Şişhane durağında inip evine doğru Asmalımescit’e çıkan merdivenlerden akşam serinliğinde çıkıyordu. Tüm kafeler hınca hınç dolmuş saat ona yaklaşmış ve biraz da karnı acıkmıştı. Merdivenleri çıkıp Asmalımescit sokağına doğru yöneldi. O sokakta barmaid Neval diye bir arkadaşı vardı. Genelde Cumartesi ve Pazar günleri o arkadaşı sayesinde çok mal satıyordu. İlk başlarda hafif yardımlaşmalarla başlayan bu iş yıllar geçtikçe ikisi içinde karlı bir ticarete dönüşmüştü. Uğur genelde sadece kendi özel müşterilerine mal satardı ama fazlaca kazanılacak ve güvenli parayı kim istemezdi ki. Böyle iki üç kişi sayesinde o mekanları dağıtım bayisi gibi kullanıyordu. Hem müşteriyi getiren hem de Uğur kazanıyordu. Sadece hafta sonları bir aylık kafi gelecek parayı kazandığı oluyordu. Hem Neval’in yanına uğrarsa bir şeyler yiyebilirdi. Kulübe girip bar masalarından birine oturdu. Neval hiç durmadan bir şey dolduruyor, arada müşterilerle sohbet ediyordu. Uğur’un geldiğini fark etmedi. Uğur;
+ Hey bakar mısın cüce, patates kızartması ve bira.
Neval Uğur’u görür görmez gülümsedi ve yanına geldi;
- Oldu, yanına bol soğanlı bir dürümde ister misin?
+ Aslında çok açım iyi olurdu. Nasıl gidiyor işler?
- İyi koşturmaca sen nerde kaldın? Saat onu geçti, birileri var çocuklar söyledi.
+ Ne istiyorlarmış?
- Kulübe gideceklermiş, artık sende vardır bir şeyler.
+ Var. Hatta şuan yanımda birkaç tane var. Tipler hangileri?
- Dışardalar dört kişiler, iki kız iki erkek.
Deyip bir bira koydu Uğur’un önüne. Sonra da gözleriyle çocukları işaret etti.
-Yalnız birazdan kalkarlar bence bir bak ben sana yiyecek bir şeyler getiriyim.
+ Tamam.
Uğur birasını eline alıp dışarı çıktı. Çocuklara şöyle bir göz gezdirdi. En fazla otuz yaşlarındaydılar. Tiplerinden dördününde durumlarının iyi olduğu belliydi. Kafenin çevresine baktığında da herhangi bir sebepten endişelenmesine gerek yoktu. Gayet rahat bir alış veriş olacaktı. Yanlarında ki bir masaya yanaştı. Masada ki Bmw anahtarı, kolda ki rolex (vacheron Constantine), kızlardan en güzeline sarılmak; evet aradığı çocuk buydu. Sonra masanın en zenginine dik dik bakmaya başladı. Çocuk kız arkadaşına sarılıyor, arkadaşlarına laf atıyor ve müziğe hafif uyumlu şekilde dans ediyordu. Uğur yaslandığı tabureden hiç gözlerini ayırmadan direk şekilde (dikkatini çekmek için) çocuğa bakıyordu. Bir zamandan sonra O’nun da gözleri Uğur’a takılmaya başladı. Uğur bu süreçleri uzatmayı seviyordu. İnsanların tepkileri genelde gözlerini kaçırmak üzerineydi. ‘’ Neden bakıyorsun’’ cevabını aldığı sayılı insan vardı. Dakikalar geçtikçe bütün masa onlara baktıklarının farkına vardı. Derken masaya yeni bir çocuk daha geldi. Hepsiyle selamlaşıp kendine bir bira söyledi. Giyimi kuşamı diğerlerine göre farklı daha mütevazı denilebilirdi. Uğur’ un bu arada telefonu bir taraftan mal isteyenlerle konuşuyor diğer taraftan gözleriyle masayı izliyordu. Telefonu kapatıp olayı hızlandırması gerektiğini anladı. Bu defa zengin bebe yeni gelen çocuğa kendini işaret ettiğini fark etti. Yeni gelen çocukla göz göze geldiler. Yeni gelen yavaşça Uğur’a doğru yaklaştı.
- Şey affedersin bizim masaya mı bakıyorsun?
+ Evet
- Anladım. Peki neden?
Uğur sakin bir şekilde birkaç saniye bekleyip;
+ Senin adın ne?
- ‘’Ben Yiğit, Merhaba’’ dedi
Olan bitenden haberi olmayan bir ruh halinde Uğur’ un gözlerine baktı.
+ Merhaba Yiğit. Arkadaşlarına dönüp söyler misin istedikleri şey şuan ben de.
Biraz duraksayıp
- ‘’Tamam peki söyliyim. ‘’ dedi
Dönüp arkadaşlarının yanına gitti ve Uğur’un söylediklerini anlattı. Biranda yüzlerin gülümsemesiyle beraber hareketlerde bir telaş havası görünüyordu. Anlaşılan zengin bebe çuvala girmişti. Hemen bir peçeteyle dudaklarını silip Uğur’un yanına geldi. Neşeli bir ses tonuyla;
‘’Ya ben de diyorum bu adam neden bize bakıp duruyor’’ diyerek gülümsedi. Elini Merhaba dercesine Uğur’ a uzattı. Uğur elini sıkarken diğer arkadaşı Yiğit’te ikisine yaklaştı. Uğur;
+ Size ne lazım? dedi. Birbirlerine bakıp;
- Sen de neler var? Ne bulabiliriz?
+ ‘’Sen o saati taktığın sürece her şeyi deyip’’ gözleriyle çocuğun kolunu işaret etti.
İkisinin de gülümsemesi artmıştı.
- ‘’Peki o halde bize 4 tane ex lazım, Yiğit sen ne istiyorsun gelecek misin bizimle? ‘’
Yiğit;
- ‘’ Benim eve gitmem gerekli, birkaç bira içip çıkacağım. Ama ot olabilir aslında olur mu?’’
Uğur;
+ ‘’ Beni takip edin şu köşeye geçelim’’ dedi.
Çocuklarda peşinden sokağın aşağısında ki eski apartman kapısına doğru yöneldiler. Uğur, o arada elleriyle cebinde ki extasyleri sayıyor diğer taraftan etrafını gözlüyordu. Apartman kapısından girişte ki o kuytuya geçtiler.
+ Acele edelim 4 ex 320 lira, bunlar Meryem ana bu yüzden pahalıdır, bu da senin otun 150 liraya olur’’ diyerek iç cebinden bir poşet çıkardı.
Çocuklar bu kadar hızlı olacağını tahmin etmediklerinden canhıraş şekilde, hemen ellerini ceplerine attılar. Çıkardıkları paraları hızlıca sayıp 500 lira uzattılar. Uğur uzattıkları gıcır gıcır 500 lirayı aldı ve cebine attı. Diğer cebinden bir avuç, yırtık pırtık bir ton para çıkardı ve otuz lira aradı. O kısa anda dahi fark etti; para bile kendisine değer verene geliyordu. Otuz lirayı uzattı. Tam yürüyüp gidecekken,
- Ya affedersin bir şey sorabilir miyiz?
+ Evet?
- Biz seni tekrar arasak nerde buluruz telefonunu falan alsak uygun olur musun?
+ ‘’Bar da ki hobbiti görüyor musunuz’’ diyerek pencereden Neval’i işaret etti.
+ ‘’İşte ona söyleyin o beni bulur’’ dedi ve hızlıca yürümeye başladı.
Sokağı dönüp kaçar adımlarla ana caddeye çıktı. Daha görüşmesi gereken o kadar çok kişi vardı ki. Saat çok geç olmadan hepsine ulaşmalıydı. Yukardan akın akın insanlar geliyor, tüm İstiklal caddesi kalabalığın sesiyle hem eğlence dolu, hem kasvetli, beklentileri karşılamaya adanmış bir yerleşke görüntüsü çiziyordu. Uğur bu hengamenin arasında, tek nefeste barmen arkadaşlarının yanına uğruyor, ‘’nerede kaldın’’, ‘’ne istiyorsun’’ sözleri arasında zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyor, Köşe başlarında para alış verişini ayarlıyor ve zaman geçtikçe dolan cebini baldırlarında hissediyordu. Ayak üstü hızlı hızlı içtiği sayısız biranın votkanın, fel fecir okuyan gözlerinin ve her alış verişte tevarüs eden yorgunluğu sonunda ayaklarına vurmuş kımıldayacak takati kalmamıştı.
Kendine geldiğinde Cihangir’de küçük bir bistroda bira içiyordu. Saatine baktı; dörde yaklaşıyordu. İyice yavaşlamış hantal vücudunu kaldırıp eve götürmenin vakti çoktan gelmişti. Doğrulup ağır adımlarla sokağa doğru yürüdü. Bir sigara yakıp tüm gecenin sessizliğini dinledi. Eğer çok yorgun hissetmese eve kadar yürümek güzel olabilirdi ama bu şuan için o kadar gereksizdi ki. Taksi arayacak hali dahi yoktu, üstüne sarhoştu da. Adımladığı sokaklardan saniyelik görüntülerini aklında anlamlandırıp yolunu buluyor, aklının kırık uyanıklığıyla seçeceği tek rengi, sarı rengi arıyordu.
Bir müddet sonra atladığı taksiye sadece
+ ‘’Hemen Tirşe sokak’’ diyebildi.
Evin kapısını açtığında gecenin son bulduğunu kesinleşmişti. Işıkları açmadan göz kararı yatağına doğru yürüdü. Uzaklardan gelen hayat kadınları bağırtıları dışında, sessizlik ve sarhoşluk algılarını tamamen kapatmıştı. Kendini olduğu gibi yatağa bıraktı. Son bir kez araladı gözlerini ve boşluğa bakar gibi donuk, amaçsız, fersiz bir şekilde baktı. Her şeyi bir anda unutmaya ramak kalmıştı. Ve tüm zihni gece gibi karanlığa gömüldü.
Tüm İstanbul uykudaydı artık.