13 bölüm

1012 Kelimeler
Sabah ilk ışıklarla birlikte Silitsia, hazırlanmış şekilde merdivenlerden aşağı indi. Üzerindeki kıyafet ve yeni tarzı, adeta bir değişim geçirdiğini simgeliyordu. Savaşçı ruhunun dışarı vurmuş haliydi. Yüzünde kararlı bir ifade, adımlarında güçlü bir amaç vardı. Odanın içine adımını attığında, Rodrigo, Alessandra ve Andres ona şaşkınlıkla baktı. Sessizlik bir anlığına tüm mekanı doldurdu. Rodrigo ilk bakışta gözlerini ona dikti ve hafif bir ıslık çaldı. "Vay canına, Silitsia. Gerçekten de savaşa hazır görünüyorsun." Alessandra'nın yüzünde hayranlıkla karışık bir gülümseme belirdi. "Bu tarz sana çok yakışmış. Hem güçlü hem de zarif." Andres ise daha dikkatli bir ifadeyle, onun kararlılığını fark etti. "Sadece görünüşün değişmemiş, Silitsia. İçinde de bir şeyler değişmiş gibi." Silitsia, bu yorumlara karşı hafif bir tebessüm etti. "Bu yolculuk sadece bir keşif değil. Hepimiz birer dönüşüm yaşıyoruz. Hazırlıklı olmamız gereken çok şey var." Rodrigo, ayağa kalkarak ona yaklaştı ve omzuna dokundu. "Savaşa giden yolda bir lider gibi görünüyorsun. Artık sadece prenses değilsin, sen tam bir savaşçısın." Silitsia, Rodrigo’ya bakarak başını onaylarcasına salladı. "Öyle de hissetmek zorundayım. Çünkü bu yolculukta hepimiz sınanacağız." Bu sözlerle birlikte grup, yeni yolculuklarına hazır halde kahvaltılarını yapmaya koyuldu. Herkes, Silitsia’nın geçirdiği değişimden etkilenmişti. O artık sadece bir prenses değil, kararlı ve cesur bir liderdi. Bu ruh hali, onların da moralini yükseltmiş, yolculuğa olan kararlılıklarını pekiştirmişti. Sabah ışıkları artık günün başlamasını ilan ederken, yeni bir maceranın ilk adımları atılmak üzereydi. Sabahın erken saatlerinde Samon da aşaya inince grup, hiç vakit kaybetmeden mekandan çıkmaya karar verdi. Hava serindi, ama Silitsia'nın üzerindeki yeni kıyafetle yaydığı enerji, gruba sıcak bir kararlılık getiriyordu. Andres, göz ucuyla Silitsia’ya bakıyordu. Sanki dün geceki o narin prenses gitmiş, yerine güçlü ve kararlı başka biri gelmişti. Gözlerini Silitsia’dan alamıyor, bu yeni halini anlamaya çalışıyordu. Rodrigo, Andres’in dikkatini fark edince gülümseyerek ona yanaştı ve sessizce fısıldadı: "Evet, öyle bakarsın anca. Bağri azını kapa da sinek girmesin." Andres, gözlerini Rodrigo’ya dikerek öfkeyle baktı. "Saçmalıyorsun, Rodrigo," dedi, sesi düşük ama belli belirsiz bir sinirle doluydu. Silitsia, Rodrigo ve Andres arasındaki bu küçük konuşmayı duydu, ama önemsemeden önlerine doğru yürümeye devam etti. Yolculuk sessiz ilerliyordu. Silitsia’nın aklında annesi Beni vardı, onu çok özlemişti, fakat bu duyguları bir kenara itip grup için güçlü durmaya çalışıyordu. Bir süre sonra grup, bir nehrin kenarına ulaştı. Nehrin sesi, çevredeki sessizliği bozuyor, küçük dalgalar kenarlara vuruyordu. Silitsia, yavaşça suya doğru eğildi ve avuçlarını birleştirip su içmek için elini nehre daldırdı. Tam o sırada, nehrin berrak yüzeyinde bir silüet belirmeye başladı. Silitsia başını kaldırdı ve suyun içindeki yansımaya dikkatle baktı. Aniden gözleri kocaman açıldı; karşısındaki silüet, annesi Beni’ye aitti. Günlerdir özlediği annesini görünce, içini bir anda büyük bir hüzün ve özlem kapladı. "Anne..." dedi, sesi titreyerek. "Seni çok özledim." Suyun yansımasında Beni, huzurlu bir yüz ifadesiyle ona bakıyordu. "Ben de seni özledim, kızım," dedi annesi, sesi sanki bir rüzgar esintisi kadar hafifti. "Ama dikkatli olmalısın. Tehlikelerle dolu bir yolculuk seni bekliyor." Silitsia’nın gözleri doldu, ama sorular kafasını kurcalıyordu. "Anne... ne yapacağımı bilmiyorum. Bu yolculukta kendimi kaybetmekten korkuyorum." Beni, suyun üzerinden yansıyan sakin sesiyle konuşmaya devam etti: "Beni dinle kızım. Yolunda devam et. Sakın arkana bakma. Sana her zaman yardım edeceğim. Dostlarına güven, ama sırtını dayamadan. Karanlığın içinden kimin hançer çekeceğini