Zaman geçiyordu. Eylül sonbaharıyla birlikte köyün çevresini sarıya boyarken, o küçük, şirin dağ evinin çatısından sabahları ince dumanlar yükseliyordu artık. Günler, yavaş ama kendine has bir ahenkle birbirini izliyor; her yeni sabah, Atahan için biraz daha az acı, Tanem içinse biraz daha fazla alışkanlık demek oluyordu. Atahan artık sabahları biraz daha erken uyanıyordu. Henüz eskisi gibi güçlü değilse de, yataktan doğrulmak için yardım istemediği sabahların sayısı artmıştı. Tanem bazen kapının önünde, elinde çayla onu bekliyor olurdu. Sadece beraber oturmak için. Sadece sessizce nefes almak için. Bir sabah Tanem sobanın yanında battaniyeye sarılmış, kendi kendine mırıldanarak kuru baklayla yaptığı yemeği anlatıyordu. Dudaklarının kıyısında hafif bir gülümseme, sesi neşeliydi: “Bir k

