Kaelis, sessizce gözlerini kapadı ve ardından derin bir nefes aldı. "Her nesilde,
soyunuzun gücü artarken, ruhunuzun bir parçası bu güçlere adanıyor. Her elementin kontrolü için soyunuzun bir parçası fedakarlık ediliyor. Tanrılar, bu anlaşmayı soyluların lehine çevirdi, ama gerçek fedakarlığın ne olduğunu size asla anlatmadılar. Sen, bu döngüyü kırabilecek kişisin, Silitsia."
Silitsia, inanmakta zorlanıyordu. "Bu imkansız… Soyumuz, tanrıların izniyle bu güce sahip oldu. Babamlar ve tüm soylular… Eğer bu doğruysa neden kimse bilmedi?"
Kaelis, onun şaşkın bakışlarına karşı sakinliğini korudu. "Çünkü bilmemeleri gerekiyordu. Bu sır, gücünüzü koruyabilmeniz için saklandı. Ama artık bu sır daha fazla saklanamayacak. Eğer bu döngü devam ederse, yalnızca soylu soylar değil, tüm halklar büyük bir karanlığa
sürüklenecek."
Silitsia, içinde bir isyan kıvılcımı hissetti. "Peki bu döngüyü nasıl kırabilirim? Ne yapmam gerekiyor?"
Kaelis, yüzünde karanlık bir ciddiyetle ona baktı. "Gücü kendin kontrol etmeyi öğrenmelisin. Sadece soyunun mirasına güvenmek seni zayıflatır. Gerçek gücü kontrol ettiğinde, bu anlaşmayı bozan kişi sen olabilirsin. Ancak bu yol, tehlikelerle dolu ve senin her şeyi göze alman gerekiyor."
Silitsia, derin bir nefes aldı, gözlerinde kararlılıkla adama baktı. "Ne yapmam gerekiyor? Hangi yoldan gitmeliyim?"
Kaelis bir an durakladı ve sonra yavaşça konuştu: "Bu gece seni buraya getirdim çünkü ilk adımı atman gereken zaman geldi. Geçmişin karanlık sırlarını ortaya
çıkarmalısın. Bu, senin gücünü anlamanın tek yolu."
Silitsia, o an hayatının değişmek üzere olduğunu hissediyordu. Soruları bitmemişti, ancak şimdi daha büyük bir sorumluluğun omuzlarına bindiğini fark etti. Kaelis’in söyledikleri onu korkutuyordu, ama aynı zamanda içindeki cesaret kıvılcımını da körüklüyordu.
"Bu yol ne kadar tehlikeli olursa olsun," dedi Silitsia, derin bir kararlılıkla. "Gücümü anlamak için ne gerekiyorsa yapacağım."
Kaelis, sessizce başını sallayarak onun kararlılığını onayladı. "O zaman hazırlıklı ol, prenses. Bu yolculuk, düşündüğünden çok daha zorlu olacak."
Silitsia, Kaelis’in sözlerini sindirmeye çalışırken, içinde bir ağırlık hissetti. Ancak kararlılığı gitgide güçleniyordu. Onunla gelen bu bilinmezlik, sadece bir başlangıçtı ve ilerledikçe karşısına ne tür engeller çıkacağını bilmiyordu. Ama artık geri dönemezdi.
Kaelis, sandalyesinden yavaşça kalktı. "Yolculuğun bu gece başlıyor. İlk adım, bu dünyayı ve geçmişi anlamaktan geçiyor," dedi. Ardından kapıya doğru yöneldi, Silitsia'yı takip etmesi için bir işaret verdi.
Silitsia tereddüt etmeden peşinden gitti. Ormanın derinliklerine doğru yürürken, Kaelis’in yarattığı küçük alev topu yollarını aydınlatmaya devam ediyordu. Ağaçlar arasından süzülen rüzgâr, geceyi daha ürpertici kılıyordu. Her adımda Silitsia, omuzlarındaki sorumluluğun ağırlığını
hissediyordu.
Bir süre sonra Kaelis durdu ve bir ağacın dibine çömeldi. Toprağı eliyle karıştırmaya başladı. Silitsia merakla yaklaştı, ne yaptığını anlamaya çalışıyordu.
Kaelis, bir şey bulmuş gibi gülümsedi. Eliyle toprağı kazdı ve altından küçük, siyah bir taş çıkardı. Taş, hafifçe ışıldıyordu. "Bu, senin geçmişini öğrenmenin anahtarı," dedi. Taşı Silitsia’ya uzatarak devam etti. "Bu taş, Onir’in karanlık zamanlarından kalma. Soyunuzun güçlerinin ne kadar geriye dayandığını ve hangi kaynağa bağlı olduğunu gösteren bir pusula gibi."
Silitsia, taşı eline aldığında, içinde hafif bir titreşim hissetti. Bu taş, sıradan bir taş değildi. İçinde bir enerji, bir bilinç vardı sanki. Taş, avucunda hafifçe ışıldarken, Silitsia’nın zihninde bulanık görüntüler
belirmeye başladı.
Gözlerinin önünde kısa ve hızla geçen sahneler vardı; tanımadığı yüzler, devasa savaşlar, karanlık figürler. Ancak görüntüler net değildi, sadece bir sisin içinden seçebileceği kadar belirsizdi.
