Uğur'un Tavşanı

2373 Kelimeler
Gözlerini açtığında saat ikiye geliyordu. Bütün gece gezinti de olan ruhu bedenine bir türlü yerleşemiyor, gerindikçe kendine yer açıyor gibiydi. Uyandığında bedenine yetmiş yaşında bir ihtiyar sersemliği çöküyor, ağrıları da kendini hatırlatırcasına her hareketine bir tatsızlık katıyordu .. Belini tutarak doğruldu. Ayağa kalkıp pantolonunu ve gömleğini çıkardı. Açık penceresini biraz daha araladı. Bu kokuyla uyandığı sürece, tüm gece fabrikada çalışıp eve gitmeye gözü almayan, bir köşede kendisine yatak yapıp oraya sinen bir insanı andırıyordu. Yorgun uyanıyordu ve buna dayanamıyordu. Bu evin dağınıklığı ruhunun dağınıklığına eş değerdi. Yarı çıplak şekilde boylu boyunca uzanıp bir sigara yaktı. Sanki tüm gece yaptığı şeyleri düşünürcesine derin ve manalı görünüyordu. Oysaki sadece bakıyordu. Amaçsız, boş, elektronik bir aletin açılış süreci gibi. Hatta o kadar lakayttı ki, en büyük amacı sigara dumanından hale çıkarmaktı. Göz ucuyla yaşadığı eve tekrar baktı. Bir şeyleri düzeltmeye bu evden başlamak nasıl olurdu? Tanrı bile sunacağı harikulalelikten, cenneti tasvir ederken yaşanılacak güzel bir yerden, bir ortamdan bahseredek başlıyordu. Ya da ciddi bir değişiklik yapıp kendisine daha yakışır bir eve geçebilirdi. Bu sokaktan taşınma fikri içinde büyüdükçe hoşuna gidiyordu. Çünkü iç dünyasında da kendini bu sokağa layık görmüyordu. Ama önce bir şeyler yemeli sonra Zeynep’i görmeliydi. Yatağın üzerinden yerde duran pantolonun paçasını tutup kendine çekti. Dün kazandığı bütün paraları çıkardı. Yatağın üstüne avuç avuç para koyuyor; yarı çıplaklığı, çöplüğü andıran evi; sadece uyumakla bedenini değil, ruhunu dahi kirletecekmiş gibi duran yatağın üzerinde, onlarca parayla birlikte bu zaman dilimi; her şeyiyle tam bir zıtlıklar abidesiydi. Kazandığı para, kendisinden daha az kazananlara sunduğu fırsatı dahi sunmuyordu. Para kasasında kilitli kalıp ölen bir dövizci gibi olacaktı sonu. Bereketsizlik dedikleri buydu galiba. Bereketsiz para bereketsiz hayata, biçare bir ruh haline dönüşüyordu insan fıtratında. Temiz ne bulduysa giydi ve tüm parayı bankaya yatırmak için yanına aldı. Apartman kapısına çıktığında şöyle bir sokağa göz gezdirdi. Temiz görünenin sadece beyaz kedi olduğunun farkına vardı. Sokak baştan aşağı pis ve özensizdi. Herkesin ağzında olan ‘’öncesinde Beyoğlu güzel bir semtti, ermeni ve Rumlar göç edince boş kalan yerleri istila eden insanlar, mahvetti bu güzel ilçeyi’’ sözü aklına geldi. O devirde kim bilir kimler yaşamıştı bu evlerde? Hangi anılara mesken olmuştu bastığı yerler. Çünkü kafasında canlandırmak zordu. O kadar güzel olan bir yerin böylesine köhne, aşağılık bir çöplüğe dönüşmesi, insan zihninin kolaylıkla kabul edeceği bir şey değildi. Bu sözün en cahil insan için bile doğru tarafı ‘’evet ermeni ve Rum kalmamıştı’’. Demek ki bir dönem var olan bu toplumsal güruh artık burada yaşamıyordu. Değişimin ana sebebi her şeyde olduğu gibi; ‘’sahiplenmemekti’’. İnsan doğduğu yeri, en güzel anılarını yaşadığı sokağı sahiplenir. Daha sonrasında sebepler neticesinde yaşamakla mükellef olduğu yeri ise; kendine özgü görmeyebilir. Bu defa sahiplenmez, sokağını, bakkalını, bacasını, rengini, sanatını… Ait hissiyatının oluşmadığı yerde ya da insanda asgari müşterekler girer devreye. Sonuçta da bu kalitesizlik yavaş yavaş sirayet eder şehre. Çünkü aynı bakış açısıyla sarmaz kendi öz yaralarını, binalarını, geleceğe ait hissiyatlarını. Bu çerçeve de iki tarafında, gidenin de kalanın da mutsuz olduğu (olacağı) bu seyr-ü seferin ne anlamı vardı peki? Nasıl bir göç yaşanmıştı mesela? Tüm kullandıkları eşyaları atlara yükleyip, ya da tren garında vedalaşarak gözyaşlarıyla mı terk etmişlerdi? Hiç bir kitapta bu kadar etkileyici bir dram yaşanmış mıdır? Şarkılara, üslup farklılıklarının renk olduğu bir toplumsal yaşama konu olan bir yerleşkenin böylesine aciz, böylesine vahim şekilde sonlanmasına sebep olan bu ahlaksızlığın adı; göçtü. Daha açılmamış dükkanların kepenkleri üzerine yazılan yazıları, sprey boyayla yapılmış resimleri seyrederek Zeynep’in çalıştığı yere gidiyordu. İnsanları seyrediyor, ara ara duyduğu konuşmalara kulak misafiri oluyordu. Mağazanın karşısına geçip bir sigara yaktı. Tam bir gün olmuştu Zeynep’i görmeyeli  ve anlamsız bir şekilde çok özlemişti. Neyi özlediğini bile bilmeden özlemek, hiç duymadığı kokusunu, dokunmadığı tenini, sesini... ‘’Zeynep’ ten ne istiyorsun’’ sorusunun dahi hiçbir karşılığı yoktu. Sadece seviyordu işte; oturduğu bankı çalıştığı mağazayı, varsa kardeşini. Ona duyduğu muhabbet O’nun hayatta ki tanıdıklarına sevgi ve saygı, ölülerine merhamet ve dua iklimine sebep oluyordu. Birden aklına geldi, sanki bu, Onur’un ona anlattığı din anlayışıydı. O’na duyduğum aşktan dolayı O’nunla alakalı olan hiçbir şeye kayıtsız kalmamak. Zira Uğur’un, Zeynep’e hissettiği şey tam olarak da buydu. Zeynep mutabık kaldığı her şeyi, kendisini mevzi kılarak etrafındakileri de sevdiriyordu. Uğur’un gönlünde ki bir kanaat önderi gibiydi. Aklın yetmediği konularda hüsün ve kubuh belirliyordu. Derinlerde olması gereken aşk incilerini, sabrı, mutluluğu, acıyı birbirine iliştiriyor, her gördüğünde boynuna kolye olarak asıyordu. Zeynep kapıya yaklaştı… Kalp çarpıntılarıyla, tüm kirliliği pejmürde kıyafetlerinden hallice ruhunun abdestine bakıyordu Uğur. Baktıkça temizleniyor, huzur buluyor, kendini ibadete hazırlıyordu. Tefekkürün adıydı sanki. Şu ana kadar güzelliğine inandığı tek Tanrıydı. Hissettiği tekti ama gördüğü ilkti. Usulca caddeden yukarı doğru yürümeye başladı. Uğur’da. Ben seni gördüğüm de ki hicranımı anlatamam. Senin gözlerinin kahveliğin de filizlenen çiçeklerin gökyüzünde nereye kadar uzandığını.  Ömrüm ne kadar kısa, ellerin o kadar uzun, mühletlerin ne kadar kısaysa, aşkın bir o kadar uzun… Sirayet ettiği her şeyi güzelleştirirken ruhun, ellerimden kayıyor zaman dediğin. Senin davan ayaklarının bastığı yeri cennete dönüştürmek mi?  Cennet bu dünyanın tebeddülattan sonra ki hali mi? Senin yaradılış alamet- i farikan bu mu? Peki ya sonrası? Sende mi dönüşeceksin cennete. Genişleyip tüm kainatı mı saracak bedenin. Aldığım nefese, yürüdüğüm yollara, içtiğim suya mı dönüşeceksin? Bir kanadın doğu bir kanadın batı mı olacak? O halde şimdiden söyle; bu küçük adamın hissiyatına en çok hangisi dokunacak? Ellerin mi olacak dağlar, gökyüzü mü tenin, Nehirler mi gözlerin, yıllandıkça duvarda asılı elimde kalan son resmin; hiç biri tutmayacak şu anki rengini gözlerinin… Giden sarı minibüsün ardından öylesine dikildi incecik vücuduyla. Bir sigara yakıp ellerini cebine attı. O kısacık, anlık mutluluğu ona dünyaları verip sonra nasıl ciğerini sökercesine gidiyordu. Cennetten kovulan şeytan gibi arzu edipte yapamadığı tüm şeyler karşısında insanları zehirlemeyi seçiyordu sanki. Zevk, korku, aşk, acı; bunların hepsi tek bir isimde, tek bir ruhta toplanmış damla damla işleniyordu Uğur’un kalbine. Ne yapmalıydı? Zeynep’in sonsuz denizinde yıkanmak için ne yapmalıydı? Görür görmez çıldıracak gibi atan kalbini tamamen durdurmak için? Beyoğlu’na doğru yürümeye başladı. Savruk bir şekilde sokakların içerisinde gezinen bir yaprak gibi anlamsızca dolaştı. Her karşılaşma bir varoluş, her gidiş bir ölüm; varlığında mutluluk bir şimşeğin çakması kadar ani ise, yokluğuna alışma aylar sürecek bir sızı gibiydi. Her karşılaşması yokluğuna dayanması için vurulan bir uyuşturucu iğneydi sanki. O yüzden atamıyordu şuan beyhude sarhoşluğunu. Kim geçirebilirdi bu keşmekeşliği. Yıllarca alacağı eğitim mi, okuyacağı kitaplar mı? Tedavilerle mi harcamalıydı yıllarını? Zeynep’ in yüzü baktığı her yere sirayet ediyor, çocukluğundan beri yanında olan eli gibi, dudakları gibi yoksunluğu gayr-i kabili ret bir şekilde cereyan ediyordu. Beyoğlu’ndan aşağı Tünele doğru yürüdü. Pazar gününün rehaveti sinmişti insanların yüzlerine. Seyyardan bir kaç simit alıp Aznavur pasajının arkasında Hacopulos geçidinden geçip çay ocağına oturdu. Bir taraftan kahvaltı yapıyor bir taraftan insanları izliyordu. Geneli üniversite öğrencilerinden oluşan bu mekan eskisi kadar sessiz olmasa da hala o ilk geldiğinde ki büyüsünü koruyordu. Daha on yaşına gelmemişken bir kış gününde tanımıştı burayı. Şimdi hatırladığında komik gibi gelse de aynı zamanda küçük bir çocuk için trajik bir anıydı.  En yakın arkadaşıyla okuldan çıktıktan sonra soğuğa aldırış etmeden Karaköy’e oradan da Eminönü’ne yürümüşlerdi. Mısır Çarşısı yanındaki hayvan pazarını gezinirken rengarenk kuşları, civcivleri ördekleri izliyorlardı. Uğur köşe de kafeste duran kırmızı gözü beyaz bir yavru tavşan görmüştü. Bembeyaz uzun kulaklarıyla o kadar sevimli duruyordu ki. O an hatırladı, yanına gitmiş bir şeyler konuşmuştu tavşanla. Dönüp mağazanın sahibine tavşanın fiyatını sormuştu. Cebimde beş para olmamasına rağmen neden fiyatını sordum acaba diye düşündü. Sonra mağaza sahibinin müşterilerle ilgilendiği bir anı kollayıp tavşanı cebine attığı gibi arkadaşıyla koşmaya başlamışlardı. Yavru tavşan ceplerinde Karaköy’e kadar tek nefeste varmışlardı. Dolapdere’ye geldiklerinde teyzesine anlatmıştı durumu, çaldım diyememiş, hediye ettiler demişti. Eve sokamayacağını anladığı an, apartmanın içine oturup evden bulduğu ekmek kırıntılarıyla tavşanı beslerken ne yapacağını düşünmüştü. Madem tavşanı bu evde kalamıyor o halde kendisi de kalmayacaktı. Tavşanı kırmızı montunun iç cebine koyduğu gibi ne yapacağını bilmeden yürümeye başlamıştı. Hava kararıyor, kar usul usul şehre yağıyor, beyazların içinde atım atmakta zorlanan bir çocuk ve iç cebinden kalbine doğru sıcaklığını hissettiği yavru bir tavşan. O çocuk haliyle o an bunu hissedemese de, şuan aklına geldikçe tüyleri ürperiyordu. Amaçsız bir şekilde Beyoğlu’na çıkıp burada ki çay ocağını bulmuştu. Üstü kapalı olmasa da kuytusunda ısınırım diye düşünmüştü. O zamanlar beş on sandalyesinden birine oturup, cebinde ki kuruşluklara bir çay içmişti. Hatırlıyordu ayaklarında ki ıslaklığı, elini iç cebine atıp Tavşanı sevdiğini, onunla konuştuğunu. Dün gibi aklındaydı kıpkırmızı gözleri, kendisi gibi üşüyen tüyleri. Hava iyice kapatmış soğuk ayaza dönüşmüştü. Gidecek hiçbir yeri yoktu. Sahiplenenin, sahip olduğu hiç bir şey olmayınca ne hüzünlüydü böyle anlar. O an net hatırlayamadığı sözler veriyordu tavşanına. Çocuk sesiyle ‘’Merak etme her şey güzel olacak’’, ‘’sakın korkma ben senin yanındayım küçük tavşan’’ sözleri hafızasını tazeliyordu sanki… Tavşan kadar hükmü olmamıştı annesinin gönlünde… Yavaş yavaş gece siyahlığı sarmıştı kenti ve sığındığı çay ocağı da kapatıyordu. Son tabureyi bin bir yalanla kapmış, kilise duvarında bir kuytuya yaslanıp, dizlerini kendine çekip bürüklenmişti montuna. Artık kimsecikler yoktu çevresinde. O ve küçük tavşanı, bildikleri bütün zorluklara karşı direnişe geçmişlerdi. Hava iyice kapatmış soğuk ayaza dönüşmüştü. Rüzgar, damlardan kar yığınlarını düşürürken; içi donuyordu sanki. İliklerine kadar işlemiş, donduran soğuğa karşı dik duran ufacık iki yürekti onlar. Uzaklardan gelen sesler de kesilmiş sadece rüzgarın sesini duyuyordu. Ellerini hissetmediğini fark etti, ara ara uyuyor uyanıyor gibiydi sanki. Her defasında gözleri düşüyordu yorgunluktan. Parmak uçları uyuşmuştu. Üşümenin bir sonu var mıydı? Nereye kadar üşürdü insan; bilmiyordu. Gözlerini, arnavut kaldırımlarına dikip, uzunca seyrediyordu. Her saniye daha uzun aralıklarla açılıp kapanıyordu kirpikleri, belli belirsiz uykulara mesken olmaya başlamıştı küçücük yüreği. Ne istiyor olabilirdi ki bu küçük çocuk. Buz gibi bir hava da kalmasından mütevellit geçerli bir planı dahi yoktu. Sadece sahiplenmekti amacı. Benimsediği bir şeye sahip çıkmak adına farkına varmadan ölümü dahi göze alıyordu. Elinde şarap şişesiyle puslu bir şekilde gördüğü berduş bir adamın naralarını duydu. Adam anlamadığı dilde boşluğa bir şeyler söylüyor, beyazın bütün şiddetine karşı dalga geçercesine kahkahalar atıyordu. Uyuyakaldığını fark etti. Kar tüm hızıyla örtüyordu üstünü…toparlanıp üstünde ki karları temizledi. Kendini toparlamaya çalıştı. Aklına biran küçük tavşanı geldi. Eliyle yokladı iç cebini. Bir sıcaklık hissetmiyordu, tedirgin oldu. Biranda doğrulup, yavru tavşanını çıkardı cebinden. Tavşanının minik elleri ve ayakları dirayetini tamamen kaybetmişti. Sevimli başının bir dal gibi kırılarak yana düştüğünü gördü. Donarak ölmüştü… Buz gibi olmuş küçücük bedenini sardı üşüyen elleriyle. Bembeyaz tüyleri rüzgarla sağa sola yatarken, Uğur titriyordu soğuktan, sinirinden, yalnızlığından… İçinde ki kor ateş gözyaşlarına dönüşmüş sicim gibi akıyordu gözlerinden. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı… İnanamıyordu tüm bu olanlara… Kalbinden bir parçanın, kalbine en yakın yerde soğuktan donarak ölmesi… Çocuk gözleriyle seviyordu  küçük tavşanını, umursamıyordu artık yağan karı rüzgarı… ‘’Sakın korkma ben yanındayım’’ derken kırmızı gözlerine bakıp, o zor anlara dayanmanın verdiği mutluluk; hepsi birer birer anlamını yitirmişti… İç cebine koyup küçük tavşanını çokta fazla umursamadan bundan sonrasını uzandı boylu boyunca karlara… Gökyüzüne doğru baktı… Karlar tane tane yanaklarına düşüyor, gözyaşlarıyla birleşiyor, bir çocuğun hıçkırık sesi rüzgarın sesine karışıyordu… Tüm kainat bembeyazdı aynı küçük tavşanı gibi…  Bir ses daha duydu, gözlerini açamayacak haldeydi. Hayal meyal görüyordu karşıdan gelen iki kişiyi. Yine uyuya kaldığını fark etti. Merdivenleri hızla çıkıp yanına geldiler.   - Uğur Güney sen misin? Evet diyecek hali bile yoktu. Elleri omuzlarından itibaren donmuştu. Aralarından biri hafifçe tutup sirkeledi. -Uğur Güney sen misin? Doğrulmaya çalıştı. Tavşanının öldüğünü hatırladı. Gözleri doldu, hiç bir şey söyleyemeden sadece ağlıyor, küçücük hissiyatıyla elinden sadece bu geliyordu. Daha sonrasında polis olduğunu öğrendikleri kişiler üzerinde ki karları temizleyip, içlerinden biri sırtlanıp Uğur’u kucağına aldı… Tüm bu olanları hayal meyal hatırlıyordu. Tek aklında kalan, tam kucağına alırken montunun iç cebinden küçük tavşanının cansız bedeni merdivenlerin üzerine düşmüştü… Polisin kucağında uzaklaştıkça, Uğur o masum arkadaşına uzaktan bakıyor, cansız bedeninin üzerine karların yağmasını seyrediyordu… Karakola ve hemen sonra hastaneye götürmüşlerdi. Anladığı kadarıyla teyzesi eve gelmediği için karakolu arayıp haber vermiş tüm polis birimleri Uğur’un peşine düşmüştü. Hastanede yatarken teyzesi çatı katında tavşanını beslemesine izin vereceğini söylese de Uğur hiç ses etmemişti… Zaten sonrasında yavru tavşanın akıbetini soran da olmamıştı. Bu anı sadece Uğur’un bildiği, farkında olmadan kişiliğini ören tuğlalardan biriydi. Simidini bitirip, bir çay daha istedi ve gözleri o merdivenlere takıldı. Orada ölen çocukluğu, saflığı temizliğiydi sanki… Belki de yufka yüreğini karlar altına bırakıp, yarı baygın seyreder bir şekilde uzaklaşmıştı insanlığından… Bunun gibi çocukluğunda yaşadığı trajedik hikayeleri ruhunda ki kini ortaya çıkartıyordu aslında. Teyzesi de olsa insan ruhunun vurdumduymazlığını daha çocuk yaştan anlamıştı… İnsan doğası gereği yabaniydi ve bir şekilde o yabaniliğe alıştırılıyordu. Biran etrafında ki insanların hararetli konuşmalarından gündemin hareketli olduğunu anlayıp, kulak misafiri oldu. Yanlarında ki üniversite öğrencilerinin ellerinde ki gazetede, bir vali kızının dün gece uyuşturucudan öldüğü yazıyordu. Gazetenin başköşesinde valinin gözyaşları içerisin de bir fotoğrafı, kocaman puntolarla ‘’kararlılıkla üstlerine gideceğiz’’ yazıyordu. Üniversiteli gençler kendi aralarında pahalılıktan, üniversite eğitiminden ve uyuşturucunun halka çok yakın olduğundan bahsediyorlardı. İçlerinden genç bayan; - ‘’Bu kadar kolay ulaşılıyor olabilir mi arkadaşlar, geleceğimiz açısından bu ciddi bir sorun.’’ diyordu.   Ben de yanlarında ikinci çayımı içip onları dinliyordum. Her biri binlerce edilen küfür arasından, devletin bu konuda ciddi bir önlem alması gerektiğini, bilgilendirmelerin yapılmasını söylüyor, içlerinden biri de günah çıkartırcasına;   - ‘’Bakın arkadaşlar ben bir dönem kullanmış biri olarak söylüyorum. Bu iş artık üniversite ortamlarından çıkıp lise ortamlarına kadar düşmüş durumda. Eğer ki ciddi bir önlem alınmazsa gençlerin neredeyse yarısı bu zehri tadacak ve kayıp bir nesil yetişecek. Bu işi yapan pislikler bizi zehirlemekten asla bıkmayacaklar’’ diyordu.   Aslında gerçekten haklıydılar. Bu şey insanları yavaş yavaş zehirliyordu. Sadece bilmedikleri ufak bir nüans vardı. Dünyanın her yerinde alınmak istenen bir malın daima bir satıcısı vardır. Bu malın ne olduğu da aslında hiçte önemli değildir. Arzu edilmeyen bir şeyin satıcısı da olmaz. Her şeyiyle doğru olan söylemlerinin eksik tarafı, uyuşturucu alemini küçük esnaflardan oluşan mahalli bir işletme gibi görmek büyüklüğünü hissedememek, lakayt bir tavır içerisine girmekti. Dünyada ki tonlarca uyuşturucu trafiğine şöyle bir kuş bakışı baktıklarında olayın vahametini daha net anlayabilirlerdi. Onlarınsa görmek istedikleri bunu çocuklarına veren birilerinin yakalanması, yaptıklarının karşılığında hesap vermesiydi. Aslında olay uyuşturucuyu elinde hiç tutmayanlardı. Bizlerse bu haksız ordunun en önünde duran; kasksız, miğfersiz savaşta ilk ölecek olan askerleriydik. Biz insanların hümanist duygularının bile cezalandırıp egolarını tatmin edeceği, devletlerin günah çıkartıp cevvaliyetlerinin tavana vurmasını sağlayacak, resimde ki objeler gibi herkese farklı tesir yapacak kişiliksiz nesnelerdik. Bu işte en az mesuliyeti olanın, en savunmasızın kellesini istiyordu. Bu ticareti iş olarak görenin değil, işsizlikten bunu yapanlar yakalandıkça, sistemli bir yol değil; bataklıkta ki sinekleri kovarcasına bir tutum sergileniyordu. Buna göz yuman ülkeler; ticaret seferini kendi ülkesinden geçmesine izin verip; ülkeye bu paranın girmesine izin veren yöneticiler vardı. Neredeyse tüm dünya insanının düşman olduğu, illegal bir işin bu denli halka yayılması, her ülkede bunu rahatlıkla kabul görecek insanların oluşması başka nasıl açıklanabilirdi?   
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE