ortasında kalmayacağım." çünkü o dönemde öldürmeler kılıçla yapılıyor demeyecektim tabi ki. "İyi o zaman. Hadi içeri girelim, annen meraktan çatladı resmen." babam da benimle birlikte gülerken, içeriye geçtik. Annem şimdiden akşam yemeği için hazırlıklara başlamıştı bile. Söylediğine göre yemeğe amcamları, teyzemleri falan da çağırmıştı. Annem de babam da doğma büyüme Bursalıydı. O yüzden bütün akrabalarımız buradaydı. Küçükken ara sıra tatillerde buraya gelirdik de kuzenlerimi çok kıskanırdım. Dedim ya bir yere ait olmak diye... İşte onlar buraya aitlerdi. Biz de dönmüştük dönmesine ama bir hayli geç kalınmıştı bizim için. Çünkü babam emekli olduğunda ben akademide, abim ise üniversitedeydi. Yani Bursa yine bizim için ev değil, tatilde uğrayabildiğimiz bir uğrak olmuştu. Tabi bu tatillerimiz eskiye nazaran daha sık ve daha uzun oluyordu, orası ayrı. Akşama misafir olduğunu öğrendiğimde annemin tüm itirazlarına rağmen mutfağa girmiş annemle sohbet ede ede yemekleri yetiştirmeye çalışmıştık. Allahtan akrabalarımı seviyordum yoksa parmağımı bile kıpırdatmazdım onlar için. Gerçi amcamın kızı, yani kuzenlerimden Özlem'e acayip uyuz oluyordum. Kendimi bildim bileli her konuda benimle bir yarış içerisindeydi ve bu kıskançlığına anlam veremiyordum. Bazen tuhaf tuhaf laf sokma çabalarına giriyordu ve ben tek cümlelik ağzının payını vermelerimle konuyu kapatıyordum. Umuyordum ki bu akşam ya gelmezdi, ya da çenesini evde unutup da gelirdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE