Müşteri - Kadir Bey

2173 Kelimeler
Çıktığında içtiği esrarın da çakır keyifliğiyle aklında onlarca soru birikti. Onur’un söylediklerini düşünüyordu. Aslında toplum kuralları kendi kendine değişmiyordu, kişiler değiştirecekti bunda haklıydı. Ama öylesine bir hayattı ki, bunca zorunluluk ve sorumluluğun yanında toplum bilinci için bir şeyler yapmak ütopik geliyordu. Belki de bireysel olarak herkes kendi yaşadığı hayatı bir düzene sokarsa olabilecek bir şeydi. Bu akla mantığa daha uygun bir karakter değişimiydi. Biraz daha yürümek istiyor, hareket ederken daha rahat aklını topluyordu. Yıldız Üniversitesine giden üst geçide doğru yürümeye başladı. Köprü altından taksiye binip Bebek’ e gidecekti. Saat iyice geç olmuş muhabbetin koyuluğundan dakikaları fark edememişti. Her adımında içinde kıpır kıpır bir şeyler vardı. Uğur gibi insanların huyuydu bu. Sanki herkes bir yol tutturmuş gidiyor, sadece Uğur unutulmuştu. Güneşe göç vardı, kalan hep oydu. Hep o geç kalandı, hep O’ydu toplumun yadırgadığı. Oysa herkes doyumsuzdu, bencildi. Hele üniversite öğrencileri, ‘’her şeyi bilirler, solcu oyunlarını oynayıp, okul bitince bir tanık bulup işe girmeye çalışırlar ‘’ diye geçirdi içinden. Kaç tanesini görmüştü böyle. Sonra ki yaşayacağı, hatta bir yere gelmek için canla başla uğraşacağı hayatı küçümseyen kaç kişi tanımıştı. Sonra ‘’peki ya girmemeliler mi’’ dedi? İnandığı şeylerin toplumda karşılığı olmayınca açlıktan ölmeli miydi insan? Kendi suskunluğu, hayat boyu başarısız ve anlamsız bir hayatı yaşıyor olmasındandı. Belki toplum nazarında suç görülen bu işi yapmasındandı. Bu kader miydi? kaderini sevmiyordu o halde. Bunu yazan Allah’sa Allah’ı da sevmiyordu. Derken sağ tarafında masmavi görünen denize kaydı gözleri. Silüet şeklinde görünen ayın denizde ki yansımasına baktı. Üzerinde gezinen vapurları fark etti. Biraz yavaşladı seyretmeye daldı. Ne kadar güzeldi bu manzara… İnsanı bulunduğu ortamdan alıyor başka bir yere götürüyordu. Yol boyunca aşağı doğru sıralanmış ağaçların ahengini gördü. Küçükken gittiği, hayal meyal hatırladığı köyde ki yollar gibi sıra sıra ağaçlar. Ama o kadar sessiz değil, o kadar kimsesiz değil. Kollarını köprünün demirlerine koydu. O köyde çok az bir zaman kalmıştı ama ağaçlık yollarda gezindiğini hatırlayabiliyordu. Akrabalarıyla yediği akşam yemeğini, semaver çayını, toprak yollarda yürüdüğünü, hayallerini… İnsan bulunduğu yaşta kendini hissedemiyor, 7 yaşında bir çocuğun ya da 18 yaşında bir gencin o yaşın özelliklerini anlaması imkansız. Hep sonradan fark ediyorsun bulunduğun  yaşın güzelliğini anlıyorsun 18 yaşında ki insanın yapabileceklerini. Bu hayatta kaybettikçe değerini anladığın şeylere en büyük örnek zamandı.. Hayat ileriye doğru bakarak yaşanıyor ama geriye bakarak anlaşılıyordu. Kendi çocukluğunu düşündü. O an ki gözlerini resimlerden hatırlayabiliyordu. O yaşta ki gelecek adına düşünceleri geldi aklına. Zaten her şey güzel olacaktı, başka türlü olması imkansızdı. Başka bir ihtimal olabilir miydi? Hayatının güzel olması için hiçbir şey yapmasına gerek dahi yoktu. Peki ne olmuştu da koskoca hayat bu denli yük haline gelmişti. Gündüzlerin kararması gibi kararmıştı tüm kişiliği. Üniversiteye devam edemiyordu ve bıraktı. Etse değişir miydi? Tüm hayatı 4 yıllık bir üniversiteye gitmediği için kararmıştı öyle mi? Bu ülke üniversite okumadığı takdir de daha kendi insanına dahi sahip çıkamıyordu. Onur’ un anlattığı kadar disiplinli, lider bir ülke nasıl çıkacaktı bu bataklıktan. Kendisinin bile en büyük şansı Dolapdere’ de yetişmesiydi. Yoksa normal semtlerde yaşayan çocukların hali ortadaydı, hayatı bilmiyorlardı, tanımıyorlardı. Ne aldıkları eğitimin hakkını verecek yürekleri,  nede yaşadıkları ülkeyi bilecek idrakleri vardı. Ama her şeye rağmen şehrin denizi güzeldi… Hayal kurdurmaya yetiyordu. Yavaşça saatine baktı. Saat Sekizi geçiyordu. Hemen merdivenlerden inip bir taksi çevirdi. Adres Bebek’ti. Pencere kenarına oturduğu gibi, köprü ortasında denizi izleyen, ağaçlardan çocukluğunu söküp çıkaran, hayalleriyle yaşamını sorgulayan Uğur’u oracıkta geceyle beraber baş başa bıraktı. Sorgulamalar hep hayatın koşturmacasıyla bölünür, kazanmak ihtiyacıyla, var olma nedenin hep aynı temel şartlarla imtihan olur. Uğur artık düşünmek te istemiyordu. Düşündükçe yorulduğunu hissetti. En iyisi bazen de her zaman yaptığı gibi olduğu gibi kabul etmekti. Kadir Bey, anladığı kadarıyla aileden zengin orta ölçekli bir iş adamıydı. Genelde Bebek’e çapkınlık yapmak için geliyor, her geldiğinde kokain sipariş ediyordu. Hatırladığı kadarıyla normalde ailesiyle birlikte Beykoz’da yaşıyordu. Ailesini hiç görmemişti. Sadece kullandığı her şeyin kaliteli olduğunu biliyordu. Güzel bir rolls royse’u, iyi giyimli bir şoförü vardı, lüks saatleri vardı. Sert mizaçlı bir insan gibi dursa da kendisine son derece yumuşak ve seviyeli davranırdı. Bir taraftan böylesine bir iş adamının en kritik sırlarından birini bilen neredeyse üç beş kişiden biriydi. Üç yıl önce kendisini tanıştıran escort arkadaşını Kadir Bey’in yanında bir daha hiç görmemişti ama aralarında oluşan güvenden dolayı Kadir Bey, devamlı müşterisi olmuştu. Bebek meydanından Hisarüstü’ne doğru yukarı çıkarken yolun birleştiği köşeyi döner dönmez taksiden indi. Telefondan ararken aynı zamanda apartmanın dış bahçesine yaklaşıp en üst katın ziline bastı. Diyafondan; -Evet, Kimsin? + Benim Uğur.   Bahçe kapısı açıldı. Işıklı taş yoldan yürüyüp apartman kapısına yaklaştı. Kapıyı araladıktan sonra asansöre bindi. Asansör ağır ağır yükselirken bu defa odada nasıl bir manzara göreceğini düşündü. Bir keresinde Kadir Bey’in özel ısrarı üzerine Kavacık’ta özel bir siteye mal götürmüştü. Villanın odaları arasından geçip genişçe bir odaya girdiğin de üç tane yan yana jakuzi ve içerisinde eğlendiği her halinden belli olan erkek ve bayanlar karşılamıştı onu. Hiç durmadan dönen kırmızı mavi beyaz ışıklar, çalan müzikle beraber Kadir Bey yapılabilecek en ilginç eğlenceler konusunda zihnin pik yapmıştı. Gerçi bu evi biliyordu, öylesine çılgın ortamlara müsait ne düzeni ne de şehir ortamı vardı. Asansör en üst katta durdu ve kapıda uzun boyu beyaz saçlarıyla Kadir Bey belirdi. -  Hoşgeldin Uğur’cuğum, lütfen gel içeri.   Ev sakin akşam sefası için en uygun renklere sahip beyaz modern rahat koltuklara sahipti. Salondan sürgülü cam kapıyla ayrılmış ve direk deniz gören balkona doğru adımladılar. - Bir şey içer misin Uğur’c*m.   Gergin gereksiz bir söyleyişti bu. Evinde dominant ve aynı zaman da rahat görünmek için ortamda fazla olduğunu düşündüğün bir insana böyle bir soru soruyorsan ses aynen böyle incelirdi işte. Kelimelerin arasına böyle bir isteksizlik sinerdi. Kokusu bütün odaya yayılırdı. Evet, kalabilirsin ama benim koyacağım bir içki müddeti kadar. Oda büyük ihtimal deniz gören kocaman balkonunun tam ortasında duran taş yuvarlak sehpanın üzerinde ki Dalmore Trinitas viskisinden birkaç yudum süre zarfınca. Herhalde bira içecek değilsin balkonuma oturup. Bütün akşamı seninle ayaklarımızı balkon demirlerine dayayıp ay ışığı izlemek için düzenlemedim. Şimdi söyle bu viskiden bardağına iki yudum koyup jest yapmamı istiyor musun? İstemiyor musun? - Teşekkür ederim, kolayda ne varsa biraz alabilirim.   Aslında çok yanılıyorsun Kadir Bey. Şuan ki ortama daha detaylı baktığında; bira, belki bol köpüklü bir Türk kahvesi ve hatta aşağıda ki marketten kola bile aldırabilirim sana. Ve hatta odanın ucunda bulunan tv ünitesinde ki tahta kutunun içinden bir puro alıp balkondan panoramik diyebileceğim bu güzel deniz manzarası karşısında bacak bacak üstüne atarak yakıp izleyebilirim. Belki şuan arka odada olup benim gitmemi bekleyen ya da daha sonra gelecek olan o escort kadını da senin gözünün önünde domaltıp çatır çatır sikebilirim. Sonra buzdolabında ki adını sanını bilmediğim peynir markalarını ekmek arasına koyarak karnımı doyurup, yine yurt dışından gelen çikolataları hayatında görmediğin bir vahşetle yiyebilirim. Sabaha kadar elimde bira denize bakarken sana Zeynep’i anlatarak; senin ve benim hayal etmediğim bir gün geçirmemizi sağlayabilirim. Bunlardan feyz almıyor da değilim, beni yanlış anlama. Sorun bunları yapamıyor oluşum değil. Sorun benim senin parana daima ihtiyacımın olması. Sorun, senin gibi ensesi kalın insanların hayatımda pek olmadığı için bol paralı müşterilerimi kaybetmemek istemem. Ama diğer taraftan düşündüğünde normal bir insana göre kaybedecek çok daha az şeyim var. Bu yüzden bu hareketlerine karşı takatim diğer insanlara göre daha düşük seviyede olabilir. Ben senin yerinde olsam bu halimi uzun müddet sürdürmezdim. -İşler nasıl gidiyor Uğur’c*m. + Bugün Cumartesi her günden daha yoğun olur. Sizin? - Biz de Uğur’c*m piyasaların biraz daha hareketlenmesini bekliyoruz. Bizim işler anlık değişir, anlık alım satımlar, dalgalanmalar çok etkiliyor. Ülke stresi, çalışanların stresi sonra daimi bir karar aşaması, insanı hep tetikte tutuyor. Biz de böyle kafamızı dağıtıyoruz işte. + Bildiğim kadarıyla sizin finans sektörüydü, - Evet finans ve lising üzerine de çalışmalarımız var, inşaat dış ticaret ve lojistik üzerine de çalışmalarımız var. Yoğun anlayacağın. + Evet yoğun gibi, en güzeli… - Ya Uğur’c*m bu seferki de öncekiler gibi mi? + Aa, evet Kadir Bey, gerçekten tam size göre bir mal. Bu akşam sizi derin bir serüven bekliyor.   Deyip küçük plastik poşetle getirdiği malı sehpanın üzerine koydu. + Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayacaksınız diye de ekledi. Bu esnada beyaz bornozuyla esmer beyaz tenli uzun boylu genç bir kız odadan geçip balkona doğru adım attı. Uğur un yanından geçip Kadir Bey’in yanına oturdu. Daha kurulamadığı düz ipeksi saçlarını Kadir Bey’in omzuna düşürdü. Yüzüne gülümsedi. Uğur’da merhaba dercesine kafasını salladı. Uğur viskisinden ikinci yudumu alıp tekrar ortama şöyle bir baktı; ‘’Şimdi tam olduk işte. Taş bir sehpa etrafında toplanmış bir iş adamı, bir torbacı ve bir orospu. Bir gecenin sonu bu kadar mı belli edilir? Ya da şu masaya dördüncü bir kişi kim olabilir, bildiğin eksiksiz diğer bir taraftan bu masa taraflarından ben uyuşturucu satıcısı olabiliyorken karşımda duran kız orospu oluyor ve yanımızda ki adam ise  değerli bir iş adamı. Peki ya bu hayatta değerli bir şeyin yanında değersiz kalabilen, değersiz bir şeyin yanında da değerli kalabilen (bir şey var mı?) sadece üçümüz müyüz? Şu esmer kadının güzelliğiyle eş değer değil mi sehpada ki uyuşturucu. Peki amaç gaye olarak baktığımda benim bu kadından bir farkım var mı? hepimiz aynı yolun yolcusuyuz işte. Bu adamın stressiz dakikalarının baş aktörleri. Arkadaşlarına  ‘’Bebek’ te dinleneceğim bu hafta sonu’’ derken aklından geçenleriz biz.. Oysa şu leb-i derya balkon, tertemiz beyaz mobilyalar, rengarenk tablolar, ışıkları yanmış hanelerin göründüğü Anadolu. Ne kadar arzu ederdim böyle bir evim olsun... Bu hayalde tek eksiğim Zeynep olurdu. Sen bornozunla gelmesen de olur, saçlarını omzuma düşür yeter...’’ Uğur Viskiden son yudumu da alıp; + Kadir Bey, viski için teşekkürler. Benim artık gitmem gerekli. - ‘’Tabi canım o halde bir saniye’’ deyip içeri cüzdanını almaya gitti.   Sana da yok yere sunulmuyor değil mi allı morlu çiçekler, endamını gösterecek hediyeler, altından değerli fikirler. Oysa sen güzelsin, benim gibi ince çelimsiz değilsin. Süt gibi bir tenin, inci gibi dişlerin var…Hiç gözlerini yere kaçırma yanında ki zengin koruman gidince. Seninle benim hiçbir farkım yok şu adamın zevk noktaları dışında. Hatta senin onlarca avantajın sadece orospu olmanı sağlamış, ilginç değil mi? Daha açık söyleyeyim mi? onca güzelliğin bir torbacının dahi gönlünü çelemiyor, asgari ücrete çalışan bir tezgahtar kız kadar her şeyini uğrunda heba edecek kadar sevilmeye yetmiyor… Kadir bey balkona geldi ve beyaz deri cüzdanını herkesin göreceği şekilde açıp bir tomar para çıkardı. Sonra yine göstere göstere sayarak parayı Uğur’a uzattı. - Uğur c*m çok teşekkür ederim.’’ + Ben teşekkür ederim Kadir bey, iyi eğlenceler.    Uğur kendi içerisinde düşlediği, zenginliğin en olmaz hayatını, en basiretsiz şeklini balkonda bırakarak evden çıktı. Altmışına yaklaşan bir adamla daha yirmi beşine yaklaşmamış bir kız. Ne yazık ki bu görüntüyü bir kenara koyarsak, (yeni banyodan çıkmış bembeyaz bir bornoza sarılmış esmer genç bir kız ve bir ayağı mezarda denilebilecek ak saçlı bir adam, balkondan denizi seyretmesi) sadece duyulduğunda dahi zihinde ki algılara yakışmıyordu.. Ufak bir yürüyüş yapmak için sahile doğru yürüdü. Normal prosedürün dışına çıkan her insanın yaptığı gibi kendi hayatını sorguladı. Sahile yaklaşıp gökyüzü renginin sirayet ettiği simsiyah denize baktı. Sabah bir postalın hayatını dinlerken, öğlen tüm Türkiye’nin yavaş yavaş olması gereken eksene geldiği söyleyen bir dava insanıyla, akşam kır saçlı bir ensesi kalının kaçamağına şahit oluyordu. Hangisi doğru demeyecekti. Ama hangisinin insanlar tarafından daha takdire şayan olmadığı belliydi. Birden etrafında ki insanlar dikkatini çekti. Çocuklarıyla gezinenler, kafelerde oturmuş bir şeyler yiyenler, büyük gülümsemeler, tokuşturulan kadehler. Binlerce hayatın içerisinde binlerce eğlence anlayışı, hafta sonu heyecanları. Özlem yanımda olsa gözleri kesin şurada ki eğreti duran camiye takılırdı. Sonrasında anlatırdı da anlatırdı. Mimari özelliklerinden başlar şuan ki ortama ne kadar yabancı durduğundan. ‘’Belki Kadir Bey bir kere bile girmemiştir içine’’ diye geçirdi içinden. ‘’Öldüğünde belki’’ diye sayıkladı yüreği. Ama O’da bir işverendi. Neredeyse herkesin sorunu olan işsizlik sorununa Kadir Bey ve muadilleri çözüm oluyordu. Yani hayatta her ne olursa olsun herkes bir işe yarıyor, özel hayatları dışında toplumda bir yer teşkil ediyorlardı. Peki kendisi? Uğur ‘’ben ne işe yarıyorum’’ diyordu içinden. Benim görevim, toplumda ki yerim neresi? Bir orospudan hallice zevk mi satıyordu? Kerhane de çalışan bir çok tanıdığı olmasına rağmen bu özenli orospulara bakış açıları neden bu kadar gaddardı? İnsan zihninde ekmek parası için kendini satanın hakkını, lüks kıyafetler, eğlenceli seyahatler ya da spor tesislerinde akşam etmek için insanların altına yatan kadınlara karşı mı savunuyordu? Yapılan iş aynı olsa da amaç mı şekillendiriyordu tüm iyi ve kötülükleri. Kendi bunca parayı kolay kazanmak için yapıyordu. Çünkü bir istidadı, el hüneri yoktu. Şu anki hayatının sanki tam ortasına bırakılmış gibi olduğu için yapıyordu. Olaylar vuku bulmadan önce böyle olacağını nerden bilebilirdi. Kim uyuşturucu satıcısı olmanın hayalini kurardı ki? Peki ya köşe başında ki bir bakkal olmanın hayalini? Ama hayat öyle bir şekilde getiriyor ki önünüze, sanki lüksmüş gibi, o size ait küçücük bakkal sizin özelinizmiş gibi… Belki tüm hayatınızın meşakkatlerinden kurtaracakmış gibi… Hani ne oldu doktorculuk, mühendislik oyunlarınıza? Ne oldu en tepede ki duruşunuza? Düşüncelerin içerisinde gidip gelirken tekrar telefonu çaldı. Arayan Monaco Bar’da çalışan barmen Ediz’di. Bu akşam arkadaşlarıyla buluşacağı için bir şey getirmesini istedi. Uğur düşünerek adımladı taksi durağını. Eve geçip biraz daha mal alması gerekiyordu. Taksiye bindiği gibi pencere kenarından denize doğru baktı. Kendi benliğinin düşünmek isteyen tarafını, sorgulayan tarafını, arsız ve bir şeylere yetişmek zorunda olmayan tarafını orada bırakıp, en atıl tarafını alarak yolcuğa devam etti. Sen biraz daha düşün diyordu sanki; biraz daha düşün ve çıkart hepimizi bu bataklıktan, anlamsızlıktan. Düşün ki bu girdapların bir anlamı olsun. Çünkü amaç çileden kurtulmak, kaçmak saklanmak değil, onu anlamlandırmak.    
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE