Atlarının bakımı için istekte bulundular. Ardından bir masaya oturup bir şeyler yemek ve içmek için beklemeye başladılar. Ancak diğer masalardaki konuşmalar ve bakışlar, onların rahatlamasına izin vermiyordu. Mekandaki kanatsızların dikkatini çekmişlerdi, özellikle Silitsia'nın varlığı her yerde bir gerginlik yaratıyordu.
Derken, köylülerden biri dayanamayıp masalarına doğru yaklaştı. Orta yaşlı, yorgun ve kaygılı yüz ifadeleri taşıyan bu adamın gözlerinde merak ve korku karışımı bir bakış vardı. Adam, ağır adımlarla masaya yaklaştı ve başını eğerek sessizce Silitsia’ya baktı. Sonra cesaretini toplayıp konuştu:
“Affedersiniz,” dedi hafif titrek bir sesle. “Siz… o musunuz?”
Silitsia'nın yanında oturan Andres hemen
dikkat kesildi, Rodrigo ise hafif bir tebessümle durumu izliyordu. Adamın sorusu ortamda bir gerginlik yaratmıştı. Köylülerin gözleri Silitsia'ya kilitlenmiş, adeta nefeslerini tutmuşlardı.
Silitsia, derin bir nefes aldı. Gözlerini adamın gözlerine dikti. Bu anın geleceğini biliyordu. Artık kaçmanın veya saklanmanın zamanı değildi. Herkesin beklediği cevap belliydi, ve o artık kimliğini saklamayacaktı. Sert ama sakin bir sesle konuştu:
"Evet," dedi. "Ben Kanita, lanetli olarak adlandırdığınız prensesim."
Adam, gözlerini şaşkınlıkla açtı. Diğer masalardan gelen fısıltılar bir anda sustu. O an mekandaki herkes sessizce Silitsia’yı izliyordu. Fısıltılar yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Silitsia’nın bu açık cevabı,
köylüler arasında büyük bir etki yaratmıştı.
Adam, bir an tereddüt etti, sonra başını hafifçe eğerek geri çekildi. “Kehanet doğruymuş… Kanatsız prenses aramızda…”dedi ve yavaşça masalarına dönerek fısıltıların yeniden başlamasına neden oldu. Köylüler birbirlerine bakıyor, Silitsia'nın kimliğini kabul edemeyen gözlerle onu izliyordu.
Rodrigo, Silitsia'ya bakarak hafifçe gülümsedi. “Biraz ortalık karıştı galiba,” dedi şakacı bir tavırla.
Andres, kaşlarını çatarak Rodrigo'ya baktı. "Bu ciddi bir mesele, Rodrigo. Eğer burada işler kötüye giderse, prensesin kimliğini ifşa ettiğimiz için başımız belaya girebilir."
Silitsia, gerginlikle dolu ortama rağmen sakinliğini koruyarak konuştu. "Kaçmaktan ve saklanmaktan yoruldum. Eğer bir değişiklik olacaksa, o değişikliği kendi kimliğimi saklamadan yapacağım. Herkes benim kim olduğumu bilmeli."
Rodrigo, omuzlarını silkerek, "Sen bilirsin, prenses. Ama unutma, bu dünyada dost kadar düşman da var."
Silitsia, Rodrigo’nun sözlerine aldırmadan kendinden emin bir şekilde masaya geri döndü. Belli ki, bu köydeki insanlar arasında da kimin dost, kimin düşman olduğunu öğrenmek zaman alacaktı.
Gölgelerde oturan bir adam aniden ses verdi
,,Peki elemtleri kontrol ediyormu sun prenses?"
Silitsia, karanlık gölgede oturan adamın meydan okuyan sözlerini duyduğunda, tüm köylülerin gözleri ona çevrilmişti. Sessizlik o kadar yoğundu ki neredeyse havada hissediliyordu. Silitsia'nın içindeki öfke, adamın küçümseyici tavrına karşı kabarmaya başlamıştı. Ancak sakinliğini
korumaya çalıştı, zira buradaki her adım, ilerleyen günlerde kaderini belirleyebilirdi.
Adam, mumları birer birer söndürdüğünde, mekânın havası daha da gerginleşmişti. Onun elementlere bu kadar kolay hükmettiğini görmek, köylülerin gözündeki korkuyu büyütmüştü. Silitsia ise bu gösteriyi izlerken soğukkanlılığını kaybetmemeye çalıştı.
Rodrigo, adamın arkasından alaycı bir bakışla fısıldadı, "Görüyorsun işte, prenses. Düşmanlar kendini belli ediyor."
Andres ise endişeyle Silitsia'ya yaklaştı. "Onu takip etmemiz gerekiyor," dedi. "Bu adam burada kalmaz. Kim olduğunu öğrenmeliyiz."
Silitsia derin bir nefes aldı, kararını vermiş gibi görünüyordu. "Hayır, o benimle oyun
oynamaya çalışıyor. Ama bu oyunu onun kurallarıyla oynamayacağım."
Bu sırada kapıdan dışarı adım atan adam, arkasına bile bakmadan köy meydanında kaybolmuştu. Fakat mumların birer birer tekrar yanması, mekânın içine garip bir huzur getirmişti. Köylüler bu anı fısıldaşarak değerlendirirken, Silitsia sessizce masaya geri oturdu ve gözlerini tekrar köylülerin üzerinde gezdirdi.
Kendi kendine, "Eğer bir değişiklik olacaksa, bunu gücümle değil, aklımla yapacağım," diye düşündü.
Andres, Silitsia'nın bu kararlı tavrını destekliyordu, ama Rodrigo hala şüpheyle bakıyordu. "Prenses, emin misin? Eğer bir hareket yapmazsan, bu adam seni bir zayıf halka olarak görecek."
Silitsia gözlerini Rodrigo'ya çevirdi, sakin ama kararlı bir sesle cevap verdi: "Bu bir güç gösterisi değil, Rodrigo. Ben onların zihnini kazanacağım. Güçle değil, güvenle."
Silitsia, gecenin sessizliğinde aniden uykusundan sıçradı. Nefesi hızlanmış, alnı soğuk terle kaplanmıştı. Odayı saran karanlık, içinde bir huzursuzluk yarattı. Hemen etrafına bakındı ve bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etti. Odanın köşesinde, karanlığa gömülmüş bir figür vardı. Gözlerini kısarak daha dikkatli baktığında, odada yalnız olmadığını anladı. Gizemli adam, bir sandalyede oturmuş onu izliyordu.
"Burada ne işin var?" diye sordu Silitsia, sesi sert ama içinde hafif bir korku barındırıyordu.
Adam, ifadesiz bir yüzle, "Bana soracak soruların var," dedi.
Silitsia, adamın tavrından tedirgin oldu. Kalbinde yatan soruları bastıramadan, "Kimsin sen?" diye sordu, bu kez daha sert bir tonla.
Adam ayağa kalktı, yüzünde hafif bir sırıtış belirdi. "Benimle gel," dedi ve odadan sessizce çıktı.
Silitsia kısa bir tereddütten sonra, adama itaat ederek peşinden gitti. Adam, karanlık ve ıssız sokaklardan geçip onları ormanın derinliklerine götürdü. Hava serin ve kasvetliydi. Silitsia, adımlarını hızlandırırken etrafını görmekte zorlanıyordu. Adam bir anda elini kaldırarak küçük bir alev topu oluşturdu. Bu ateş topu, havada yanlarında süzülerek yolunu aydınlatmaya başladı.
Silitsia, adamın bu hareketine şaşkınlıkla bakarak, "Bunu nasıl yapıyorsun? Ateş gücü sadece benim ırkıma ait," dedi.
Adam duraksamadan, hafif bir alayla cevap verdi. "Senin ırkın mı? Size gerçekleri anlatmadılar mı?"
Silitsia, şaşkınlıkla adamın yüzüne baktı. "Ne gerçeği?"
Adam, konuşmadan yoluna devam etti ve sonunda onları yıkık dökük bir eve getirdi. Kapıyı açtı ve içeri girdiler. İçeride iki eski sandalye vardı. Adam, birine otururken Silitsia’ya diğerine oturmasını işaret etti.
Sessizliğin ardından adam konuştu. "Senin bildiğin her şey yanlış, prenses. Gücünün kökeni, tanrılarla sınırlı değil. Elementlerin kontrolü sadece sizin soyunuza ait değil. Gerçekler, sana öğretilenden çok daha
karanlık."
Silitsia, ürpermişti ama bir yandan da bu gizemli adamın söyledikleriyle zihni karışıyordu. "Ne demek istiyorsun?" diye sordu, gözlerini adama dikerek.
Adam derin bir nefes aldı, bakışları Silitsia’nın üzerindeydi. "Soyunuzun gücü, tahmin ettiğinizden çok daha eski ve tehlikeli bir kaynaktan geliyor. Ve bu gerçekleri öğrenmeye hazır olmalısın."
Silitsia, adamın sözleri karşısında sessizliğini koruyarak ona dikkatle baktı. İçinde bir karmaşa vardı; gücünün kaynağına dair söylenenler, tüm hayatı boyunca öğretilenlerle çelişiyordu. Bir yandan bu gizemli adamın söylediklerinin doğru olabileceğinden korkuyor, diğer yandan ise her şeyin yalan olmasını diliyordu. Ancak Kaelis adındaki bu adam
ona sanki yıllardır saklanan bir sırrı açıklayacakmış gibi bakıyordu.
"Ne demek istiyorsun?" diye tekrarladı Silitsia, bu kez sesi titrek ama kararlıydı. "Ne gerçeklerinden bahsediyorsun?"
Kaelis, sandalyesinde hafifçe öne eğilerek konuşmaya başladı. "Senin soyunun gücü, tanrılardan daha eski varlıklara dayanıyor. Bu varlıklar, elementlerin gerçek efendileriydi, tanrılar bile onların gücünü kontrol edemedi. Ancak o dönemlerde bir anlaşma yapıldı. Güç, soylu kanınıza verilmiş gibi görünse de aslında her nesilde bir bedel ödeniyor."
Silitsia’nın yüzü solgunlaştı. "Bedel mi? Ne bedeli?"