"Bu taş seni geçmişe, soyunun gerçek kökenine götürecek," dedi Kaelis, sesini alçaltarak. "Ama dikkatli ol, her gerçek sana göründüğü gibi olmayacak."
Silitsia gözlerini kapatıp taşı daha sıkı kavradı. İçinde derin bir huzursuzluk vardı, ama bir yandan da bir keşif duygusu. Taşı avucunda tutarken bir soru sordu: "Peki, ne yapmam gerekiyor? Taş beni nereye götürecek?"
Kaelis, Silitsia’nın bakışlarını yakalayarak cevap verdi. "Taş seni eski bir tapınağa
götürecek. Orası, Onir’in en eski sırlarını saklayan yer. Tanrılar bile o tapınağın karanlığından korkardı. Ama oraya gitmen, soyunun anlaşmasının tam olarak nasıl yapıldığını öğrenmen için gerekli."
Silitsia derin bir nefes aldı. Korkularını bastırmak için içindeki cesaret kıvılcımını güçlendirdi. "Eğer bu döngüyü kırmam gerekiyorsa, oraya gitmeliyim," dedi kendine güvenle. "Ne kadar tehlikeli olursa olsun."
Kaelis başını salladı. "Yarın şafak vakti yola çıkacaksın. Tapınak, batıya doğru, karanlık dağların ötesinde. Ancak unutma, bu yolda yalnız olmayacaksın. Senin gibi güçlerin peşinde olanlar da var. Ve onları alt etmek için yalnızca gücüne değil, aklına da güvenmen gerekecek."
Silitsia, bu sözler üzerine derin bir sessizlik
içinde kaldı. Yolculuğun tehlikelerini biliyordu, ama bu karanlık sırların peşinden gitmekten başka çaresi yoktu. "Hazırım," dedi sonunda, içindeki korkulara meydan okuyarak.
Kaelis, ona son bir bakış attı. "O zaman git, prenses. Kaderini değiştirme vakti geldi."
Silitsia, Kaelis’le olan buluşmasından sonra konakladıkları yere geri döndü. Zihni hâlâ adamın söyledikleriyle meşguldü, ama artık bir karar vermişti. Onir Tapınağı’na gitmek yerine, Kaelis’in bahsettiği eski tapınağı bulmalıydı. Odalarına çekilmiş olan arkadaşlarını uyandırdı ve onları bir odaya topladı. Herkes şaşkın ve uykulu bir halde Silitsia’nın yüzüne bakıyordu, merak dolu sorular gözlerinden okunuyordu.
Andres, ilk konuşan oldu. "Bu kadar acil olan ne? Ne oldu? Bize ne anlatacaksın?"
Silitsia, gözleriyle odadakilere bir bakış attı ve derin bir nefes aldı. "Artık Onir Tapınağı'na gitmeyeceğiz," dedi net bir şekilde. "Yön değiştirdik. Bambaşka bir yere gidiyoruz."
Herkes şaşkınlıkla birbirine bakarken Rodrigo kaşlarını çatarak sordu. "Peki, nereye gidiyoruz? Ve neden Onir Tapınağı'ndan vazgeçtik?"
Silitsia, duraksamadan elindeki küçük siyah taşı masaya bıraktı. Taş anında hafif bir ışıkla parlamaya başladı. "Bu taş bizi nereye gitmemiz gerektiğini gösterecek. Bu, bir pusula. Ve bu pusula bizi, soyumun geçmişini keşfetmemiz gereken bir yere götürecek."
Rodrigo, kaşlarını hafifçe kaldırarak taşı eline aldı. Ancak taş onun dokunuşunda parıltısını kaybetti. "Garip, bana bir şey
göstermiyor," dedi şaşkın bir sesle.
Silitsia, taşı Rodrigo’nun elinden aldı ve taş tekrar parıldamaya başladı. Silitsia’nın dokunuşuyla ışık daha da güçlü bir hale geldi. Oda loş bir ışıkla doldu ve herkes bu olağanüstü duruma hayretle bakıyordu.
Andres, daha fazla dayanamayıp sordu, "Bu taş neyin nesi, Silitsia? Bize ne olduğunu anlatman gerekiyor."
Silitsia, taşı sıkıca kavrayarak gözlerini odadakilere dikti. İçinde bir anlık tereddüt hissetti, ancak Kaelis’in söylediklerinin doğruluğuna artık inanıyordu. Henüz tüm gerçekleri anlatmaya hazır değildi, ama ekibinin ona güvenmesi gerekiyordu. "Henüz her şeyi açıklayamayacağım. Ama bilmeniz gereken tek şey, bu taş bizi doğru yere götürecek. Bu yol, Onir Tapınağı’ndan çok daha önemli bir yolculuk olacak."
Rodrigo, hala şüpheli bir tavırla Silitsia’ya baktı. "Nereye gideceğimizi bilmeden yola çıkıyoruz. Ve sen bize hiçbir şey anlatmıyorsun. Sence bu güven verici mi?"
Silitsia, Rodrigo'nun sorgulayıcı bakışlarına karşı kendinden emin bir şekilde cevap verdi. "Sadece bana güvenin. Bu yolculuk, yalnızca benim için değil, hepimiz için önemli olacak. Sorduğunuz soruların cevaplarını yol boyunca bulacağız. Ama şu an, bu taşı takip etmeliyiz."