Hançer

1766 Kelimeler
Bir müddet daha dinleyip ayağa kalktı. Hatırasını çay ocağının merdivenlerine bırakıp Arnavut kaldırımda yürürken telefonu çaldı. Arayan Beşiktaş’tan Levent’ti. İçi milyonda bir olabilecek bir ihtimal için ürperdi. Levent yıllardır mal götürdüğü, Yıldız Teknik’te okuyan öğrenci bir arkadaşıydı. Zeynep’i ilk defa O’nun evine mal götürdüğü sırada kalabalık arkadaş grubu içerisinde tanımıştı. Daha sonrasında Zeynep’in çok nadir Uğur’u bir şeyler almak için çağırdığını saymazsak hiç muhabbet etmemişlerdi. O muhabbetlerde genelde çok kısa oluyor, Ya Zeynep’in karışık görünen kafası ve yoğun duruşu, ya kalabalık bir arkadaş grubu ya da Uğur’un ona sırılsıklam aşık olduğundan, uzun susuşlar yaşanıyor, tüm bunlar diyalog yaşanmasını imkansız hale getiriyordu. Daha sonra Levent’e hiçbir gidişinde Zeynep’e rastlamasa da her aradığında yine de heyecanlanıyordu. Acaba yine yanında olabilir miydi? Hemen Beşiktaş’a doğru yürümeye başladı. Bu pespaye kıyafetlerle gitmek doğru değildi. Ufacık bir ümitte olsa; çok şeyi hak ediyordu. Eve uğrayıp üstünü başını değiştirdi. Bir saat içinde Beşiktaş’taydı. Abbasağa parkının üst tarafında, Yıldız posta caddesine gelip Levent’in kapısını çaldı. Levent her zamanki sıcak samimiyetiyle karşıladı. Uğur büyük bir hevesle eve adımını atsa da evde kimse yoktu. Onlarca büyük şeffaf beyaz kağıt masaların üzerine yapıştırılmış, renkli boyalar, Bob Dylan çalan bir laptop ve içilmiş onlarca sigarayla tam bir öğrenci evi keşmekeşliğinde bir salonla karşılaştı. Uğur;   + ‘’ İstersen Pencereyi açalım, okuyacağım derken ölme sonra,’’ - Sorma Uğur final haftası her yer dağınık, kafam kazan gibi. Sen ne yapıyorsun’’ diyerek terliklerini yerdeki parkelerde sürüye sürüye yürüyüp pencereyi açtı. + Aynı değişen bir şey yok. - İşler iyi mi peki? + ‘’İyi, bizim işler genelde iyidir zaten’’ diyerek gülümsedi Uğur. - Abi işler iyiyse sorun yok demektir, para varsa huzurda var. Baksana şu halimize para kazanalım diye okuyoruz güya. Yemin ederim çocukluğumda yapmadığım boyamayı üniversite yaptım. Ana okul öğretmeni mi olacağız şehir plancısı mı belli değil. + ‘’Belli oluyor ‘’dedi Uğur kartondan yapılmış maket bir evi yerden kaldırarak. + Olsun ben seni mutlu edeceğim şimdi sen hiç tasalanma ‘’ diye de ekledi. - Hacı sen iki dakika da sararsın ben de o arada şu paftayı bitireyim az kaldı zaten’’ diyerek masaya gömüldü.   Uğur bir taraftan sigara sarıyor bir taraftan eve göz gezdiriyordu. Zeynep’i ilk bu evde görmüştü. Şu minderde sırtını duvara dayamış oturuyordu. Esmer saçları omuzlarına düşmüş, bir taraftan müzik dinliyor, bir taraftan da ellerini dizlerine vurarak ritim tutuyordu. Bu hali O’na uyuşturucu satarken yakalanıp nezarette beraber kaldığı çingene birini hatırlatmıştı. Tüm gece kafasını duvara yaslamış eliyle türlü türlü roman şarkılara ritim tutmuştu.  O hal ne kadar bedbaht ise Zeynep’in duruşu o kadar asildi. Sıcak havadan bunalmış saçlarını sağa sola atarken, bulunduğu ortamın dışında bir insan olduğunu her halinden belli ediyordu. Sanki suskun kaldığı az konuştuğu zamanlar karanlık taraflarını, güleç yüzüyle insanlara yaptığı şakalar geleceğe dair ümitlerini temsil ediyordu. Bu karanlık taraflarını pek bilmese de her insanın içinde hissettiği kasvet dışında bir şeydi.   Uğur bir an duraksayıp konuyu Zeynep’e getirmeye çalışırcasına; + ‘’Arkadaşların ne yapıyor pek aramıyorlar bu ara’’ dedi. - Sınav haftasından dolayıdır hacı, herkes teyakkuzda bu dönem. Bundan önce de zaten sunumlar vardı.’’ deyip son bir el hareketiyle paftasını bitirip Uğur’un yanına oturdu. Sarılan sigarayı hemen yaktı; - Biliyor musun şu da olmasa kafamı boşaltacak bir anım neredeyse yok. Hep koşuşturmaca hep bir yoğunluk. İstanbul’da okumanın güzelliğini bile yaşayamadık vallahi.   Levent sigarayı içtikçe olayları daha detaylı anlatıyor, bir olayı ufacık bir detaydan tamamen alakasız bir olaya bağlıyor, sebepsiz gülmeler hava da kol geziyordu. Eğlendiği her halinden belli oluyordu. Madem konuşmaya bu kadar hevesliydi, bu Uğur’un işine de gelirdi. Gözleri iyice şaşkın bakmaya başlamış her soruya rahatça cevap verecek kıvama gelmişti. Uğur; +  Peki herkes senin gibi mi hacı? Pişman mı bu bölümü seçtiklerinden? - Ya hacı, aslında çoğu çizim muhabbetine seçmişler bölümü. Çizim yapıcam yaratıcı bişeyler yapcam felan diye. Hala elimizle boyuyoruz, yaratıcılığa bak! Bi de oğlum para lan bunlar. Kendimin yiyemediğini kırtasiyeciye yediriyorum. Adamın yediği ekmekte hakkım var resmen. Hele ozalit, bak! Hele ozalit var ya. Kurmadılar bir tane okula, hem para veriyoruz hem Beşiktaş’a kadar koşuyoruz eşek gibi. Conrad’ın önünde ki parkta ki ağaçlar şahidimdir hacım, her gün iki defa inip çıktığımı bilirim koşarak. Bide elimde paftalar. Sabaha kadar da çizim yapması da ayrı. Bunları yap, bide tüm gece uykusuz kaldıktan sonra, hocanın karşısında onların kokona suratlarını çek. Adamlar hayatın farkında değil ki. Çıkmamışlar o betondan dışarı. Bi çıksa, manav ablacım ‘’kaç kilo ‘’ dese kendine gelicek karı ama dünyadan haberi yok. Ya düşün, kaç gündür Aslı’yla Zeynep’le, eskici ikinci elci dolaştık. Seçmeli ders var bizde, neymiş yaratıcı ressamlık diye. Eski antika bir şeyin resmini yapın. Nesneyle beraber teslim edin. Arkadaş amına kodumun şeyleri kaç para biliyor musun sen?   Zeynep der demez Uğur konuşmaya dikkat kesildi. + Ee buldunuz mu peki? - Ya yok nerde…demin telefon ettiler Abbasağa’nın altında bi ikinci elci var ya. Hani köşede, at arabaları felan var kapısının önünde. Heh işte O demiş herhalde 100e size antika görünümlü bi Osmanlı hançeri veriyim diye. Böyle metal kılıflı felan. + ee? - Yanında yokmuş beşte getirecekmiş onlarda onu bekliyolardı. Bulabildiğimiz en ucuzu o hacı, 200’den aşağı fiyat veren yok antika deyince bizim milleti biliyosun, sokunca dirseğe kadar girsin istiyo.   Uğur çaktırmadan saate baktı, saat beşe on vardı. Bu Zeynep’i tekrar görme fırsatıydı. Biran içini bir sevinç kapladı. Hemen çıkmalıydı, birden aklına geldi acaba hançeri aldıktan sonra buraya gelecek olabilirler miydi?    Bu nasıl sorulurdu ki? + Ee hançeri aldıktan sonra? - Resmini yapıcak işte hacı, sonra da teslim. + En güzeli…hacı ben gidiyim işlerim var, sende kafanı dinle biraz. - Ben de açıyım bi film izliyim hacı, sikmişim okulu da yeter artık bunaldım. + Sende rahat rahat filmini izle, yine bir şeye ihtiyacın olursa haber verirsin hacım, hadi görüşürüz.   Sarhoş eyleme kısmından kurtulmuş hızlıca parka doğru inmeye başlamıştı. Onlardan önce dükkana gidip izleyecek bir yer bulmalıydı. Acaba bir merhaba dese? Yol üstünde karşılaşmışlar gibi. Kahveye de davette edebilirdi? Uzun bir zamandır hiç konuşmamışlardı, kredisini böyle mi kullanmalıydı? Hem yanında arkadaşı vardı, gereksiz bir sohbete dönüşebilirdi. Hızlı adımlarla parkı bitirip karşısından geçerken ikinci elciye göz gezdirdi. İçerdeydiler. Hemen karşısında akmayan eski bir çeşme buldu ve oraya sindi. İkisi de mağaza camından görünüyordu. Zeynep elinde gümüş rengi bir şey tutuyorlar, mağaza sahibi de iştahlı iştahlı bir şey anlatıyordu. Ne kadar güzel görünüyordu. Saçları dağınık, eski hint kıyafetlerine yakın belden bağlamalı bir etek, sırtında bez çantası ve boynuna (başına) bağladığı rengarenk yemeniyle; hem Anadolu’yu hem Avrupa’yı temsil ediyordu sanki. Onurla konuşmalarında bahsettiği bin yıllık geçmişin sirayeti böyle oluyordu işte. Anadolu kadını kadar sert, bir Avrupa insanı kadar modern; her yaptığı işte aleladeliğin dışına taşan bir nüans ve insanı çeşme karşısında diz çöküp O’nu izler halde bırakacak kadar hükümran bir güzellik. ‘’Bizi küçükken mahallenin camisine kuran okumaya gönderirdi Teyzem. Bir keresinde diz kurmuş otururken, hoca Yusuf’u anlatmıştı. Sultan Aziz’in eşi Züleyha’nın köle Yusuf’a aşkından, (Züleyha’nın) arzusuna direnen Yusuf’un gömleğini parçaladığından, Züleyha’nın dayanamayıp onu hapse attırdığından…. Koskoca bir Sultan eşi ve bir köle… Ne olduğunu tahayyül edemeden Züleyha’yı yadırgayanların, O’nu gördüklerinde kestikleri meyveleri bırakıp ellerini doğramaya başladıklarından… Mısırlılar’ın açlığı unutmak için O’nu izlemeye geldiklerinden… Ben nerden bilebilirdim, birinin seni (bana) camii içinde kur’an kürsüsünde anlatacağını… Nerden bilebilirdim yıllar öncesinde verilen tariflerle birebir karşılaşacağımı… O an ki ellerimi birbirine bağlayışım, dizlerimin üzerinde saatlerce kıpırdamadan dinleyişim. Meğer saygım hayranlığım sanaymış. Çünkü ben Yusuf’un yaşadığını seni gördüğümde anladım; Züleyha’nın Yusuf’un gömleğini değil aşka karşı gururunu kendi elleriyle yırttığını, Yusuf’u acı çekmesi için değil (acıya tasallutu için değil), kendini anlaması için zindana attığını. Ben seni kendi dünyamda zindanım da açtığım çukurlara attım (gömdüm). Üstüne binlerce dişli anahtarların açabileceği kilitlerle, demir parmaklıkların ardında bıraktım. Gün olurda yokluğunun verdiği acıyla, nefret hissiyatım seni bulamasın diye. Hayata duyduğum öfke, intikam duygusu dolaşırken gönlümün şehirlerinde, ben seni en bulunmazlara, ışıksız mahzenlere sakladım; hiç biri senin nerde olduğunu bilmesin diye… Gönlüme gömdüm, anahtarı kırdım, yırtık gururumu giyip, sonsuz çöllerinde derviş gibi dolaştım. Sonra zihnimin selameti bozuldu; senin yerini ben de unuttum. Seni unutup özlemini sevdim. Sebepten neticeye, alametinden müessire intikal ettim. Ben seni sevdim; gözlerinde tüm dünyayı gördüm…’’   Hiç ümitlenmedim hiçte korkum yok; sen de beni görürsün (bulursun) diye. Güzelliğe, saflığa haiz senin gözlerin;  benim gibi pisliği istesen de göremezsin…   Uzun uzadıya inceledikten sonra hançeri almaktan vazgeçmişlerdi. Zeynep arkadaşıyla beraber yavaş adımlarla dükkandan çıkıyordu. Karşına çıkmalı mıydı? Yukarıya doğru dönmüş eve gidiyorlardı ve acele bir karar vermeliydi. Korktu, keşke arkadaşı olmasaydı diye düşündü. Çıkıp karşısına ne diyebilirdi ki? Yapacağını her şey bir an için anlamsız geldi. Ve tekrar göreceği güne kadar gözleriyle uğurladı. Gözden kaybolana kadar, yürüyüşünü, sırtını, yarı açık omuzlarını seyretti. Derin bir sükuta gömüldü ruhu. Gözleri dükkan sahibinin camın önünde ki rafa yerleştirmeye çalıştığı kutuya takıldı. Aklının derinlerinde bir fikir gelişti. Hançeri alıp ona hediye edebilirdi. Emin adımlarla dükkana girdi;   + Merhaba, demin arkadaşlarım burada bir hançer bakmışlar. Görebilir miyim? - Tabi, şu hançere baktılar. Deyip kasa önünde öylece bırakılan gümüş kılıflı hançeri Uğur’a uzattı.   + Bir şey soracağım, neden almadılar bu hançeri? - Hançeri beğendiler ama ücretini çok buldular. Bir defaya mahsus kullanacaklarını söylediler. Benimde indirebileceğim en düşük fiyat 100 lira. Ben de başkasından aldım getirdim. Böyle ürünler pek kar bırakmıyor, inan yürüdüğüme değecek para değil. Alırsan sana da 100 liraya bırakırım. +Tamam, bunu alıyorum.   Beğenmese bile onun dokunduğu bir şeye dokunuyordu. En son onun eli hissetmişti bu hançeri. Bu Uğur için bu fazlasıyla yeterliydi. Hançeri aldığı gibi içini bir sevinç kaplamıştı. Maşuklar yokuşundan Beşiktaş’a doğru çocuk neşesiyle inmeye başladı. Aklından binlerce fikir geçiyordu. Acaba bu hançeri gizli bir şekilde Zeynep’in kapısına koysa güzel bir hediye vermiş olur muydu? Kimden geldiği belli olmayan bir hediye. Bunu daha önceden neden düşünmemişti ki? Böylelikle hem O’nun işine yarayacak bir hediye vermiş olur, hem de onun zihninde merak edilen bir insan hüviyeti kazanabilirdi. Bu hançer O’na işe yarama duygusu, değer verdiğini gösterme şansı vermişti. Öncelikle uygun güzel bir kutu bulmalıydı. Tekrar eskiciye dönüp güzel taşlarla bezenmiş bir kutu aradı. Onlarca kutu arasından hiç birini beğenmiyordu. Seçici olmak böyle bir şeydi. İnsan önem verdiğine karşın seçici davranıyor, en iyisi olsun istiyordu . Hemen Beşiktaş’a inip diğer eskicileri dolaşsa da aradığı şeyi bulamamıştı. Aklına biran Özlem geldi.. Özlem bu konuda kesin yardım eder diye geçirdi içinden. Telefonuna sarılıp Özlem’i aradı. Diğer taraftan saat yediye geliyor, telefonu susmak bilmiyordu. Beyoğlu’na gidip müşterileriyle buluştu ama aklı fikri tamamen aldığı hediyeyi Zeynep’e nasıl ulaştıracağındaydı. Bir not yazmalı mıydı? Bu hediyeyi daha ilgi çekici nasıl kılabilirdi? Mallarını dağıttıktan sonra Özlem’in evinin yolunu tuttu. Ara sokaklardan tünele doğru inerken, her tarafın sivil polis olması dikkatini çekti. Acaba neden her köşe başı tutulmuştu? Yine mi eylem vardı? Meraklı gözlerle aşağı inerken kalabalığın orda birkaç kişinin karga tulumba polis otosuna bindirildiğini gördü. Anlamsız bir şekilde neler olduğunu göz ucuyla takip ediyor, Beyoğlu’nda bir telaş havası göze çarpıyordu. Yürüdükçe polislerin arttığını, ara sokaklara kadar kimlik kontrolü yaptıklarını gördü. Polisi gördüğü sokaklardan usulca ara sokaklara giriyor, Özlem’e bu hançeri göstermek için sabırsızlanıyordu.   
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE