-‘’Alo? Özlem’’
+‘’Uğur n’aber? Şeyi soracaktım, bugün gelebilecek misin?’’
-‘’Gelirim, sen evde misin?’’
+‘’Evet ya gelsen iyi olur, ikili olacak bu arada’’
-‘’Tamam, yarım saat sonra’’.
Geri dönüp istiklal caddesine doğru yürümeye başladı. Evden biraz mal alıp Özlem’e gidecekti. Özlem’ in evi Tünel’e gelmeden AsmalıMescit’de bir gece kulübünün tam karşısında çatı katındaydı. Cumartesi olmasından dolayı caddeler her saniye daha bir kalabalıklaşıyor, insanların arasından hızlı adımlarla aşağı inerken; alış veriş yapanlar, gezmeye çıkanlar ve sağ tarafta elinde kalkanla bekleyen polisler hemen gözüne çarpıyordu. Yaptığı işten dolayı, gözleri polise daha aşinaydı. Anladığı kadarıyla bugün eylem vardı ve böyle günlerde dikkatli olmasına pek gerek kalmıyordu. Kurdun dumanlı havayı sevmesi misali ortalık karıştığında bir ip cambazı gibi insanların arasından sıyrılmak çok daha kolay oluyordu. Seri adımlarla ara sokakları, yeni dolan barları geçerek apartman kapısına ulaştı. Apartman kapısında her zaman olduğu gibi O’ nu yüzü basık kocaman beyaz kedi karşıladı. Boylu boyunca yatıyor göz ucuyla insanları gözlüyordu. Eve girdiği gibi alelacele televizyonun arkasında ki vidaları çözdü. Malları çıkardı ve hepsinden biraz alarak hızlıca cebine koydu. Sonra gözleri kılık kıyafetine takıldı (sonra kılık kıyafetleri dikkatini çekti). Eylem olursa bu kıyafetlerle eylemci gibi görünebilirdi. Hemen bir kot, tişört, bileklik, boyuna bir kolye, saçlara biraz jöle ve sonunda fularla her şey tamamdı. Güneş gözlüğünü de takıp evden dışarı çıktı. Aslında seviyordu bu halini, hiçbir an ki ruh halini yansıtmasa da hatta biraz rahatsızlık duysa da, bu kıyafetlerin kendisine ayrı bir hava kattığını biliyordu. Özleme vardığında saat dörde yaklaşıyordu. Çatı katına geldi ve kapıyı çaldı. Özlem kapıyı açtı;
-‘’Aa hoş geldin, bu kadar hızlı beklemiyordum’’ diyerek gülümsedi. Uğur’da tebessümle içeri girdi.
Mal getirdiği insanların içinde Özlem diğerlerine göre biraz daha farklıydı. Yılların verdiği tanışmışlık ve bunun getirdiği bir samimiyet vardı. Belki çok konuşmazlardı ama beraber iyi vakit geçirebiliyorlardı. Ayrıca güzel bir gece geçirip başka bir yerde rahatsız edilmeden uyanmak istiyorsa Özlem’in evi bu konuda idealdi. Ev biraz eski püskü de olsa, garip eşyalarıyla, yaptığı resimlerle modern bir görünüme de sahipti. Bu ev Özlem'i ruh halini ayna gibi yansıtıyordu. O, sanki insanlığı yetmemişte, bir eksiklik hissedip ruhunu tedaviye almış, diğer insanlardan farklı taraflarını gün yüzüne çıkarmış biriydi. Hem bazı işlerde yargılanmamak, yadırganmamak çok büyük lükstür. Bu lüksü anlamakta tercihlere müsamaha gösterebilecek farklı fıtratlar gerektirir. Hayatı daha çok olduğu gibi kabul eden, iyinin kötünün ve her şeyin kişiye göre değişebileceğini düşünen, insanları sınıflandırmanın gevşekliğinden kurtulmuş, tanımanın verdiği zenginlikle beyninin çarklarını açan insanlar vardır. İşte Özlem gibiler tam olarak buydu. Yanında tamamıyla (hatalarınla sevaplarınla) insan olabileceğin insanlar.
İçeri geçip, her zamanki oturduğu pencere karşısında ki sallanan koltuğa oturdu. Ve Özlem gülmeye başladı;
- Oturdun yine makam koltuğuna, ne istersin kahve? Bira?
+ Sağol ya Özlem, bi kahve güzel olur aslında.
- Olur, yapıyım şimdi, sende bir tane sarsana bana.
Deyip mutfağa geçti.
+ Otur kendin sar, hizmetlerimiz içinde sunum yok bilmiyor musun? Hem sen bana resim yapacaktın ne oldu o iş?
- Ya Uğur, bu aralar okul çok yoğundu, projeler falan. Hem sana diyorum, duvardakiler hariç istediğin resmi alabilirsin, bak dolabın arkasında bir sürü tablo var. Seç al istediğini.
+ Yok öyle seç al istediğini. Bana özel yapacaksın, hani derler ya şahsına münhasır diye. Bu kadar mı değersizim?
Deyip getirdiği malları sehpaya koydu. Geriye yaslanıp koltukta sallanmaya başladı. Dışarda ki sesler gittikçe artıyor, akşam güneşi pencereden sızmış duvarda ki tabloların boyalarına ince dokunuşlarla, bambaşka tonlamalar katıyor, yerde ki tahta parkelerin ara ara soluk renklere geçişleri (seyri) gözlemi zevkli (seyri şahane) bir ev yaratıyordu. Uğur’un gözleri, evde ha bire başka yere takılıyor, her obje onu farklı bir yere doğru çekiyordu. İçinde anlamlandıramıyordu bunu belki ama güzel görseller olduğunu kabul ediyordu. Mesela duvarın dibinde çok eski olduğu belli olan kahverengi bir çift bot vardı. Bazı yerleri çürümüş, bağcıkları pislikten katılaşmış, bilek kısmı fazla giyildiğinden genişlemiş ve burun uçları neredeyse açılmıştı. Biraz gözlemledikten sonra ‘’bu ne alaka’’ diye sordu içinden, bu botun salonda ne işi vardı? Sonra ‘’vardır yine Özlem’ in bir deliliği’’ diye düşündü. O arada kahveler geldi.
- Hayırdır dilenciliğe mi başladın, bu botlar ne?
+ ‘’Hangisi? Ha onlar mı?’’ gülümsedi sonra,
+ Onları ikinci elçide gördüm, resmini yapmak için satın aldım, neden? Çok mu kötü? Beğenmedin mi?
- Merak ettim, neden resmini yapacaksın ki?
+ Sanatsal akımlarıyla ilgili bir şey
- Nasıl sanatsal akımlarla? Özlem ağzından zorla mı alacağız lafı?
Özlem art niyetsiz gayet mütevazı soru karşısında gülümseyerek resmetmek istediği botlara tekrar baktı.
- Bu bot ayakkabı dünyası içerisine diğer bütün ayakkabılar gibi normal bir şekilde girse de sonrasında çok kompleks bir yapı içerisinde eskimiş. Mesela bu botun genel sanat akımlarının birçoğuna uyan bir duruşu var. Örneğin; Realist akıma ait yıpranmışlığı, var olma sebebini gerçekleştirmiş bir duruşu, Rönesans akımına uyan renkleri ve görsel zenginliği var. Yani intak sanatıyla bu botu konuşturacak olsak diğer ayakkabılara nazaran konuşacak daha çok şeyi var.
Biraz düşündükten sonra devam etti;
+ Bak mesela; bu botu diğerlerinden ayıran ilk başta eskiliği, yıpranmışlığı. Yani, insan olarak düşünürsen bu bot yaşlı bir bot. Daha sonra bu bot bütün yaşlı insanlar gibi değil, eskiliği yıpranmışlığı tecrübelerindenmiş gibi duruyor. Yani her insan böylesine spesifik bir şekilde yaşlanmaz. Her yaşlı insanın yüzünde ki çizgiler onun tecrübeli olduğunu gösteremez. Benim dedemde yaşlandı ama, akan bir nehir gibi değil, durgun bir göl gibi yaşadı yaşlılığını.
- ‘’Evet’’ dedi Uğur, bu muhabbetler hep hoşuna gidiyordu. Sanki Özlem anlattıkça Uğur’ un beyninde yeni kanallar açılıyor, kanallar algılara dönüşüyordu.
+ Ayrıca bu ayakkabının bir bot oluşuna dikkat et. Sence klasik bir iş kıyafetinin altına giyeceğin bir ayakkabı ya da topuklu, eskidiğinde bu denli bir imaja bürünebilir mi? Botu günlük hayatta kullandığın yerler, örneğin dağcı ya da bir askerin ayağında kullanılıyor oluşu, o botun normal standartların dışında bir hayatın içerisinde eskidiğini gösterir. Yani o, diğer ayakkabılar gibi günlük hayattan bir ayakkabı değil, o hayatını başka alanlardan feyz alarak tamamlamış. Ayrıca kaliteliymiş ki, hor kullanılmasına rağmen, alakasız bir yerden değil olması gereken yerden kırılmış, incinmiş.
- ‘’Özlem’’ diyerek araya girdi Uğur;
- Biliyor musun, sen hastasın. Sen her yeni bir şey söylediğinde, ‘’evet ya’’ diyorum içimden, sonra bir insan neden bunları düşünür diyorum.
+ ‘’Sen de sana farklı gelen şeyleri sorgulamalısın bence, özellikle de nedenini . Kendini tekrar tekrar tanımanı sağlıyor Uğurcum, ayrıca mükemmellik başka nasıl olabilir ki?’’
Özlem’ in bu sözlerinin ardından ilk aklına Zeynep geldi. Her gün görmek için bir bina kuytusuna sığınıp, sonra peşinden seyrettiği ama hiç sorgulamadığı, kader gibi kabul ettiği biri vardı hayatında. Hiç sorgulamayı, kendi içinde neyi ifade ettiğini bilmediğini düşündü. Zeynep onun için; normal olağan hayatın dışında, kendi hayatından bir kaçış gibiydi. O burada ki bot gibi yaşlanmamıştı da, derin yaraları andıran çizgileri yoktu tanıdığı kadarıyla. Belki de görünmez çizgileri vardı. O gözlerinin düştüğü anlarda oluşan, çizgilerin ma’kes olduğu anlamları bilmiyordu. Belki botu anlatır gibi birinin de ona Zeynep’ i anlatması gerekiyordu. Kim bilir ne kadar heyecan verici olurdu diye düşündü içinden. O arada Özlem;
+ ‘’Ne o daldın gittin?’’
-‘’Yo kafam bulandı dediklerinden, ama sigarayı hak ettin getir sarıyım bir tane’’ deyip sehpaya doğru eğildi. Bir yandan tohumları ayıklıyor bir taraftan da Özlem’in söylediklerinden zorlandığını kendi gözleriyle görüyordu. Neden birileri hayatta böyleydi; daha sorgulayıcı, açıklayıcı, cümleleri daha düzgün ve hayatta aç kalmamak için savaş vermesi gerekmediğini hisseden. Olduğu gibi kabul etmek miydi bu? Yo bu bir lüks olmalıydı. Yaşam tarzını oluşturan şeyler kolaylıklar ve zorluklar değil miydi? Demek ki Özlem rahat yaşamış, düşünmeye öğrenmeye zamanı olmuştu. Zengin bir ailenin çocuğuysan gerisi çorap söküğü gibi gelir diye düşündü. Sonra bu sorgulama işi hoşuna gitti, kendine tekrar sordu; Peki özlem zenginse neden böyle bir evde oturuyordu ki? Bu ev tanıdığı diğer varlıklı insanların evlerine hiçte benzemiyor, eğer ki evde duran üç beş tabloyu çıkarsak kendi evine yakın bile sayılabilirdi. Döndü Özlem’e;
+ Ya Özlem bu kadardır görüşüyoruz. Senin ailen ne iş yapıyor?
- Babam ben küçükken ölmüş memurdu, annemin de tekstil mağazası var Alanya’da. Yazlıkçılar için, yaz sezonu açar kışın kapatır. Küçüklüğüm Antalya’ da geçti benim, üniversite için geldim. Ya senin?
+ Benimkiler işe yaramaz tiplerdi. Babamı hiç tanımadım zaten, ben doğmadan ölmüş. Annemde ben küçükken biriyle kaçmış. Hayal meyal hatırlıyorum yüzünü. Dolapdere’de teyzemler büyüttü ablamla beni.
- Daha sonra anneni hiç mi görmedin?
+ Bir ara görüşmek için gelmiş, teyzem söylemişti. Ben o zamanlar lisedeydim. Görüşmek istemedim. Bir zamandan sonra gerek duymuyorsun, varlığını hissetmediğin, ihtiyaç duymadığın birinin hayatında karşına çıkması, söyleyecek şeylerinin olması ne kadar anlamlı olabilir ki. Ya da neyi değiştirir dimi ama?
O ara Uğur’ un telefonu çaldı. Arayan Kadir beydi.
+ Alo?
-Uğurcum merhaba… Kadir canım ben
+ Merhaba Kadir Bey, nasılsınız?
- Teşekkürler Uğurcum, ben şey için rahatsız ettim… Bugün müsait misin? Hani müsaitsen…
+ Anladım Kadir Bey, kaç gibi?
- Ben… İki saat sonra evde olacağım... Bebek’te. Hani sende gelebilirsen, sende..
+Anladım Kadir Bey, iki saat sonra ordayım. Her zamankinden mi?
-Evet Uğurcum, canım her zamankinden.
+ Peki Görüşürüz Kadir bey.
- …tamam görüşürüz.
Özlem’e döndü;
+ ‘’Kadir bey’ e iki seneyi aşkın mal götürüyorum, hala telefon ettiğinde gergin bir ses tonu duyuyorum. Bazıları da böyle işte. Bir türlü iletişim derecesini ayarlayamıyorlar. Sorsan iş yerinde kaç kişiyi yönetiyordur bu adam. Benle konuşurken normal hayatında ki üslubundan uzak duruyor. Iıı’lar, aaa’lar derin susuşlar havada geziyor. İsteyecekleri şeylerden mi ya da benim tekin durmayışımdan mı bilmiyorum’’ deyip gülümsedi. Özlem sevecenlikte;
- ‘’Sen tekin değilsin ondandır’’ dedi.
Soğuyan kahveden bir yudum daha alıp sardığı sigarayı Özlem’e uzattı. Ayaklarını sehpaya uzatıp koltuğunda sallanmaya devam etti. Tekrar Özlem’in söylediklerini düşündü. Demek ki Özlem’in bu değişik tavrının sebebi ailesinin zenginliğinden değildi. Tatil beldesi bir tekstilci ne kadar zengin olabilirdi. Hem babası da ölmüştü. Tek ortak noktaları buydu. O halde üniversitede ortamındandı bu halleri. Evet üniversiteden olabilirdi. Ama diğer bir taraftan kendi de üniversiteyi kazanmış, iki sene boyunca devam etmiş, sonra da bırakmıştı. Ayrıca hiçte böyle aydınlanmasını sağlayacak bir ortam görememişti. Hatta çalışarak okumanın neredeyse mümkün olmadığı bu ortamın en başarıları, hayattan tamamen kopuk, bütün vaktini üniversite kantininde sohbetlerle geçiren, sorumlulukları kendine göre nispeten daha az insanlardı. Çalışan bile parasız olduğu için değil, az parası olduğu için çalışıyordu. Bu arada Özlem’in sigarayı yakmasıyla ortalığı sivri bir koku aldı. Uğur’un hayat boyu kullandığı esansın kokusuydu bu, paranın kokusu, hayallerinin kokusuydu. Bu kokunun ekseninde bir hayat sürüyordu. Özlem’ in uzattığı sigaradan ufak bir nefes alıp,
- ‘’Evet. Ben gidiyorum, daha gitmem gereken yerler var, bugün Cumartesi’’ dedi.
+ Hayatım paran masanın üzerinde çıkarken al, beni yorma şimdi, keyfim çok yerinde…
- ‘’Tamam, sana eğlenceler. Resmimi de unutma ama’’ deyip masadan parayı aldı ve Özlem’i, akşam güneşinin kızıllığında, tabloların ve postalların süslediği güzel mabedinde, keyifli bir şekilde bırakarak bir şeyler yeme düşüncesiyle aşağı indi. Her saniye kalabalıklaşıyordu istiklal. Tünelin çıkışında ki simitçi de oturup bir şeyler yemeye başladı. O sırada bir telefon daha geldi, arayan Onur’du. Anlaşılacağı üzere Kadir Bey’den önce, Beşiktaş’ta Onur’a uğramalıydı. Erken gelen telefonlardan işlerin güzel gideceği de belli olmuştu. Yemek yerken, insanları seyretti. Elinde gitarıyla tünelin sonunda ki enstrüman satan dükkanlara doğru gidenler, sevgilisiyle oturmuş kahve içenler, bir yere koşturanlar, bir mağazadan çıkıp diğerine girenler. Dikkat etti de, şu saydığı hayatların hiç biri kendi değildi. O, ufaktan bir büfeyle başlayıp işi büyüterek sonunda kasaya oturabilmiş bir esnaf dükkanının önünde ki; iki sandalyeden birinde tost yiyen biriydi. Yalnızdı mesela, kimse yoktu yanında. Hatta diğer insanların arasında göze çarpan ilk özelliği O’nun yalnız oluşuydu. Telefonu günde en az on kere çalan bir insanın yalnız olması da ilginçti. Yaptığı işti onu yalnız bırakan. Pişman olmalı mıydı peki buna? Bir taraftan da böyle sorgulamaların ne anlamı vardı? Bu resmen bir acı çekme şekliydi. İnsan yaşadığı hayatı sorgulamalı mıydı? Herkes biraz aynı, biraz farklı bir hayat yaşıyor, belli noktadan sonrada kendi hikayesini kabul etmiyor muydu? Ya da yaşadığın hayatı sorgulamak hep bizim gibi insanların yapması gereken bir şey miydi? Başarı nedenlerini dahi bilmeyen insanlar tanımıyor muydu sanki. Yalnızlığın güzel yanı, seçimlerini kendin yapmaktı. Geçiştirmek istediği şeyi geçiştiriyor, önem verdiği şeyleri diğerlerinden daha öne alabiliyordu. Kısacası ‘’Böylesine sorgulamanın, düşünmenin insana kazandırdığı hiç bir şey yok’’ diye düşündü. ‘’Bazen olduğu gibi kabul edersin’’ diye mırıldandı çayını yudumlarken. Telefonu tekrar çaldı;