Anka'nın Anlatımından Devam
Yolun bir kısmında arkadan biri kafama vurmuştu ve bayılmıştım. Şimdi gözlerimi açıp şu kafamdaki siyah çuvaldan kurtardığımda gözlerimin aydınlığa alışmasını bekledim. Ellerim ve ayaklarım da bağlıydı.
Aydınlık diyorum ama dışarıdan gördüğüm kadarıyla hava çoktan kararmıştı. Ben gözlerimi mağaranın aydınlığına alıştırıp derin bir nefes aldım. "Off..." başım da ağrıyordu zaten. Vurmasalar olmaz mıydı sanki? Zaten itiraz etmeden yürüyordum.
Yani tamam, bir kaç kez yoruldum diye mırın kırın etmiştim ama sonuçta ben dağlarda yürümeye alışık biri değildim.
Rehinenin de nazlısı ile karşılaşınca onlar da şok olmuştu demek ki adamlar. Her neyse, Serdar'ın uyanıp da haber vereceğinden emindim. Köyden tek çıkış yolu vardı, umarım nereye geldiğimizi bulabilirlerdi.
"Kız bu mu?" karşımda dikilen ellili yaşlarındaki adama baktım.
"Budur heval." dedi beni kaçıran adam.
"Demek Anka kuşu sensin ha?" çömelip yüzünü yaklaştırdı. "Yarbay'ın ankası sensin demek?"
"Evet dedi ya, kulakların mı duymuyor beybaba?"
Pis pis sırıttı. "Bu da babası gibi, fevri, dili keskin. Ama severim."
"Eminim babam seni hiç sevmemiştir. Ben de hiç sevmedim zaten." diye mırıldanıp geri çekildim.
"Baban nerede diye hiç sormayacak mısın?"
"Sormayacağım. Sana güvenir miyim sence ben?"
"Güvensen iyi olurdu aslında tabi ama asker kızından ne beklenir ki?"
"Bir asker kızından kanı bozuk birine güvenmemesi beklenir." dedim dik dik konuşarak. Yüzü gerildi ama gülümsemesi kaybolmadı yüzünden.
"Siz Türk'lere göre davası uğruna savaşan herkes kanı bozuk, öyle değil?"
Güldüm. "Davası uğruna savaşmak böyle bir şey değil. Siz bu savaşta masumların kanını akıtıyorsunuz, alçakça savaşıp insanları sırtından vuruyorsunuz. Savaşmak bu değil, kan dökülen hiçbir savaşı desteklemiyoruz, desteklemeyeceğiz de."
"Siz de kan döküyorsunuz."
"Aynı şey olmadığını çok iyi biliyorsun. Bizim karşımızda masum insanlar yok, sizin gibi katil soylular var." dedim iğrenerek.
"Kendinizi böyle mi avutuyorsunuz?"
"Bu bir avutma değil, bu gerçek ve siz bu gerçeği reddediyorsunuz."
"Öğretmen, öğretmen..." dedi son dediğini uzatarak. Elini kaldırıp saçıma dokunacağı zaman başımı geriye attım.
"Dokunma o pis ellerinle bana!"
"Aslan kesilirsiniz, lafa gelince hepiniz aslansınız, kurtsunuz. Bakalım şimdi de dik dik konuşabilecek misin?" dedi. Saçlarımı okşar gibi yapıp sıkıca kavrayıp çektiğinde başımı yan yatırıp üzerime geldi.
Başka zaman olsa kesinlikle ağlardım, sulu gözün tekiydim! Korkuyordum ve kesinlikle ağlardım ama şimdi kendimi tutmaya çalıştım. Onlara istediğini verecek değildim. "Şimdi konuş bakalım Anka kuşu? Babanı anlat bana."
Derin bir nefes aldım, saç diplerim acıyordu. "İlk bisikletimi sekiz yaşındayken almıştı. Çok ısrar edince dayanamadı."
Güldü. "Ya, başka? Ne zaman yürüdün mesela, baban anlatır mıydı hiç bunları?"
"Anlatır, tabi anlatırdı." öfkeyle soludum. "Bırak saçımı!"
Daha çok çekti, boynum da acımaya başlamıştı. "Baban hiç senle konuşur muydu? Sana bir şey verdi mi?"
"Bu ne biçim soru! Babam o benim, tabiki benimle konuşurdu!"
"Hoca hanım!" diye bağırıp saçımı çekiştirdi, ne istiyorsunuz benim saçımdan ya!
Yüzümü buruşturdum. "Baban sana hiç önemli bir şey anlattı mı? İyi düşün!" deyip biraz daha çekti.
"Ya ne anlatacak bana! Askeri bilgileri ben nereden bileyim!"
"Hiç sana bir şey emanet etti mi peki?!"
"Etmedi! Etse bile size söylemem hem!" saçlarımı bıraktığında başımı öne eğdim. Saç diplerim zonkluyordu.
"Getirin çantayı!" diye bağırdı. "Ben şimdi onu bülbül gibi konuşturmasını iyi bilirim."
Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir tanesi kahverengi bir çanta ile geldi. Yaşlı olan çantayı alıp önümde açtı. "Enjektörü getirin." dediğinde çantadaki küçük cam şişelerini fark ettim. Üzerlerinde sanırım kürtçe bir şeyler yazıyordu.
"Ne yapacaksınız bana?" derken içlerinden birini seçti. Rengi bile yeşildi, zararlı bir şey olduğu her halinden belliydi. "Bezra..." diye mırıldandığımda başını kaldırdı.
"Sen tanıyor musun lan beni?"
Başımı iki yana salladım. "Hayır, hayır ben tanımıyorum seni."
"Adımı nereden biliyorsun?"
"Adamların getirirken duydum. Anlaşılan onları iyi eğitememişsin." diye yalan söylediğimde hepsine tek tek baktı.
"Bir işi de becerin lan!" diye bağırdıktan sonra tekrar önüne döndü. Enjektörü aldıktan sonra çantayı kapatıp bir adama verdi. Adam çantayı ilerideki masanın üzerine bıraktı.
Yaman'ın ihtiyacı olan panzehir içinde olabilir miydi ki?
"Açın ellerini."
Dağılan dikkatim Bezra sayesinde tekrar ona odaklandı. "Ne o? Ne vereceksiniz bana?"
"Merak etme, öldürmez bu." derken biri ellerimi açmaya başladı. "Sadece senin bülbül gibi şakımanı istiyorum."
"Ben bir şey bilmiyorum! Hiçbir işe yaramayacak o!"
"Biz işimizi sağlama alalım." ellerimi açtıktan sonra ceketimin sağ kolunu çıkardı sadece. Arkama geçip kollarımı sıkı sıkı tutarken kollarımı kurtarmaya çalıştım.
"Bırak! Sakın, uzak dur benden!" bir diğeri koluma lastik bağladığında başımı eğdim. "Bırak!"
"Boşuna çırpınma! Daha fazla uğraşamam seninle, konuşacaksın! Paşa paşa!" diye bağırdı. İğneyle yaklaştığında geri çekilmeye çalıştım. Arkamdaki adam beni ona yaklaştırdı.
Eni sonu damardan o ilacı enjekte ettiğinde çırpınmayı bıraktım. "Ne verdin bana?"
"Merak etme, etkisi zayıftır. Bir saat şimdi ne sorarsam bülbül gibi şakıyacaksın."
"Bir şey bilmiyorum dedim ya! Babamla kaç yıldır görüşemiyorum ben, nereden ne bileceğim!"
İstifa ettiği günden sonra beni hiç görmemişti. Bir kere mezuniyetimde aramıştım, az da olsa konuştuk. Zaten ondan sonra kaçırıldı. Hiç haberim olmadı o günden sonra.
Son sekiz yılımız yoktu, babamla son sekiz yılın ilk dört yılı çok az konuştuk. Kalan dört yıl da kayıptı zaten. Benden ne öğrenmeyi bekliyordu ki...
"Baban sana hiç önemli bir şey verdi mi?"
"Ne gibi? Önemli ne var!"
Elini yumruk yapıp kafama vurdu. "Çalıştır şu saksıyı!"
"Vermedi! Bana önemli bir şey vermedi." deyip nefeslendim. Kolum ağrımaya başladı iğne yüzünden. "Babam bana hiçbir şey vermedi. Benimle konuşmazdı bile."
"Yalan da söyleyemezsin bu ilaçla." diye mırıldandığında gözlerim doldu.
"Kızı bile değilim ben onun. Beni değil, annemi görüyor bana her bakışında." anneme benzediğim için seviyordu beni, ya da bu yüzden katlanıyordu bana. Her konuştuğumuzda annemden bahsederdi, annem gibi olmamı isterdi. Asker olmak istemediğim için bile gönül koymuştu bana.
"Baban sana ne verdi? Hepsini tek tek söyle bana."
"Bisiklet aldı." dedim, hatırladığım her şey istemsizce döküldü dudaklarımdan. "Elbiselerimi o aldı, ayakkabılarım..."
"Onlar dışında... Sana hiç değerli bir şey verdi mi?"
Değerli? Onun için tek değerli şey annemdi. Onu da veremezdi bana. "Annem öldü, bana annemi veremez." diye mırıldanıp başımı eğdim.
"Bu kızdan bir şey öğrenmek mümkün olmayacak."
"Ne aradığınızı söyleyin direkt." deyip başımı kaldırdım. "Sizi anlamıyorum."
"Babanın sakladığı önemli bir şey var. Onun ne olduğunu bilmiyor musun!"
"Nereden bileyim ben! Önemli şey ne onu bile söylemiyorsunuz!" diye bağırdığımda Bezra elini kaldırdığında gözlerimi sıkıca kapattım.
Ama elini yüzümde hissedemeden duyulan silah sesiyle gözlerimi tekrar araladım.
Kurşun Bezra'nın elinin içinden geçerken acıyla elini tutup bağırmaya başladı.
Hemen arkasından çatışma çıktı. "Asker geldi Bezra! Hemen çıkmalıyız buradan!"
Bezra elini tutup bağırdı. "De haydi! Çabuk!" diye bağırdığında arkamdaki adam silahını alıp uzaklaştı.
Hepsi mağaranın arka tarafındaki dar kapıdan geçerken ayağımdaki ipleri açmaya başladım.
"Çantayı unuttuk lan!" diye bağırdı biri. Ayağa kalkıp koştum. Çantayı ondan önce alıp kollarımın arasına yerleştirdim.
"Ver lan onu bana." dedi Bezra'nın adamlarından biri üzerime doğru yürürken.
"Asla, sakın yaklaşma bana. Gördün değil mi! Bana yaklaşanı indirecekler!" diye bağırdığımda güldü.
"Kör noktadasın güzelim, o dediğin mümkün değil işte!"
Kollarımı sıkıca bağladım. Bu çantayı vermeden bu kör noktadan sıyrılmam gerekiyordu. O zaman doğrudan karşımdaki teröriste koşmalıydım. Sonra çıkardım buradan.
"Git başımdan!" diye bağırıp üzerine doğru adımladım. "Size hiçbir şey vermeyeceğim!"
Kolumu yakalayıp kendisine çekti. Sıkı sıkı kavradığım çantayı almaya çalıştığında başımı eğip elini ısırdım.
"Lan!"
Umarım panzehir bu çantadır, yoksa boşuna uğraşmış olacaktım.
Adam kafama vurup uzaklaştırdığında çantayla beraber geriye doğru savruldum. Ama çantayı bir an için bile bırakmamıştım.
Sırtım mağaranın çıkışına doğru dönüktü. Arkamı dönüp koşmak istediğimde karşımda birini daha buldum. "Nereye kaçıyorsun, ver o çantayı?"
"İkiye karşı bir hiç de adil değil!" diye bağırıp geriye doğru bir adım attım. "Pislik götelekler!"
Normalde argo konuşmamaya çalışırdım, öğrencilerimin yanında da ağzımdan kaçmasın diye buna dikkat ederdim ama şu an ağız dolusu küfürler edesim geliyordu.
Arkamdaki silahın kabzasını enseme geçirdiğinde dizlerimin üzerine düştüm. Ellerimle yerden destek alırken çanta yere düşmüştü.
Hemen toplanıp çantayı alıp kollarımın arasında sıkı sıkı sarıldım ona.
"Ver şunu!" deyip çantayı almaya çalıştığında kendimi geriye doğru çektim.
"Vermem!"
Diğeri de üzerime eğildiğinde tek el ateş sesi yankılandı mağaranın içinde. Yanımdaki yere yığıldığında diğeri arkasını döndü. Döner dönmez yediği kurşunla üzerime düştüğünde omzumla ittirdim onu. "Çekil pislik!"
"Anka!" Yaman'ın sesini duyduğumda başımı kaldırıp ona baktım.
"Nihayet!"
Yanıma gelip silahını bıraktıktan sonra kollarımdan tutup kaldırdı. "Anka sen iyi misin?"
"Hiç iyi değilim, çok sinirliyim! Bir de teröristlerle uğraşıyorum senin yüzünden!"
"Benim yüzümden mi?" dedi yüzüme aval aval bakıp.
"Bakma yüzüme öyle! Senin yüzünden dakikalardır şunlarla boğuşuyorum! Neden? Uyuyan prens üzerime düşüp durmasın diye! Ağırsın ya, sen kas yapacaksın da hoş görüneceksin diye ben seni taşımak zorunda mıyım!"
"Anka ne oluyor? İyi misin sen?"
"Hiç iyi değilim dedim ya, laftan anlamıyor musun ya sen!"
"Anka bağırma, sakin sakin konuşalım."
"Ama var ya..." deyip nefeslendim. "Ben çok iyi bir insanım. Yoksa ikinize de siktir çekmesini çok iyi bilirdim." gözlerim doldu istemsizce, sanırım fazla doluydum şu an ve bu ilaç yüzünden ağzımı açıp gözümü yumasım geliyordu. "Biri resmen beni teröristlerin eline veriyor. Diğeri de ölmesin diye hayatımı tehlikeye atıyorum. Adam kafama sıkmadı iyi ki ya!"
"Anka seni anlamıyorum." dediğinde çantayı göğsüne vurdum.
"Al da bak, panzehirin içinde mi değil mi diye bak." dediğimde çantayı eline alıp yanına koydu. "Baksana!"
"Şu an daha önemli bir şey var." deyip kollarımı tuttu. "Sana bir şey mi yaptılar?"
"Niye panzehire bakmıyorsun, ona baksana. İlk ona bak." dediğimde çenem titredi. "İlgilenme benimle, çantaya bak. Hadi bak, panzehirini kontrol et. İçinde mi değil mi..." Yaman beni kendine çekip sıkıca sarıldığında başımı omzuna yasladım.
"Sen daha önemlisin Anka."
"Yalancısın, o panzehiri ne kadar istediğini biliyorum."
"Senin iyi olmanı istediğim kadar değil." dediğinde gözlerimi kapatıp kollarımı beline doladım.
Az önce çekilen saçlarımı okşadı, bir hıçkırık firar etti dudaklarımdan. Sinirimden ağlarken belini kontrol etmeyi de ihmal etmedim. "İyi spor yapıyorsun sen." deyip ağlarken o güldü.
"Anka sana ne verdiler?"
"Yine de çok spor yapma, taşıyamıyorum seni." deyip geri çekildim. Elimin tersiyle yanaklarımı silerken kollarını ayırmadı. Başını eğip yüzüme baktı. "Bakma bana öyle, zaten sinirliyim sana. Bir kaşık suda boğasım var seni."
"O nedenmiş?"
"İlk öpücüğümü aldığın için! Gerizekalı, ben onu sana vermek istiyor muydum sanki? Hiç sormadın bile!" diye bağırdığımda kaşlarını çattı.
"Ne öpücüğü Anka?"
"Sen hatırlama zaten, sen hiç hatırlama Yaman. Ben hatırlıyorum ama. Nasıl unutacağım?" deyip bir de bunun için ağlamaya başladım. "Çok da iyiydi yani off! Unutamıyorum!"
Elimle ağzımı kapattım. Adamın bülbül gibi şakıyacaksın dediği buydu işte. Yanlış kişiye bülbül olmuştum ben şu an.
"Anka özür dilerim, ben seni bu kadar rahatsız ettiğimi bilmiyordum. Hatırlamıyorum da."
Elimi ağzımdan çektim. "Yapın yapın hatırlamıyorum deyin zaten. Senin bahanen bu, acaba Serdar ne bahane sunacak bana! Hepinizden nefret ediyorum!" ayağa kalkmaya çalıştığımda bileğimden tutup kucağına oturttu. Tekrar sıkıca sarıldığında başımı göğsüne yasladım.
"Özür dilerim. Bir daha eşeklik etmeyeceğim. "
"İsabet olur." deyip içimi çektim. "Göğsün de yumuşacık aslında. Spor yapıyorsun, sert olması gerekmiyor mu?"
"Epeydir boşladım." deyince başımı salladım. "Yumuşak mı?"
"Yumuşak. Ama ağırsın, yine de çok ağırsın." deyip hıçkırdım. "Üstüme düşüp duruyorsun, taşıyamıyorum seni. Koltuğa çıkaramadığım için neredeyse ağlayacaktım geçen gece."
"Bunun için de özür dilerim." derken güldüğünden emindim.
"Sen nasıl geldin buraya, çok kötüydün. Morfin mi aldın yine?"
"Son kez aldım Anka. Senin için almak zorundaydım."
"Benim için mi geldin buraya, panzehir için mi?"
"Senin için Anka." başımı kaldırıp yüzüne baktım. Yalan söylemiyor gibi görünüyordu.
"Bana bir ilaç verdiler, beni konuşturmak için. Ama kendimi tutamıyorum, her şeyi söylüyorum. Morfini ağzımdan kaçırmak da istemiyorum."
Bakışları dudaklarıma kaydı yine. "Ne yapmamı istersin?"
"Yol boyunca beni öpüp susturmayı mı düşünüyosun yoksa? Vururum bak." deyip yumruğumu gösterdiğimde başını çevirip güldü.
"Hiç fena fikir değilmiş ama onu düşünmedim. İçin rahat olsun."
"İyi." dedim ama öpmek de hiç fena fikir değilmiş. "Ben uyuyacağım, biraz da sen beni taşı. Benim de göğüslerim yumuşak ama senin gibi kas yığını değilim."
"Bence de uyu sen Anka. Uyuman en doğrusu." dediğinde başımı salladım.
"Çantayı unutma bak, onu zorla aldım." başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım. Dışarıdaki çatışma da bitmişti nihayet.
"Unutmam, sen uyu." dediğinde kollarımı beline dolayıp kendimi uykuya teslim ettim. Çok değil, bir kaç dakika sonra kadar saçlarımı öptü. Belli etmedim, uyumaya devam ettim.
~ ~ ~ ~ ~ ~