bilemeyiz. Güçlü ol, seni seviyorum." Silitsia, annesinin sözlerini zihnine kazırken, gözlerinden birkaç damla yaş aktı. "Seni seviyorum, anne." Beni’nin silueti, yavaşça nehrin üzerinde erimeye başladı. Suyu bir anda siyah dumanlar sararken, annesinin figürü yok oldu. Silitsia, yere çöküp gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Annesinin sözleri kulaklarında yankılanırken, içinde bir güç hissetti. Korkularına rağmen, bu yolculukta annesinin de ruhunun onunla olduğunu bilmek ona güç verdi. Ayağa kalktı, yüzündeki yaşları sildi ve gözleri kararlılıkla parladı. Annesinin son uyarısı zihninde yankılanıyordu: "Karanlıkta kimin hançer çekeceğini bilemeyiz." Tam o anda, Silitsia nehrin karşısında bir hareket fark etti. Dikkatini nehrin üzerinde toplayan bir grup, ağaçların gölgesinden yavaşça belirdi. Gözleri hızla tehlikeyi algıladı: Yüzleri maskelerle örtülmüş, karanlık figürler ve yanında tuhaf, yaratıklar. Hepsi kanatsızdı ve bir şey için buradaydılar—Silitsia'nın peşindeydiler. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Durumun ciddiyetini anlayan Silitsia, geriye doğru bir adım attı. Arkasından bir ses yükseldi. Alessandra, korku dolu bir çığlık attı: "Kaç, prenses! Kaç!" Silitsia, tereddüt etmeden koşmaya başladı. Ormana doğru yönelip hızla ağaçların arasına dalarken, ayak sesleri ve yaprak hışırtıları peşinden geliyordu. Arkasına bakmadan ilerlemeye çalıştı, ama hızla yaklaşan adımları duyabiliyordu. Bir kanatsız, ona hızla yaklaşıyordu. Nefesini duyacak kadar yaklaştığında, korkusu daha da arttı. Tam o sırada yukarıdan bir gölge belirdi; Andres havada süzülerek kanatlarını açtı ve aniden Silitsia'ya saldıran kanatsızın üzerine atladı. Yerden birkaç metre yüksekteyken, tüm gücüyle rakibini yere serdi. Kanatsız, bir hırıltı çıkararak yere çakıldı. Andres, hızlı bir hamleyle onu etkisiz hale getirdi, ama daha fazlası geliyordu. Bu sırada Silitsia, hızla kaçmaya devam ediyordu, ama ayakları köklere takıldı ve bir an için dengesini kaybedip yere yuvarlandı. Yere düşerken dizlerini çarptı, ama duracak vakti yoktu. Hemen toparlanıp tekrar ayaklandı. Arkasında Andres’in, başka bir kanatsızı daha yere serdiğini duydu. Silitsia'nın kalbi deli gibi atıyordu, ama kaçmaya devam etmesi gerektiğini biliyordu. Çevikliği ve hızlı kararları onu hayatta tutacaktı. Atlar hazırdı, ve herkes çabucak bindi. Silitsia da tereddütsüz bindiği atıyla grubun peşine takıldı. Ormana doğru hızla ilerliyorlardı. Arkalarında duydukları savaş sesleri, hala peşlerinden gelenlerin olduğunu gösteriyordu. Andres, bir süre daha geride kaldı, birkaç kanatsızı daha etkisiz hale getirdi. Sonunda, hızla kanatlarını açıp grup ile aynı hizaya geldi ve hızla ilerlemeye devam etti. Uzun ve zorlu bir kaçışın ardından, ekip nihayet izlerini kaybettirmeyi başardı. Yorgun düşmüş atlarıyla birlikte önlerinde uzanan bir köy gördüler. Atlar bitap düşmüştü, bu yüzden konaklayacak bir yer bulmaları gerekiyordu. Sessizlik içinde köye indiler, ama köylülerin onlara bakışları oldukça farklıydı. Silitsia ve arkadaşları, dikkat çekmemek için yavaş hareket etse de, fısıltılar çoktan başlamıştı. Köylüler, şaşkınlık ve merakla grup hakkında konuşmaya başladı. Fısıldayan sesler her yerden geliyordu: “Kanita… Kanatsız prenses… Bu o mu? Kehanet doğru muymuş? Lanetli kan burada…” Bu fısıltılar Silitsia'nın kulaklarına çalındı. Önceden olsa bu tür dedikodular onu rahatsız eder, kendisini saklamaya çalışırdı. Ancak o artık eski Silitsia değildi. İçindeki kararlılığı ve cesareti hissederek, başını dimdik tuttu. Köylülerin bakışları altında sert ve gururlu bir duruşla ilerledi. Onların gözünde sadece bir "kanatsız prenses" olsa da, Silitsia bunun ötesinde bir şey olduğunu biliyordu. Kendini kabul ettirmek ve gerçek kimliğini göstermek için hazırdı. Grup, bir konaklama mekanına girdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE