Anka'nın Anlatımından Devam
Askeri üs bölgesine geldiğimizde hava çok soğuktu, burası dağın eteklerinde olduğu için köyden daha soğuk hissettiriyordu.
Yolda Yaman kendine bir kez daha gelmişti, biraz yürüdükten sonra tekrar titreyip yere düşmüştü. Her düştüğünde bir yerine bir şey oluyordu. Ela onu bir kez daha kontrol etti ve yine aynı belirtiler olduğu için Murat bir kez daha onu sırtına aldı. Ben de yanlarında yürümeye devam ettim.
Askeriyeye geldiğimizde onu doğrudan revire götürdüler. Ela beni de çağırdı, dizlerim kanıyordu. Antiseptik ile temizleyecekmiş. Öyle söylemişti.
Revire girdiğimde doktor Yaman'a yaklaştı. Merakımdan onları izlerken bir yandan da elbisemi sıyırdım. Dizlerim kanamış, parçalanmıştı.
"Göz bebekleri küçülmüş." dedi doktor. Yanında da bir hemşire vardı. "Ne enjekte edilmiş vücuduna?"
"Bilmiyoruz." dedi Barış. Kollarını bağlamış komutanını izliyordu.
Şimdi ışıkta yüzünü seçebiliyordum. Saçlarını alnına düşmüş, sert yüz hatlarına sahipti. Kirpikleri çok uzundu. Biçimli bir burnu ve kıvrımlı dudaklara sahipti, dolgundu.
Bakışlarımı kaçırdım. Adamın dudaklarına uzun uzun baktığımı fark edince utanmıştım. Adamın dudakları...
"Ahh!" Ela dizime batikonu bastırdığında yanınca bağırmıştım. "Pardon." deyip nefesimi bıraktım. Adam yaralıyken ağzını bile açmadı ben dizimi batikon yaktı diye çığlık atıyordum.
Utandım.
"Damarları siyaha yakın. Zehirlenmiş. Hastaneye sevk etmemiz gerekiyor. Ölümcül olabilir."
Başımı çevirip Yaman'a baktım. Kolundaki damarlar siyaha yakındı cidden. Adama ne yaptılarsa resmen venoma dönmüştü.
"Ambulansa haber verdik. Gelir birazdan." Barış Ela'ya baktı. "Kadının durumu ne?"
"Önemli bir şey yok. Belki şuraya bir dikiş atılabilir, onu da ben hallederim."
"Güliz halletsin. Sen benimle gel." dedi. Ela elindeki işi bırakırken hemşire Güliz yaklaştı yanıma.
Ela ve Barış dışarı çıktıktan sonra doktor da onların peşinden çıktı. "Durumu çok mu ciddi?"
"Sanırım." deyiverdi. Tabureyi çekip oturduktan sonra kızıl saçlarını arkaya attı. Dizimle ilgilenirken göz ucuyla onu süzdüm. Ela da çok güzeldi, açık kahve saçları beyaz teni ve o yeşil gözleri ile çok güzel görünüyordu.
Güliz hemşire de çok güzeldi. Belki benden bir kaç yaş büyüktü, kızıl saçları ve ela gözleri vardı. Çok güzel görünüyordu.
Ve dikkatli, dizimdeki parçalanmış yere dikkatle iki dikiş attıktan sonra bandaj yapıştırdı ve işini bitirdi. "Burada bekle, hemen döneceğim." dedi. Eldivenlerini çıkarıp revirden çıktığında başımı çevirdim.
Yaman üsteğmen ölü gibi yatıyordu. Hatta bir an öldüğünden şüphelenip ayağa kalktım. Yanına yaklaştım, göğsü inip kalkmıyordu. Kötü bir şey olduğunu düşünüp elimi boynuna götürüp nabzını kontrol ettim.
Neyse ki atıyordu. "Yaşıyorsun." diye mırıldanıp elimi çektim. "Ama neden nefes almıyorsun?" nefes alırken göğsünün inip kalkması gerekirdi. Öyle şiddetli bir şekilde olmasa da bunun yaşanması gerekiyordu.
Başımı eğdim, yanağımı burnu ve ağzına doğru yaklaştırdım. Nefesi yüzüme çarptı ama sanki nefes almakta zorlanır gibiydi. İki sıcaklık arasındaki fark çok açıktı.
"Ne yapıyorsun?" diye mırıldandığında geri çekildim. Saçlarım gözüne girince gözlerini kapattı.
"Pardon, pardon. Ya nefes alıyor musun diye kontrol ettim sadece."
"Ölmedim." deyip gözlerini açtı. Etrafına bakındı. "Bizimkiler hani?"
"Bilmiyorum, doktorla beraber çıktılar odadan. Seni de hastaneye sevk edeceklermiş." kollarına baktım. "Bunlar yüzünden." dediğimde başını eğip kollarına baktı ama zaten biliyor olmalı, çok üzerinde durmadı.
Doğrulup kolundaki serumu çıkardı. "Bunlar işe yaramaz. Hiçbir şey işe yaramaz artık."
"Sana ne verdiklerini bilmiyor musun gerçekten?"
"Bilmiyorum." dedi. "Ama bana neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum." revirden çıkarken merakımdan peşine takıldım.
"Ne iyi gelecek?" kapının önünde kimse yoktu. Hızlı adımlarla bir yere doğru gidiyordu. "Ne iyi gelecek ki?" dedim bir kez daha. Aramızdaki mesafeyi kapattım. Bir odaya girdiğinde peşinden daldım. "Hiç konuşmuyorsun farkında mısın?"
Girdiğimiz odada iki yatak vardı, iki dolap, bir masa ve bir sandalye. Odasına gelmişti sanırım. "Sen neden peşimdesin kızım?"
"Tekrar kriz geçirip bayılma diye."
"Yarım saatte bir oluyor. Çıkabilirsin." dedi ama merak etmiştim bir kere. Söylemeden çıkamazdım.
"Sana ne iyi gelecek, söylesene." dediğimde arkasını döndü. Yolda ona giydirdikleri kazağı tek hamlede çıkarıp yatağa fırlattıktan sonra dolabı açtı.
Sırtı... Mosmordu. Yer yer o siyah lekeler sırtında da vardı. Sanki harita gibi, hatta belki de harita.
Dolabından tişörtünü çıkarırken elimi kaldırdım. Fazla merak iyi değildi ama kendimi tutamadım, sırtında parmak uçlarımı gezdirdiğimde vücudunun gerildiğini hissettim. Bir şey yapmadı, bir kaç saniye boyunca merakımı gidermişken ilerleyip bana döndü.
"Ne yapıyorsun?"
Karşımda yabancı bir adam vardı ve ben resmen onun vücudunu süzüyordum ama dayanamıyordum. Karnının alt kadranında bir yara vardı, yarayı sanırım dağlamışlardı ama kanıyordu. Göğsündeki damarlar da siyaha dönmüştü. "Sana ne verdiler böyle?" diye mırıldandım. "Ölecek misin?"
"Ölmeyeceğim." deyip tişörtünü başından geçirdi. "Fazla meraklısın." dediğinde bakışlarımı kaçırdım.
"Sana iyi gelecek şey ne? Söyleyecek misin?"
"Söylersem gidip bana onu bulacak mısın?"
"Bulabileceğim bir şey mi?"
"Değil." dedi direkt. "Şimdi çıkabilirsin."
"Sana da iyilik yaramıyor." deyip odasından çıktım. "Hayır belki bulabileceğim bir şeydi, neden hemen..." arkamdan onun çıktığını da duyunca sustum.
"Senin adın neydi?" dediğinde durup ona döndüm. "Neden getirdiler seni o mağaraya?"
"Şey için işte. Köy baskınında arkadaşımla yemek yiyorduk, bizi gördüler. Beni de o yüzden yanlarına aldılar."
"Ben baygınken sana bir şey yaptı mı?"
"Yok, hayır. Sen tam zamanında uyandın." neyse ki gerçekten zamanında uyanmıştı. Yoksa ne yapardım bilmiyorum. O bıçak bendeydi ama birine saplayıp saplayamayacağımı o an öğrenirdik hiç şüphesiz.
"Sevindim. Ben de seni kurtarmışım demek ki. Yani ödeştik."
"Evet aslında..." dedim ama güldüm. İlk defa birinin hayatını kurtarmıştım. Onu o dağdan aşağı indirmek hiç de kolay değildi sonuçta.
"Ne gülüyorsun?"
"Hiç. Sevindim sadece." deyip nefesimi bıraktım. "Şimdi ben seni sürükledim ya, acaba o morluklar benim yüzümden mi oldu?"
"Hayır, hep vardı. Sen sürükledin diye olmamıştır."
"Nasıl oldu?"
"Yine başladık." deyip kollarını bağladı. "Adım ne demiştin?"
"Demedim ki."
Nefesini bıraktı. "Sabrımı mı sınıyorsun?"
"Sınamıyorum." deyip elimi uzattım. "Anka ben."
Kaşları havalandı. "Anka mı?" derken elimi işaret ettim, havada kalmıştı. "Yaman." deyip elimi sıktıktan sonra elini geri çekti. "İsmin neden Anka?"
"Çok mu önemli üsteğmenim?"
"Ben de senin gibi bir şeyi merak edemez miyim Anka hanım?"
Güldüm. "Edersin tabi ama ismimin bir anlamı yok. Babam öyle istemiş." deyip derin bir nefes aldım. "Babam da asker biliyor musun?" yanlış anlaşılmasın diye düzelttim. "Yani eski asker. Bıraktı mesleği."
"Kimdi baban?" derken kaşları çatıldı. "Adı ne?"
"Bekir Soydere. Yarbaydı istifa ettiğinde."
"Baban senin..." deyip yaklaştı. "Senin baban dört yıldır kayıp olan asker mi?"
Başımı salladım. "Bulunamadı daha." deyip gülümsedim. "Bulunur ama bir gün." arkamı döndüğüm sırada kolumu tutup kendisine döndürdü beni.
"Bekle bekle. Sen gerçekten onun kızı mısın?"
"Sana yalan borcum mu var benim ya? Babam o işte, Yarbay Bekir Soydere. Annem de yirmi beş yıl önce vefat eden üsteğmen Yaren Soydere."
Bakışlarını yere sabitledi. Bir süre düşündükten sonra tekrar bana döndü. "Babanı tanıma fırsatım olmadı ama ismini duymuştum. Kaçırıldığını da biliyorum. Her yerde aranıyor ama muhtemelen sınır dışında."
"Belki de öldü." deyip kolumu kurtardım.
"Belli olmaz o işler." dediğinde Barış'ın sesi duyuldu.
"Komutanım, ben de sizi arıyordum. Nereye kayboldunuz bir anda? Ambulans geldi."
"Ambulansa gerek yok. Gönderin."
"Komutanım damarlarınız..."
"Biliyorum Barış. Farkındayım, hastanede hiçbir şey yapamayacaklarının da farkındayım."
"Komutanım size ne verdiklerini biliyorsunuz değil mi?"
"Biliyorum Barış, biliyorum. Ve maalesef bunun panzehiri de onların elinde. Yani boşuna yormayın kendinizi."
"Bunlar dediğiniz?"
"Bezra." dedi tek kelime. Bezra...
"Komutanım ne yapacağız? Yarım saatte bir bayılıp kalacak mısınız böyle?"
"Korkma, belirtiler azalıyor. Yakında bir saatte bir bayılıp kalırım. Sonra iki saat ve sonra kaybolup gider." nefesini bıraktı. "Uzun bir süre sonra tabi. Ne yapıp edip o panzehri bulmamız gerekiyor."
"Anlaşıldı komutanım. Ama en azından şu yaranız için bir hastaneye gitseydiniz." yine tişörtüne kan sızmıştı. "Enfeksiyon kaparsa işiniz iş."
"Evet bence de." dediğimde ikisi de bana döndü.
"Seninki buraya geliyormuş. Sen de ifadeni verip çıkarsın."
"Benimki?"
"Şu seni çok sevdiğini haykıran arkadaşın."
"O benimki değil." yani henüz, bir adım atamamıştık ki.
"Her neyse, komutanım siz hastaneye gidiyorsunuz. İtiraz istemiyorum." Yaman başını salladı.
"Tamam, gidip görünürüm." dedikten sonra bana döndü Barış.
"Sen de benimle gel, ne gördün ne duydun bir anlat bakalım."
Başımı salladım. "Tabi." dedim. Yaman da bizimle gelmişti. Bir odaya geçtiğimizde başıma gelen her şeyi anlattım. O adamın yüzünü tarif etmeye de çalıştım. Yaman da gördüğü için onu tanıdığını söyledi. O kısımdan sonrasını zaten Yaman biliyordu. Bu yüzden gitmeme izin verdiler.
Askeriyenin dışına çıktığımızda Serdar'ı gördüm. "Anka!" koşarak yanımıza yaklaştığında bana sıkıca sarıldı, ayaklarım yerden kesildi.
"Serdar, yavaş." dediğimde beni indirdi. "Yavaş." ellerini yanaklarıma götürdü.
"İyi misin sen? Bir şey yaptılar mı sana?"
"Yapmadılar. Yaman üsteğmen de oradaydı." deyip onu gösterdim. Serdar'ı göz ucuyla süzüp önüne döndü.
"Teşekkür ederim, kız arkadaşımı bana getirdiğiniz için..."
Kız arkadaşı? Biz baya sevgili olmuşuz da benim haberim yok. "Serdar bir gelir misin?" deyip onu kenara çektim. "Ne oluyor?"
"Ne ne oluyor?"
"Serdar ben senin kız arkadaşın değilim."
"Ben şey..." burnu çok kötü görünüyordu, daha sormama fırsat bile vermemişti. "Biz bu akşam öyle olunca..."
"Serdar senden hoşlanıyorum." deyip ellerimi kaldırdım. "Senden gerçekten hoşlanıyorum ama emrivakilerden de hoşlanmıyorum. Bu gece aramızda bir şey olabilirdi, bir ilişkiye de başlayabilirdik belki ama bunu yapma bana. Herkesin içinde sevgilim olduğunu duyurmana gerek yok."
"Yani Anka, sen şimdi?" gülümsedi. "Hoşlanıyor musun benden?"
"Evet. Ve bize bir şans vermek de istiyorum. Sormuştun ya hani, ben evlenilecek bir adam mıyım diye? Ben o sorunun cevabını aramak istiyorum sen de."
"Yani bu..."
"Sadece seni daha da yakından tanımak istiyorum. Arkadaşım olarak değil. Seni arkadaşım olarak tanıyorum."
"Sana aşık bir adam nasıl olur göstereceğim Anka. İnan bana göstereceğim." deyip gülümsedikten sonra elini yanağıma götürüp okşadı. "Çok korktum ama iyi olduğunu gördüm ya bu her şeye değer."
"Sen iyi misin? Burnun nasıl?"
"Önemsiz. İyiyim." dedi. "Hadi gidelim artık buradan." dedikten sonra elini uzattı. Bir kaç saniye eline baktıktan sonra Yaman ve Barış'a döndüm.
"Şey... Onlarla vedalaşıp geleceğim hemen." dediğimde başını salladı.
Serdar beni beklerken Yaman üsteğmenin karşısına geçtim. Ambulansa binmeden ona yetişmiştim. "Ben teşekkür ederim. Beni kurtardığın için."
"Ben de teşekkür ederim." dediğinde güldüm. Kendimi ilk defa bu kadar işe yarar hissediyordum. "Sen de benim hayatımı kurtardın. Tabi biraz sırtım ve bacaklarım çizilmiş ama..."
"Ne yapsaydım, seni sırtıma alamazdım ya."
"Şaka yapıyorum. Teşekkür ederim Anka." deyip yaklaştı. Başımı kaldırıp yüzüne bakarken mırıldandı. "Baban içinde..." dediğinde gözleri kaydı yine.
"Hayır sakın!" dediğimde üzerime yığıldı. Bu kez onu sıkı sıkı tutarken çenesini omzuma yasladı.
Barış da Serdar da koşup yetişti. Ve tabi sağlıkçılar da...
Serdar Yaman'ı doğrudan uzaklaştırdığında Yaman düşmek üzereyken Barış onu tuttu. "Yavaş lan!" diye bağırıp komutanını yere uzattıktan sonra sağlık çalışanları Yaman'a yaklaştı. Doktor da koşup gelmişti.
"Kriz geçiriyor. Hastaneye götürmemiz gerekiyor." Serdar panik bir şekilde kolumu tutuyorken kolumu ondan kurtarıp Yaman'ın yanında eğildim. Sedye geldiğinde gözlerine baktım. Kendini kaybediyordu kriz geçirirken ve bunun hep böyle sürecek olması onun için çok kötü bir şeydi.
"Umarım çabucak iyileşirsin." deyip gözlerini kapattım. Umarım o panzehir zıkkımı bir an önce bulunurdu, bu şekilde olması çok üzücüydü. Baş edilecek bir şey de değildi. Umarım kolaylıkla atlatırdı.
~ ~ ~ ~ ~ ~