Müşteri - Onur

4203 Kelimeler
- Alo?  + Alo, Uğur abi merhaba, Abi ben Kenan diye bir arkadaştan aldım numaranı da. - Evet  + Bir şeyler lazım abi, bulabilir miyiz?  - Ne mesela?  + Abi şey işte, çay olur kına olur…  - Yerin nerde? Ne kadar lazım?  + Beşiktaş’tayım ben abi. 25 abi. - Tamam, bir saat sonra arıcam seni hazır ol. Hadi görüşürüz + Şey abi…ne kadar? -‘’Çok para’’ deyip bir kahkaha attı. Sonra cevap vermesine izin vermeden ‘’Hadi görüşürüz’’ deyip kapattı telefonu.   İçtiği çayın son yudumuyla aklında düşünceler belirdi;                        Mesela bu kişi belki şirkette kendine ekmek veren patronuyla bile daha korkusuz konuşuyordur. Ama bazı insanlar, bu işleri yapan insanları kafasında nereyle ilişkilendirmişse, karşımda hep çekingen, güvensiz bir hal takınıyorlar. Halbuki korku karşılıklıydı, ortaktı. Hiç kimse normal prosedürlerin dışına çıkmak istemezdi. O mal istiyordu, ben onun parasını. Her şey bu kadar basitti aslında. Uyuşturucunun zararlarından biri belki de budur. Senin onu sağlayan adama karşı bile bu kadar ezilmen, uyuşturucu isteğinin psikolojikte olsa tüm hücrelerine kadar sirayet ettiğini göstermiyor mu? Ve işin aslı bu size bir karakteri anlatmıyor mu? İnsanlar hiçbir zaman, bir yiyecek için, bir insanı arayıp, karşısında bu denli bir ezilmişliğe girer mi? Aç kalsa ekmek dahi istemeye çekinen insanların, parasını vererek aldığı bir şey için bu kadar ezik görünmeleri?  İşte hayatta lüks dedikleri, karşısında ezilmeden, istediğinde alabildiğin şeylere deniyordu. (İşte hayatta lüks dedikleri aracısına ezilmeden, istediğinde alabildiğin şeylere deniyordu).Eğer birilerinin bir şeyi sorgulaması gerekiyorsa bence bunu sorgulamalıydılar. Saatine baktı, yavaş yavaş doğruldu. Ağır ağır adımlarla, insanları seyrederek, Karaköy’e inen yokuştan, aşağı inmeye başladı. Gün akşam renklerine dönmeye başlarken, Karaköy oradan da taksicinin bin bir dertleri arasında, Beşiktaş’a geçmişti. Artık insanlar ne kadar rahat dertlerini sıkıntılarını hiç tanımadıkları insanlara anlatıyordu. Bu konuda taksiciler başı çekiyordu. Hiçbir seviye kabul etmeyen bu iş, bir kişiye de ‘’senin bu işi başarmaya yeterliliğin yok’’ demiyordu. ‘’Dünya üzerinde bu işten başka böyle bir iş yoktur herhalde’’ diye geçirdi içinden. Yuvarlak bir kasnağa tutunup bir ömür geçirmek? Bu hayata kim anlamlı diyebilirdi? Beşiktaş’ta simgeleşmiş Abbasağa parkına doğru insanların içinden sıyrılarak ilerledi. Ne kadar kalabalıktı. Beyoğlu’ nu aratmıyordu artık burası da. Hiçbir anlamı yokken biranda kalabalıklaşmaya başlamış, semt havasından tamamen uzaklaşmış, her ilçede olabilecek barlarından ve kafelerinden başka herhangi bir faaliyet alanı olmayan bu ilçeye gelmenin ne anlamı vardı acaba? Gerçi bu Uğur’un işine geliyordu. Bir nevi kalabalıklar O’nun geçim kaynağıydı. Ama bu değişimin semte kattığı bir değer yoktu. Sadece açılıp duran bar ve cafeleri bir değer olarak saymazsak. Abbasağa parkına geldiğinde ilerde bir iki çadır ve bol bol slogan yazılmış ağaçların içerisinden geçerek meydana yakın oval oluşumların içinde bir banka oturdu. Cıvıl cıvıldı park. İnsanlar akşam serinliğinde hayvanlarını gezdiriyor, diğerleri parkın bir köşesinde termostan çayını dolduruyordu. Her türden insan, kendilerine sunulmuş en sorumsuz olabilme gününde, temiz hava ve toprağa basmak için adeta koşmuşlardı parka. Telefonunu çıkardı ve kendini arayan numarayı aradı;   - Kenan’ın arkadaşı?  +Uğur abi evet benim  - 15 dakika içinde, Abbasağa parkında ol canım, şu heykellerin orda buluşuruz.  +Tamam abi hemen çıkıyorum, hemen…   Ellerini birbirine kenetleyip insanları izlerken ilerde yaşlı dört kadının örgü ördüklerini gördü. Çiçekli elbiseleriyle yan yana oturmuş bu dört kadın, bir meditasyon gibi, şiş uçlarını üst üste getiriyor, sonra hızlı hareketlerle bir dans havasında uzaklaştırıyorlardı. Bu tutkuyu teyzesinde de görmüştü. Teyzesi o kadar yoğun geçen çalışma saatlerinden sonra eve gelir eline onluk şiş alıp, bir saat boyu hiç sıkılmadan örgü örerdi. Bu onun kendine vakit ayırma tarzıydı. Diğer yönden tam bir sabır ve takat işiydi. Burada ki yaşlılar da, aynı teyzesi gibi başını kaldırmadan sadece göz ucuyla bakıyor, kırmızı beyazlı ipler raks ederken, ilginç bir hiyerarşiyle her biri sırayla konuşuyor, diğerleri dert dinliyordu. Ne derdi olabilirdi ki bu insanların?  Bu yaştan sonra hastalıktan başka ne derdin olabilirdi? Sen zaten bir noktadan sonra hayattan muaf olmuşsun, çalışmasan da hayatını idame garantiliğini elde etmişsin. Çocuk veya sigorta veya her neyse işte.. ‘’Sen neye müsamaha gösteremiyorsun ey kadın’’ demek geldi içinden. (Biz yemek için çalışmak zorunda olduğumuzdan şikayet ederken, sen yiyemediklerinden şikayet ediyorsun). En son dört kişiyi aynı işi yaparken camiden geçerken görmüştü. Bu şişte dini bir ibadet sayılabilirdi pekala. Tebessüm etti. En azından ibadet içerisinde kafa eğik şekilde o dik dik bakışlar tam bir ritüeldi. Gözlüklü ablaya çok daha fazla yakışıyordu. Gözlük burun ucuna yaklaştıkça daha makbul bir ibadetti bu. Biraz daha çevreyi izledikten sonra, mavi kareli odun gömlekli, gri kotlu, saçları dağınık hafif uzunca gencin zıplar gibi yürüyerek heykellere doğru yaklaştığını gördü. Bu kesinlikle oydu. Tam bir üniversite öğrencisiydi. Etrafına bakınıyor, etrafa ait olmayan birini seçmeye çalışıyordu. Halbuki seçse bile yanına gidecek cesareti yoktu. O’nun bu tavrı kendini göstermek içindi. ‘’Benim’’ diyordu içinden. O seni arayan ‘’benim’’. Bana lazım o elinde ki, bu akşam için planlarım var. Hem acele edelim, ben daha eve kadar hızlı adımlarla yürüyeceğim. Eve girene kadar onu elimde tuttuğum her saniye geriliyorum. Sadece eve girdiğim anda güvende sayabilirim kendimi. Bu sebepten hadi çabucak bitirelim şu işi. Hem Abbasağa parkı eskisi kadar sessiz ıssız değil ki? Neden bu parkta buluşuyoruz, bu kadar kişinin içinde ne işimiz var? Bu işleri hiç anlamıyorum!  ‘’Ama aşkım o zaman ben senin gibi kırılgan ruh hallerini nerden göreceğim.’’ Yaşadığım yıllara şöyle baktığımda, kaç kişi var senin gibi hiç düşündün mü? Dört yıllık üniversite hayatı boyunca her ay bir şeyler almak için beni fellik fellik arayan, daha sonra üniversite bittiğinde yolumun bir daha kesişmediği o renkli ve kesiştiği o bedbaht hayatlar. Sen kaçıncısın hiç düşündün mü böyle bekleyen? Ben senin hiç düşünmediğin sonunu tahlil ederken bekleyişinden, sen o anlık üstüne gitmen gereken huzursuzluğunu üç beş gülücükle geçiştirmeye bu kadar hevesliyken,  söyle bakalım hangimiz daha çok kaybetmiş duruyor. Yüzleşemediğin sorunlarından, hiçbir zaman ulaşamayacağın eğlencelerine bir adım daha yaklaşmak için, şuan sen mi daha zavallısın ben mi? Hayatın her alanında bu kadar diretiyor musun merak ediyorum. Halbuki bir yanlış yapıp sorsam, bin bir dereden doğrular getirerek açıklamaya çalışırsın ülkenin en yanlış insanlarını…. Belki de sen böyle yaşadığın için vardır o insanlar. Yavaş yavaş doğruldu banktan, bu kadar seyir zevki yeterliydi. Çok kişilik gösterinin başkahramanına doğru yaklaştı. Hafifçe yanına sokulup; +Kenan’ın arkadaşı n’aber?  -A, Uğur abi iyidir, senden n’aber? +İyi, takip et beni, banka oturalım.   Tamam diyecek bir pozisyonda dahi değildi. Ne denirse onu yapıyordu. Ey çocuk ne oldu sana? Hayatının en idealist zamanlarında, çoğu zaman vura vur giderken hocalarınla, bu kadar mı vazgeçtin bir buruk koku için kişiliğinden. Korkuların gerçekten bu kadar mı fazlaydı? Hiç konuşmadan oturdular kuytu köşe bir banka. Uğur; - ‘’Ne lazımdı sana’’ diye sordu. + ‘’Ot’’ diye cevap verdi.  Hafifçe elini oturduğu yere yaklaştırdı Uğur, cebine doğru.  - ‘’Al ’’ dedi.   Parayı da aynı eliyle gereksiz denebilecek bir gizlilikte aldı. ‘’Görüşürüz’’ deyip kalkıp yürümeye başladı. Genelde derin bir elvedayla, memnuniyet gösterileriyle bitmezdi bu alış veriş. Başlangıcı ne kadar planlı programlıysa sonucu kadar anlamsızdı. Zeynep gibiydi işte… Gördüğü o güzelliği planlı programlı şekilde alır, tüm kainatı bir çırpıda turlar, saçlarının serinliğinde ruhunun yağmurlarını yağdırır, sonra anlamsız bir şekilde bir anda duraksar, duraksar… Yeryüzüne inişini izler, insanlara karışmasını ve sonra sarı bir minibüsle veda ederdi. Şuan da arkasında neler olduğunu hiç görmese de biliyordu. Birazdan yürüyüşünden üzerinde bir şeyin olduğu anlaşılan bir gencin hızlı hareketlerle eve gidişini görecekti tüm çimenler. Uğur ise yavaş yavaş Dikilitaş’a, Onur’un yanına çıkıyordu düşünerek. Tüm parka şöyle birde yukardan bakıp, teşekkür edercesine, saygıyla basarak taş bloklarına, yaşlısını gencini, hiç bitmeyen seyri seferini, parkı; içinde hiç yaşlanmayacak, hep aynı kalacak kişileriyle bırakıp yoluna devam etti.  Ara yollardan hızlı bir şekilde Onur’un evine geldi. Telefonla haber verip, kapısının önünde zile bastı. Onur her zamanki tavrıyla karşıladı.   - Üstadım nasılsın.  +İyidir üstadım, sen nasılsın?  -Aynı be, koşuşturmaca şiirler şarkılar.  + Yine bir şeyler mi yazıyorsun?  - Okumaktan yazmaya fırsat bulamıyorum bu aralar.  + Belli oluyor baksana geceden kalma mumlar hala sehpanın üzerinde.           Uğur malı dağınık sehpanın üzerine koydu ve sehpanın üzerinde ki şiirin bir kısmını göz ucuyla yarım yamalak okudu. Uğur;  - Küçükken çok severdim şiir okumayı, müsamerelerde hep bana okuturlardı. + Gerçekten mi? En sevdiğin hangileriydi?  - Necip Fazıl'ı çok severdim ben  Onur usulca masaya oturup, bir yandan malı koklarken;  + Vay be Uğur, Necip Fazıl okurdun demek? Benim idolümdür. Hatırlıyor musun herhangi bir şiirini? - Yok unuttum hepsini. Ama güzel kafiyeleri vardı diye hatırlıyorum.   Onur malı hemen açıp sarmaya başladı. Bir taraftan da Uğur' a; + Necip Fazıl' ı diğer şairlerden ayıran şey sadece şiirlerinin güzel oluşu, kafiyeleri değil aslında.  - Ya ne?  + Necip Fazıl'ın bir dava ruhuna sahip olması, bir davaya bu şiirlerle yön vermesi.  Yani büyük bir dava da karakter oyuncusu Necip Fazıl. Bu yüzden biraz liyakatinden fazlasını nasiplenmiş.  - Doğrudur. Hayatını bilmem. Gerçi bu sanatsal işlerde uğraşanlar genelde hep bir ideolojiye bağlı oluyor galiba  + Topluma karşı kendilerini vazifeli hissediyorlar birazda. '''Ben sanatla ilgilenirim toplumun istikameti beni ilgilendirmez''' demiyorlar.  - Bir insan neden böyle düşünür acaba? Bu arada malı beğendin mi? içelim mi seninle konuşurken güzel oluyor.  + Olur, hem kafayı demleyelim biraz.   Dağınık sehpanın köşesinde hemen bir yer açıp Onur malı hazırlamaya başladı. O arada Uğur etrafta ki kitaplara bakınıyordu. Dolapta ki raflar yetmemiş artık yerde üst üste sıralanmış yüzlerce kitap vardı. Genellikle tarih, ideoloji kitaplarıydı. Tam karşılarında korsan filmler dikkatini çekti. Öğrenci evlerinin vazgeçilmeziydi bu filmler. Ayağa kalkıp filmleri şöyle bir karıştırdı. Çöküş diye bir film dikkatini çekti. Kapağın da Hitler yüzünü şapkasıyla hafifçe gizlemiş, yorgun gözleri karşıya doğru bakıyordu. Hayatta böyle insanlar da vardı. Bir inanç uğruna hayatını adamış insanlar. Gerçi pek tanımıyordu, sadece büyük bir savaşa girip kaybettiğini biliyordu. Sigara saran Onur’a dönüp; + Bu film mesela, nasıl? - Hitleri anlatıyor o film. O zaman Avrupa’sının ürettiği bir kahraman Hitler. Kendi insanına olmadığı bir sıfat yüklüyor ve tüm Avrupa’yı bir dönem kurduğu çemberde esir ediyor. Birinci Dünya savaşından sonra, güç dengelerinin tamamen değişmesi, buna mukabil de denge üstüne bir başka denge kurmak için ortaya çıkan bir karakter. Tarihte görürsün, devrimin üstüne başka güç, bir devrim daha yapar ve yönetim gücünü elde eder. Menşevik devrim ve Bolşevik devrim gibi.  Hitler’de Almanya’nın Avrupa kültüründe bir ekol olduğunu biliyor ve 1. Dünya savaşından yenik çıkmanın verdiği özgüven eksikliğini giderip savaşının etkilerini siliyor. Dünyaya ikinci bir devrim yapmaya çalışıyor. Bir dönem de başarılı oluyor. Lakin sonra çöküş başlıyor. Hatta İkinci Dünya savaşını tek başına çıkartacak ve bitirecek bir güce sahip. + Aslında kahraman yani bir nevi bu adam. - Eğer başarsaydı belki kahraman olabilirdi. Başaramadığı için kahraman diyemiyoruz. Ama bir yönden de O’nun kurduğu istibdat yönetimi, yani baskı rejimi başarılı dahi olsa ilelebet kalamayacaktı. Bu tarz yönetimler hep geçiş üzerinedir. Baskı bir şey doğurur ve başka bir yönetime geçiş sağlanır. Bir de genel olarak sadece Hitler’i ve yönetimini konuşmak yerine, o devri tümüyle incelememiz gerekli. Bu yönetimi destekleyen kim? O devirde Rusya’da neler oluyor, o çağın en büyük gücü İngiltere’nin tutumu ne? + Şu an peki Almanlar bu adamı nasıl anıyor? - Şu an Almanya kendi tarihi ekolünü kaybetmeye yüz tutmuş durumda. Bir asır daha belki giderler. Daha sonra yine çöküş başlar. Çünkü şuur kaybetme durumunda Alman insanı. Kavimler göçünden beri Avrupa’ ya şekil veren Alman ırkı hem nüfus olarak hem de ekonomi olarak bitiyor. Bunu da sanayi toplumuna bağlıyorlar ama değişen dengelere bakılırsa Avrupa ihtişamını gelecek asırlarda yavaş yavaş yitirecek. + Bunlar biraz büyük sözler değil mi Onur? Nerden biliyorsun? Koskoca Almanya’dan bahsediyoruz.. Daha 30 sene önce Türkiye’den işçi gidiyordu çalışmak için.  Onur sardığı sigarayı güzelce yaktı. Geriye yaslanıp düşündü. Okuyup öğrendiği her şeyi kafasında toplar  gibi uzun uzun baktı kitaplara. Bazen bir yere varmak için kısa mesafeli yolu anlatmadan tanıtmadan önce, o uzun meşakkatli göstermek gereklidir. O yolun çıkardığı sonuçtan sonra ara yolları gösterdiğin an, o karlı yolun kısalığı bir özellik, bir anlam taşır. O yüzden bazı konuşmaların başlangıçları hep sıkıcı, diyalogdan yoksun olur. Uzun yol anlaşılmadan öğretilmeden ara yolların fevkaladeliği pek anlaşılmaz. Onur bunun farkında olarak tekrar başladı konuşmaya. + Uğur kısaca bahsedecek olursam, benim okuduğum kitaplarda dünya tarihinin en önde ve en önemli medeniyetlerinden biriymişiz. Bu sadece bize özgü değil, bizden önce de Avrupa kültürünün temelini oluşturan bir Roma imparatorluğu var mesela. Benim tarih anlayışıma göre tarih hep tebeddülata tabi; yani daima bir değişim var. Biz bundan 400 yıl önce tüm dünyaya nam salmış bir imparatorluğun olduğu topraklarda yaşıyoruz. Bu imparatorluk belli idealler uğruna tüm dünyayı ümmet anlayışıyla bir arada tutabilmiş. Bu birlik çok değil 100 sene önce tamamıyla dağılmış. Ülkeler insanlar gibi dağılmıyor, yani dağılma sürecinde, hissiyatta ki eksikliğin giderilebilmesi yüzyıllar alabiliyor. Lakin ben bu birliğin yeniden yaşanacağını, ümmetçilik anlayışıyla bu toprakların İslam akidesinde birleşip, bu devletin tekrar büyük bir güç olacağını düşünüyorum. Bu ülkenin istikametinin de bu yönde olduğunu düşünüyorum. Ve yaşayan herkesin bu istikamette bir çabası olması gerektiğini düşünüyorum. Diğer yandan bunun Allah’ın kanunu olduğunu düşündüğümden, insan istese de istemese de, hatta farkında da olmasa bu yola hizmet edeceğini düşünüyorum. Uğur sigarayı alıp bir nefes çekti. Söyledikleri şeylere pek bir anlam veremedi. Ama Onur’ un söylediği hedefler için bu ülke biraz küçük değil miydi? Hatta hayatında bu amaç için çalışan hiç kimse tanımıyordu. Onur’ a dönüp; - İyi de  bu dediğin kolay işler mi? Türkiye’den bahsediyoruz. Kim uğraşır ki böyle bir şey için? + Benim hayatım da bu işleri bilip te bu yol için uğraşan ya da hiç farkında olmadan bu davaya sahip çıkan, hatta bu davaya nefret duyan insanın dahi; yine farkında olmadan, istemeden de olsa bu yola hizmet ettiğini bildiğim o kadar insan var ki. Ama bunu görmek için perspektifi daha geniş tutmak lazım. Yani sen yaşadığın dünyada bunu belki anlamazsın. Bunu anlayabilmek için 70 yaşında ki bir insanın Türkiye’ ye bakması gerekli. O bu değişimleri daha iyi görecektir. Tüm Ortadoğu’yu düşün Uğur. Her bir ülke tek tek karışırken, Türkiye bir şekilde ayakta kalmayı başarıyor.  Ve daima ufakta olsa bir gelişim gösteriyor. Ortadoğu’ da sancı hiç bitmiyor, tüm sınırların savaş halinde ama bir şekilde Türkiye karışmıyor. Bu sana bir şey ifade etmiyor mu? - Evet, ama Amerika desteklediği için. Yoksa Türkiye’de karışırdı belki + Peki diyelim ki öyle. Musa’yı büyüten de Firavun değil miydi? Uğur hiç beklemediği bir konuyla karşı karşıyaydı. Hayatında ilk defa biri bu topraklar için ümitli konuşuyordu. Bu ülkede yaşayan biri için pek ihtimal dahilinde olan sözler değildi bunlar. Uğur; - Peki, insanlar ne yapıyor bunun için? + Bu işte iki memur var. Birileri yapmaya memur. Uzlaştırıyor, etrafında insan topluyor, davayı anlatıyor. Bilinçli olan bu kesim gençlerle daima irtibat halinde. Onların yeşerteceği bir dava olduğundan, hissiyatın diriliği için gençleri en ön planda tutuyor. Çünkü küçük yaştan bu davaya ortak olduğun zaman 50 yaşında ki bir insan gibi kısa zamanı değil upuzun bir hayatı değerlendiriyorsun. Diğerleri yıkmaya memur. Bu insanlar da İslam’ın kurulacağı düzen için eski bid’at düzenini yıkıyor. Ümmetçilik anlayışını yok eden güruha karşı direnç gösteriyorlar. ‘’Def-i mefasid celb-i menafiden evladır’’ akidesiyle hareket ediyorlar. Yani kötülüklerin defi yapılacak iyiliklerden önce gelir. İki grupta o kırık dalları birbirine tekrar tutturup, kaynak olmasını sağlıyorlar. Amaç aynı yarayı iyileştirmek. Bunlardan ilk  grup aksiyon adamlarıdır. Diğer grup ise reaksiyon adamları; yani geçmişe reaksiyon, direniş gösteriyor. - Bu adamları hiç görmedim hayatımda Onur. Anlattıkların bu yüzden çok ilginç geliyor galiba. + Ama en azından şunu kendi gözlerinle görmüşsündür. Sen çocukken camiye kimler giderdi, şuan camiye daha çok kimler gidiyor. Deyip sigarasından bir nefes daha aldı. Uğur şöyle bir geçmişe baktığında Onur haklı olabilirdi. Çocukluğunda eniştesi bazen camiye götürürdü. Camiye gittiğinde hep yaşlı amcalar, pantolonunu göbeklerine kadar çekmiş namaz kılarlardı. Şimdi baktığında daha çok gençleri görüyordu. Kılık kıyafetine kadar yansıyordu bu. Gençlik fikir demekti. Yaşlı insanlar korkudan da namaz kılabilirdi. Oysa şu devirde genç bir adama mantıklı konuşmadığınız takdirde onu camii’ ye götüremezsiniz diye düşündü. Hatta Fatih cami’ nin önünde bir gün mal bırakırken etrafında baktığında yaş ortalamasının neredeyse kendine yakın olduğunu fark etmişti. Peki, hepsinin davası bu muydu? Buna mı hizmet ediyorlardı? Yine de aklına takıldığı binlerce soru vardı. Uğur;  - ‘’Bütün namaz kılan gençler aynı fikir de olamaz ki? Bu imkansız’’ dedi.  + Sana dediğim gibi. Bazılarını biliyor bazıları bilmeden hizmet ediyor. Orda olmaları dahi, artık orda da genç bir yoğunluğun olduğunu gösteriyor. Hiç haberi dahi olmasa, o tarafa ait olmak isteyene bir şevk kaynağı oluyor.  - Peki ama neden? İnsan hayatı bir ülkenin bir yere gelmesinden ibaret mi. Yani çevremde herkes bir şeyler için belli belirsiz bir hareket içinde, peki ben? Benim gördüğüm tüm insanlar hayatlarını yaşayamamaktan şikayetçi. Ya da ben neden bu davaya gerek duyayım? din dediğin bu mu? Allah bunu mu istiyor? Allah bizi bunun için yaratmış olabilir mi? Uğur aklına ne geliyorsa söylüyordu ve bir anda sustu, biraz bunaldığını hissetti. Aklına binlerce soru hücum ediyordu. Onlarca  cevapsız bırakılmış soru, anlatılanların tamamen dışında binlerce hayat görüyordu çevresinde. Bu konuşulanların şuan günümüzde ki hayatla bir alakası var mıydı? Onur ise bir taraftan sigarasını içiyor, diğer taraftan aklındakileri Uğur’ a anlatmaya hazırlıyordu. Uğur’ un kabul ettiği hayatın dışında ki bir hayat tarzıydı bu. Örneğin Onur’ u aklında ki bir şablona oturtmak çok zordu. Çünkü yaşadığı topluma karşı görevli olduğunun bilinci Uğur’ un kafasında şekillenmiyordu. Bu toplum tüm dinamizmini eskisi gibi bağlılıklarından değil, özgür oluşundan alıyordu. ‘’Ayrıca bir sorumluluk duymam için toplumun beni bu yörünge de yetiştirmesi gerekmez miydi? Bu nasıl bir mesuliyet ki toplumun sana verecek ufacık bir duygusu olmasın ama biraz serpildin mi senin onlara vermen gereken bir şey şart noktasında olsun. Devlet mantığı gibiydi. Sen çalış çabala her şeyi sıfırdan üret, bu çaba içerisinde sadece kendinle baş başa bir hayat yaşa, sonra işlerinin başarıya ulaşmasından sonra devlete vergi ver’’. İçinden ‘’İyi de özgürlük bunun neresinde ‘’ diye sorguladı. Peki neydi Özgürlük? İnsanın kendi kendini  arzu ettiği şekilde yönlendirebilmesi diye bir klişe haricinde özgürlüğün tanımını dahi bilmiyordu. Biraz daha kulak kabartıp Onur’ un söylediklerini dinlemeye çalıştı; - Uğur tarih uzun seneler belli bir istikamette giderken sonrasında bir fevkaladelik olur. Bu fevkaladelikle bir şeyler değişir. Ben bu değişimin 20. Asırda olacağına ve bu toprakların İslam bilinci içerisinde, çevresindekileri insanları, ülkeleri gözeterek tekrar cihanşümul bir devlet, lider bir ülke olacağına inanıyorum. + Peki, Allah ve din böyle mi söylüyor? - Uğur Allah mevzu bahis ise, yüce bir yaratıcının kainatın her noktasını ayrı ayrı yaratırken kullandığı tasarımı bilmemiz gerekir. Çünkü bir tasarımdan söz ediyorsak bir kanundan da söz ediyor olmamız gerekir. Bu sebeple diyoruz yaratıcının kendi öz sıfatları, tabiatta nakşedilmiş kanunlardır. Bu konuya çok girmeden bu kanunların içerisinden, Allah böyle mi buyuruyor sözüne gelelim. Kaderi derinlemesine anlatmak lazım. Sana en azından şunu söyleyebilirim. Kaderi bilemesen de gidiş seyrinden istikametinin nereye doğru olduğunu tahmin edebilirsin. Zira Allah’ın bahaneye ihtiyacı yok ama bahanesiz de işi yok sözünü duymuşsundur. İşte bu bahaneleri, sebepler deryasında değerlendirirsen anlattığım oluşumu gönülden niyaz edip, bunun için savaşmaya değeceğini anlayabilirsin. Bu kısa bir konu değil ama sanırım en kısa böyle anlatılabilir. Uğur biran bir dönem aklını meşgul soruyu, zihnin sersemliğinden cesaret alıp, konuyu dağıtırcasına hemen Onur’ a sordu; - Ben küçükken en çok neyi merak ederdim biliyor musun? Madem Allah var demek ki bu kainat olmasa da Allah var. Sence neden bizi yaratmış?  Onur’ da Uğur’ un şu zamana kadar hiç böyle şeylerle meşgul olmamasını hafif hayretle karşılayarak sorduğu soruyu kendi bilgisi dahilinde cevaplandırmaya başladı. - Allah tanınmak ve muhabbet arzusuyla tüm bu kainatı yarattı Uğur. ‘’ Ben bir hazine idim, bilinmek istedim’’. Lakin bu bilinmek ihtiyacen değil lafz-ı mahfuz şekliyle, tabiri caizse bir ayna işlevi görsün diye. Tanınmak ve muhabbet; sevgi kökünden gelir. Sana bana değer veren bir Allah’ tan bahsediyoruz. Senin ve benimle muhabbet etmek arzusuyla tüm kainatı ‘’ ol’’ sözüyle tasarımlayan. Bu kainatı yaratması tekvin sıfatının tecellisidir. Yani yaratmayı seçmiştir. Dikkat et yaratmakla kalmadı, diyalog şansı verdi. Uğur’un kendi hayatına ağır konular olsa da, Allah’ın kullarını sevme fikri herhalde her insanın hoşuna giden bir gerçektir diye düşündü. Din hakkında bilgisi çok fazla olmasa da çocukluk hatıralarından, hikayelerden biliyordu Allah’ı. Adaletini ve hoş görülü olması Uğur için fazlasıyla yeterdi. Çünkü Uğur’un yargılanırken en çok bunlara ihtiyacı vardı. Uğur;   -Onur bazen bunlar bana biraz zengin eğlencesi geliyor işin açıkçası. Hatta bazen daralırım bu tarz sohbetlerden. Özellikle din adamların o sert ifadelerinden. Bu son konu değil ama Türkiye için söylediklerinin toplumda bir karşılığı yok gibi. Bunlar senin kafanda mutlu olmak için şekillendirdiğin ya da ürettiğin güzel şeyler. Duyumu da çok güzel Türkiye’nin lider olması mesela.  Ama insanlar böylesine rahat motive edilebilecek bir hayatta yaşamıyor. İnsanlar açlıkla sınanıyor dikkat ediyor musun? Ayrıca o insana da Allah var; korkma, çok iyi bir Allah, seni sevdiği için yarattı dersen, onda ki tepki bana söylediğinde aldığın tepkiyle aynı olmaz onu da söyleyeyim. Çünkü senin dünya dediğin şey, rastgele bir düzen olsa; ancak bu kadar korkunç olabilir, bir de bunu bir güç yarattı dersen, affedersin ama insan o gücün sevgi anlayışını sorgulamaya başlıyor.   Uğur’un bu söylenilenlere inanmadığı her halinden belliydi. Bu tarz konulardan da ayrıca feyz almıyordu. Yaşadığı hayata baktığında çoğu insanın diğer insanlara imrenir bakışlarını, insanların ufacık şeyleri başarmak için bir ömür heba ettiklerini düşünüyordu. Kendisi dahi bilinmezlerin içinde değil miydi? Nereye kadar yapabilirdi bu işi? Bu işi yapmasa ne yapabilirdi peki? Kaç defa iş aramaya çalışmış, beyhude uğraşıp kirayı dahi ödemeyecek durumda o kalmamış mıydı?  Hayatta ona sunulmayan şeylerin karşılığını mı bekliyordu bu toplum? Madem herkes herkesten bu denli sorumluydu, o halde bu toplum kendisi gibi bir uyuşturucu satıcısı yaratmıştı. Kimse kendisini yargılamamalıydı. Onur derin bir nefes daha alıp sigaradan, Uğur’a baktı.   - Sen taassup gözüyle bakıyorsun. Şuan da olan toplumsal tüm çekişmeleri tanrının uygun gördüğü şeyler olarak bakıyorsun. Sorunun işte burada. Sen bireysel, kendi küçük nazarında bir dünya da yaşadığın için duyduğun gördüğün her şey senin kendi akli sorgulamaların. Bunları söyleyen insan bilmiyor mu ki; peygamberlerin çektiği acılara sebep olan da Allah’tı. Hal bu ki kainatın genel yaradılış esasının tanrının sıfatlarıyla şekillendiğini bilsen, o zaman bu zıtlıkların aslında bir denge unsuru oluşturduğunu anlarsın. Allah cemi’ül ezdad ve kainatta zıt sıfatların tecellisiyle oluşmuş. Zıtlıkların asıl olduğu kainata sadece dünyevi gözden baktığında elbette ki adaletsiz bir ortam hissedilir ki bunu söyleyen bir nevi kör tanrı tavrıyla deistler. Ama semavi dinler bunun karşılığında bir ahiret inancı sunar, doymayan doyacak, zulmeden zulme uğrayacak, seven karşılığını bulacak der. Diğer bir gözle baktığında ise aynı olan sebeplerin neticeleri değişmez. Sen dünya ekonomisini belli güdümlerle ve şuan ki şekillenmelerle yönetirsen bunun sonucunda çok ciddi bir kesimin köle, bir diğer bir kesimin açlıkla sınanması ve çok küçük bir zümrenin de refah içerisinde yaşaması kadar gerçekçi bir netice olmaz. Allah’ a inanan bir insanın ‘’beni korur’’ cihetiyle aslan karşısına çıkmasının sebebini Allah’ ta değiştirmez. O kişi ölür. Çünkü çarklar ve dişliler sebeplerle kesin yargıya bağlanmış Uğur. Amma velakin O’nun köle olmasından, onun aç kalmasından en az sen ben ama daha çok bu hayatın ekonomilerini oluşturan insanlar sorumlu olur. Onur sigarasından bir nefes daha alıp devam etti; - Tarih boyunca radikal, sert dini bakış açısının daima tasavvufu dövdüğünü, şeriat marifet ve hakikat basamaklarında halkın hep şeriat basamadığında kaldığını yani Allah korkusunun, Allah sevgisine galebe çaldığını görürsün. Allah’ın mağfireti yerine müntekim sıfatı anlatılmış ve bağlılık yolu; şefkat olanda, merhamet olanda, korku olanda aynı damardan beslenmiş. Senin itirazın bunadır ve doğrudur da. Ama bir taraftan da diyemezsin bana böyle öğretildi benden bu kadar. Bunu da unutma. Şu zamanda ben Müslümanım diyorsan, ‘’bu devir içinde aklımda ki tüm soruların cevabını ben bu dinde buldum ve buna inandım; huzuru buldum’’ demektir. Hele de böyle bir devirde araştırmazsan, bu söylediklerinle bir kaçaktan öteye gitmezsin. Uğur kendi içinde garip bir çıkmaza girdiğini düşündü. Ki ne zaman bu konularla alakalı bir şey düşünse içi bunalır sıkılır rahatsız olurdu. Din hayatının hiçbir dönemi hiçbir şekilde işine yaramamıştı. Hayatını bu yönüyle sorguladığında koskoca bir boşluğun içinde yapayalnız kalıyordu. Birileri Hristiyan’dı birileri de Müslüman’dı işte. Diğer bir taraftan aslında Onur’un söylediklerin de şöyle bir haklılık payı vardı. İnsan eğer ‘’ben şuyum’’ dediğinde, o konu hakkında çıkıp üç beş şey söylemeliydi. Söyleyemiyorsa dahi kendi içinde inandığı gerçekler olmalıydı. Böylesine başıboş bir itikad kolaya kaçmaktan başka bir şey değildi. İyi insanım söylemlerinden başka bir şey değildi. Bu hayattan başka bir alem daha var ve o aleme gidip dünya da yaşadığın hayatını izleme fikrinde olan bir dine inanıp, başka hiçbir şeyini araştırmamak gerçekten de komik değil miydi? O bilim kurgu filmlerinde ki ütopik hikayelerin başkahramanı olup yaşadığı  sorgulamamak çok  ilginçti. Onur devam etti;   - ‘’Peki sence şu hayatta bu söylediklerin neden hayatın doğal yaşam felsefesini oluşturmuyor. Koskoca dünya bu sıfatla yaşıyor ama insanların yaşadığı hayat bambaşka bir kulvar da ciddi bir mücadele ‘’diye soracak olursan; aslında bunun en acı şekilde hissedilir yanı senin şuan da böyle bir ülkede yaşaman. Bu genel kaide her ülke de bu kadar net hissedilmiyor. Bir ikincisi de inancın olan İslamiyet’ in şuana kadar ki zaman çizelgesinde en kötü devrini yaşaması. Yani Hristiyanlığın 15. Yüzyılda yaşadığı şeyleri şuan İslamiyet yaşıyor. Bu sebeple şuan nereye baksan hamile bir kadın gibi, alakasız gülmeler, umulmadık sancılar, hezeyanlı ağlamalar görürsün. Ama bu kadın bir şey doğuracak bunu da unutmamak lazım. İşte bu doğanın ne olduğu, şuan ki sancılardan daha önemli. Ne demek istediğimi anladın mı? - ‘’En azından umutlu, güzel şeyler söylüyorsun. Hayatta bu bile bir lüks bence diyerek’’ gülümsedi. Derin bir sessizlik oldu. Onur içtiği sigaradan dolayı biraz daha sersemlemiş, oturur vaziyetten yatar duruma geçmişti. Odanın kapalı pencereleri akşamı geçen saatlerle birleşince iyice kasvetli bir hava oluşmuştu. Uğur dışarı çıkarsa biraz daha rahat olacağını düşündü. Hem işi de vardı. Ayrıca bu kadar hayat dersi şimdilik yeterliydi. Uğur kolunda ki saate baktı. Vakit geç olmuştu. Daha Bebek’ te Kadir bey’ e de uğramalıydı. Hızlı bir şekilde;  -‘’Kalkmalıyım genç adam, güzel ve edebi muhabbetin için bonjour dedi’’ ve ayağa kalktı.   Onur komik bir yüz ifadesiyle Uğur’ un gözlerinin içine baktı. Yorgun bir adam edasıyla ayağa kalkıp, kapıya kadar uğurladı. Onur Uğur’un her halinden sıkıldığını anlayabiliyordu.   + ‘’İki gün sonra tekrar gelebilir misin arkadaşlarla toplanacağız’’ dedi. Uğur ayakkabılarını giydi ve ;   - ‘’Tamam yine hatırlatırsın sen bana’’ diyerek merdivenleri inmeye başladı.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE