Polis Kontrolü

3087 Kelimeler
‘’İnsanlarla göz göze gelmekten korkma. Bu en öncelikli kuraldır. Hata yapmışta olsan ve eğer ki insanlara bir şeyler anlatmak istiyorsan, gereksiz tartışmalardan uzak durmalısın. Gözlerine baktığında; onlardanmışsın hissiyatı oluşur. Karşıda ki insana huzur verirsin. Huzur bu millet için her şey demektir. Çünkü verdiğin huzur insanın ruhunda güvene dönüşür. Doğru ve yanlış için insanların sana güvenmelerini sağlamalısın. Hatta düşmanca bir davranıştan sonra senin ne yapıp ne yapamayacağın, karşıdakine verdiğin huzurla alakalıdır. Gereksiz telaşlar, lakayt el ve ayak sallamaları, panik havasında kulağına götürdüğün telefon; seni ele verir. Hiç bir şey yapmıyorsan dahi hatalı pozisyona düşürür. Unutma senin üzerinde ne olduğu sadece sen biliyorsun. Sen kendini ele vermediğin sürece kimse seni yakalayamaz. Geçmişinde amatörce yaşadığın o kötü hatıra; çocuk dönemine ait çok hassas bir anıydı. Tekrar olmasına izin vermeyecek kadar profesyonel sayılırsın.’’   Sonunda apartmanın kapısına gelmişti. Kapıyı Özlem açtı ;   - Hoş geldin canım, ben aramadan uğramazdın sen, ne oldu anlat bakim + Sana ihtiyacım oldu tabi ki, başka neden arayayım seni?   Deyip her zamanki koltuğuna oturdu. Ardından da Özlem;   - O yüzden soruyorum aşkım, anlat ne oldu? + Geçen seninle konuşmuştuk hatırlıyor musun? sanatsal akımlar falan.. - Evet. Duraksayıp güldü Özlem;   - Bence ciddiye al biraz, bu tarz bir soru soracaksan, falan nedir Uğur ya.. + Peki tamam, dalga geçme, dinle beni.   Deyip hançerini çıkartıp masanın üstüne koydu. + Özlem, benim buna bir kutu ayarlamam lazım, bana yardım eder misin? - Olur, tabi ayarlarız kutu. Bir bakıyım şöyle   Diyerek hançeri incelemeye başladı. Biraz bakındıktan sonra; - Bu hançer eski Osmanlı’da yeniçerilerin kullandığı Kafkas hançeri. Kıncal da denir buna. Güzel hoş bi taklit olmuş. Taşları gerçekçi olmasa da parlaklığı iyi. Normal de bu gördüğün taşların yerinde Osmanlı’da yenilmezlik sağladığına inanılan firuze taşı olurdu. Ama ağır ve sağlam bir hançer. Senin bu sanat merakın nerden çıktı? Hayırdır eskiciliğe mi başladın? + Hediye etmeyi düşündüğüm biri var. İhtiyacı varmış, hançeri buldum ama uygun bir kutu bulamadım. Ama sen bulabilirsin. - Kutu problem değil, ahşap dekoratif bir kutu bu hediyeyi daha da anlamlı gösterir. Hem hediyenin ruhuna uyumlu olur. Tanıdığım birçok eskici var, yarın çözeriz bu işi, hiç tasalanma. Şimdi ne içiyorsun onu söyle. + Bir kahve güzel olur beraber içeriz. - Peki ‘’ deyip mutfağa gitti.            Uğur’da geri yaslanıp düşünmeye başladı. Bir an odanın içinde köşeye konmuş, üzeri bir bezle örtülmüş resim tahtası üzerinde bir tuval gördü. Ayağa kalkıp resme doğru yaklaştı. Onlarca boya ve fırçanın dağınık görüntüsü içerisinde tuvalin karşısına geçti ve bezi hafif bir şekilde kaldırdı. Siyah renklerin ağırlığından hiçbir şey görünmüyordu. Bezi hafif bir şekilde yukarı kaldırdığında, olağanca karanlık bir tasvirle; siyah ve kırmızıların içerisinde saçlarından duman çıkan, kıpkırmızı gözleriyle sinirli şekilde karşıya bakan kendi resmini gördü. Gözlerinin altı kapkara olmuş, rengi solmuş bir ucube gibi görüyordu kendini. Öylece kalakaldı. Özlem’e seslenip;   + Özlem bu ne hayırdır? - Ne oldu? Ne ne? + Resim yahu! Bu ne?   Özlem apar topar salona geldi; - Senin elin neden bu kadar uzun? O’nu görmemeliydin, daha tamamlayamadım. + Bu ne biçim resim böyle? - Beğenmedin mi? Dün senden sonra kafam çok güzel oldu. Sana da söz verdiğim resme başladım ama daha bitmedi, o yüzden göremezsin çekil oradan. Deyip tablonun üzerini örttü. + Ya kusura bakma ama şeytan gibi çizmişsin beni. - ‘’Değil misin’’ diyerek gülümsedi Özlem; - Burada bir tasvir var, sen anlamazsın. Daha bitmediği için görmemeliydin, karanlık ve kırmızıların içinde çaresizce kaybolan yapayalnız bir adam. Bir hengame içerisinde direniyor ama koyuluk her tarafına bulaşmış. Direndiğini elinde sımsıkı yakalayıp kavradığı yılandan belli olacak. Onu daha yapmaya fırsatım olmadı. Hem sen de otur koltuğuna daha fazla bakmana izin veremem. + Dışardan nasıl göründüğümü şuan çok merak ediyorum Özlem, eğer böyle görünüyorsam vah halime. - Hayatım bu bir tasvir. Sen yap dedin yapıyorum işte. Eğer polaroid istiyorsan onu aşağıda ki şipşakcı da çekiyor, ona git. Hem emin ol çok beğeneceksin. + Neyse kahvemi alıyım. Bu arada ben sana dün ot getirmedim mi, nasıl bir etkidir bu. Demek ki her bünye de farklı etki ediyor. Dedikten sonra kahvesini karıştırarak koltuğuna oturdu. + Şu sanat kafası nasıl bir şeydir bir ben çözemiyorum galiba. Hani olur ya, geçer resim karşısına saatlerce bakar, yorumlarda yorumlar.                - O pek sanat kafası değil sanat eleştirmenliği aslında ama demek istediğini anladım. Bu biraz ilgi ve birikimle alakalı.  Edebi eserlerde de görürsün; yazılan metni edebi tarzıyla, hangi dönem dilinden hangi dünya görüşünden etkilendiğiyle ilgili tahlil edersin. Oysa bir başkası sadece ne anlattığıyla ilgilenir. Bu tam manasıyla bilgi ve birikimle alakalı. Bilmiyorsan bilmiyorsundur, büyük eksiklik değildir ama mükemmeliyetçilik de bu değildir. Eserin ince nüansları kendi tarzını ortaya koyar. Hani ne kadar biliyor olsan da bir usta çağırıp elektrikleri tamir ettirirsen, sanat akımlarında da bunu kabullenmek gerekir. Eseri yorumlamak için ilk görüşte sende bıraktığı iz yeterli değildir. Çünkü sanat dediğin yönelim ister. Yoksa daima sanatın ne olduğunu anlayamadan kendi içinde sorgulayarak sanatın da tadını alamazsın. Orada sanat eleştirmeninin açtığı kapı senin diğer eserlere nasıl bakman gerektiğini gösterir. + Peki, sen hangi konuda uzmanlaştın? - Ben Sanat tarihi okuyorum yani sanatın tarihte ki gelişimi ve farklılaşmasını inceliyoruz. Kendi özel alanım ise görsel sanat dalları. Benim bu eğitimde en dikkat ettiğim şey sanat dallarının kendi stili dışında, eserin sanatçıya bıraktığı bir ahengi oluşu. Sanatçı esere kendini verirken, eser de sanatçıya belli bir zaman sonra bir tarz bir üslup kazandırıyor. Yani sanatçının eseri ifade ediş biçiminde ki farklılıklar sanatçının bakış açısı oluşuyor. Sanatçının esere verdiği ruhun yanında eserde sanatçıya sirayet ediyor. Eserde gizli bir imza oluşturuyor. Ama bu sosyolojik ya da zamanın kendinde yansıması kaynaklı değil. Şöyle anlatıyım bir ressamın yaptığı tabloyla heykeltıraşın yaptığı tablo arasında ki eseri ifade ediş biçimi benim özel ilgi alanımı oluşturuyor. O resmin bir heykeltıraş tarafından yapıldığını gösteren gizli ibareyi, sanatçının o yönde istidatlı olduğunu göz seçebiliyor. + Peki sana bir şey soracağım Özlem. Pek adetim değildir ama gerçekten merak ettim. Sen okulu bitirince ne yapacaksın? Benim bildiğim Türkiye bu tarz konular için iş alanı açmıyor ya da açıyor mu? - Ben şuan yarı zamanlı olarak Kültür Sanat vakfında çalışıyorum zaten. Büyük ihtimalle okulu bitirdiğimde de orda devam ederim. Bu da bana iyi bir okulda eğitim görmemin hediyesi sanırım. Uğur birde şu var, sanki bütün dünyada sanatsal meslekler en ön planda tutuluyor ama Türkiye’de böyle bir eksiklik var gibi bir algı var insanlarda. Genel itibariyle tüm dünyada sanata yatkınlık düşük seviyede. Türkiye’de daha da düşük. O yüzden biz yurt dışını ehven sayıyoruz.   O esnada Uğur cebinden bir şeyler çıkarıp + ‘’ O halde yaratıcılığını biraz daha geliştirelim’’ diyerek gülümsedi.   Özlem’de ayağa kalkıp dolapta ki eski plaklarına göz gezdirmeye başladı. Evde derin bir samimiyet kokusu vardı. Belki de Uğur’un yıllarca aradığı şey; eleştirilmeden, merak edilmeden sadece o anın tadını çıkarmaya çalışan bir arkadaştı. İstediğini sorabiliyor, aynı kendi evinde gibi istediğini yapabiliyor, en önemlisi de Özlem’e güveniyordu. Çıplaklığın verdiği güvendi bu. Kadir Bey gibi daima bir şeyleri saklamanın verdiği gereksiz heyecan ve hafızada tutmak gereken onlarca bilgi yerine, kendini karşıdakine çırılçıplak bir şekilde sunmanın verdiği huzurdu. ‘’Ben buyum ve bu kadarım’’ sözünden ibaretti. Uğur bu kadardı işte, Özlem de bu kadar. Peki ya Zeynep ne kadar? Okul ve yarım zamanlı çalıştığı mağaza haricinde ara sıra gördüğü o yüzünde ki düşüklüğün sebebi neydi. Somurtmayı bile insana sevdiren simasında ki, o ince çelişki, gülümsemeyle arasında ki o ince mermer sütunlar hayatta neyin karşılığıydı. İnsan tanımak şehir tanımaya benziyordu. Sadece rengarenk parkları bahçeleri, kuşları, sanat eserleri yoktu. Betonarme binaları, isimsiz köhne mezarlıkları, gittikçe yozlaşan tarihi yapıları da vardı. Bunların hepsi şehir için bir hayat belirtisiydi. Bir sanat eleştirmeni gibi, bir sosyolog gibi incelemek isterdi Zeynep’ i. Şuan o şehre sadece uzaktan bakıyordu. Ama hayalinde cennet gibiydi. Vaad edilmiş toprakları gibi ulaşması imkansız, şairlere ilham verecek kadar güzeldi. İsterse Gayya kuyusu olsun, ne fark ederdi ki? Bir ulaşsa çöllerinde türlü türlü meyve ağaçları yeşertecek, babil asma bahçelerinden şelaleler akıtacak, İrem şehrini tekrar kuracaktı. Zeynep’ in yüreği arz- ı mevud kadar uzaktı. Uğur’un ayakları kırk sene yürüyecek kadar sabırlı. Kötü huylarını Zeynep’in kalbine sokmayacak kadar Musa’ydı Uğur . Harunlaşacak kadar egosuz ve yardım sever. ‘’Sen ol yeter’’ diyordu içinden. ‘’ Yanımda ol yeter’’..   Yaktığı sigaradan bir nefes alıp Özlem’e doğru uzattı. Özlem’de plağı yerleştirip yanına geldi. Sigaradan derin bir nefes kendini koltuğa bıraktı. Loş ışıkların perdeleri taradığı odada mavi beyaz bir duman hayalet gibi yükseliyordu. Kollarını açıp ikisini de sararcasına tüm odaya yayıldı. Özlem; - Pink Floyd sever misin? + Bilmem, çok fazla bilmiyorum. - Dinle çok seveceksin. Ya birde... Bi’şey soracağım, bu benim içtiğimden değil galiba + Yok bu başka bir şey. - ‘’Hey ben bilmediğim şeyleri içmiyorum’’ diyerek gülümsedi. + On yaşında şu sözü söyleseydin nelerden mahrum kalacağını düşün.. - Biraz hızlı gibi geldi bana   ‘’Bu daha bi’şey değil. Buda benim sanatım. Güven bana ikinci nefesi al’’ diyerek uzattı sigarayı. Özlem boylu boyunca uzanıp yastığa gömdüğü kafasını kaldırdı. İkinci nefesi alıp sigarayı küllüğe zor koydu. Hiç alışık olmadığı, derin bir çöküş yaşıyordu. Kulağında çınlamalar, ezber bozan bir hal vardı vücudunda. Ruhu çektiği dumanla beraber odanın içinde yükseliyordu sanki. Özlem; - Klasik bir soru sorabilir miyim? + Evet - Kafası ne zaman geçer? diyerek, yüz felci geçirmiş bir hasta gibi gülümsedi. Anlamsızca ağzını açıyor, sanki bir şey yer gibi dişlerini gıcırdatıyordu. + Fizik tedaviden sonra bir şeyin kalmaz Özlem merak etme. Uğur üçüncü nefesle beraber geriye doğru yaslandı. Ağır ağır veriyordu aldığı nefesi, sanki odaya bırakıyordu içindekileri. İnsanın hiçbir derdi olmasa da, hicran; doğarken bazı insanlara fazladan iliştirilmiş bir duygu gibiydi. Anlamsızca acı çekebiliyordu. Yaradılış şu çalan müzik gibi denenirken defalarca, ‘’ben seçmedim ‘’ dedi ‘’hiçbir şeyimi; yüzümü, rengimi hatta işimi, eşimi…’’ Özlem; - Ne dedin? + Nasıl? - Mırıldandın bir şeyler onu diyorum. + Küçükken ne olmak isterdin Özlem? - Yaratıcı bir şeyler, bilim adamı gibi, deneyler tüpler, anlatamıyorum şuan, ama yaratıcı şeyler. Ya Sen? + Ben başbakan olacağım derdim soranlara. - Oldun mu peki? + Oldum, baktım onları güldüremiyorum, ben de eğlendirmeyi seçtim. -İyi yapmışsın, siyaset pis iş. + Evet, ben de hep o pislikten korktum Özlem, o yüzden bu işi yapıyorum.   Gülümsedi Özlem; - Şuan doğru kelimeleri bulamıyorum ama sen de anlayamadığım bazı şeyler var. Bu seni ilginç kılıyor. + Ne mesela?         - Ne biliyim kapalı kutusun, kendine garip bir güvenin var sanki, her şeyin üstesinden gelebilirmiş gibi. + Sonra? - Lakayıtsın ama genişsin deyip ellerini açıp yanaklarını şişirdi; - İşte böylesin. + Sıfatlarımı bırak fiillerimi say. - Peki. Hiç bir şey görmüyor gibisin, kendi içinde kıymetsizmiş gibi. Assalar ölmeyecek, zehirle doldurulmuş gibi. Hissiyatına tabi olmayan şeyler yok gibi. Bu dünyanın dışında kendi dünyanda yaşıyorsun gibi; ama bu her zaman iyi manaya gelmez onu da söyleyeyim. + Vay be sen hala iyisin al bir nefes daha   İkisi de derin düşüncelerin ardından saat bire yaklaşırken Özlem uyuşturucudan kendini tamamen kaybetmiş, bayılmış bir vaziyette koltuğa uzanmış uyuyor, Uğur dolaptan aldığı votka şişesine gömülmüş, aralıksız içiyordu. Peş peşe yaktığı sigara dumanının buğulu silueti, kısık sesiyle çalan plak her şeyi olduğundan daha kasvetli yapıyordu. Müzik ruhunun boş duvarlarında alacakaranlık koridorlarında yankılanıyordu. Derin uyuyan Özlem’e baktı. Ağır ağır doğruldu oturduğu koltuktan. Bir müddet ayakta durmaya çalıştı, başı fena halde dönüyordu. Masanın önünde onlarca sigara izmaritin taştığı küllüğün yanından nadide hediyesini ceketinin cebine koyup kapıya yöneldi. Kendi öz mabedi rahatlığında, ruhuna akisleri sinen bu evden usulca kapıyı örtüp çıktı. Düşmemek için merdiven kenarlarına tutunarak apartman kapısına kadar geldi. Uyuşturucunun etkisi bedenini anlık vuruşlarla yıkıyor, biraz toplanmasına izin verdikten sonra tüm vücudunu titretircesine tekrar hücum ediyordu. Saat ikiyi geçerken seyrelen kalabalığın arasından geçip eve doğru yürümeye başladı.   ‘’Ben kırıldım Tanrım; peki şimdi sen ne düşünüyorsun. Verdiğin hayat, sunduğun lütuflar, belki her şey elimdeyken değerini bilemedim, yetmedi belki.. Belki şükretmesini de beceremedim; inkiyat edemedim, lakin tüm bunlar şuan kırıldığım gerçeğini değiştirir mi? Katilin gösterdiği dirençte olsa (ehven de olsa) maktülün ölümünü değiştirir mi? Evet bana verdiğin her şey güzel, latif ama ben kırıldım. Senin benden istediklerin ve benim senden beklentilerim. Hatta sunduğun onca şeye rağmen beklentilerim.. Peki ya kırgınlıklarım? üzüntülerim, kederli gecelerim..beklenilen ibadetlerimin dışında kendim için sorumluluklarım. Bu sorumlulukları benim kadar düşünüyor musun? Her şeyi bilen gören bir varlık olduğunu söylemişlerdi bana, her şeye muktedir. O halde kendim için bir şeyler yapmam gerekiyor Tanrım ve bu her şeyin ötesindeyken şuan ki kadar üzülmeyi hak etmediğimi biliyorum. İşte sana karşı bütün suskunluğum bu yüzden… Ben suskunluğumdan cezalandırılıyorum… O halde ben yine sustum, yaşadığım hayatı şu sokak lambası kadar aydınlatamadan. O halde ben sustum, dengemi bozmamak için daima bir şeyler yapmak zorunda oluşumdan. O halde bıraktığım anda her şeyin daha kötü olmaması lazımdı. Bu nasıl bir mahkemedir, yaptıklarımdan öte, hislerim yargılanmakta… Bu nasıl bir mahkemedir susmak dahi zapta kanıt olarak tutulmakta…. Buna olan inancım (Benim acıya olan inancım) sana olan inancım kadar tam. Sana olan inancım kadar tam, acıya olan inancım… Ve çok merak ediyorum ben üzülürken, senin neler düşündüğünü.. Zira kendi seçimin diyorsan, benden pekte bir farkın yok Tanrım..’’ Binlerce kez adımladığı sokaklar elektrik lambalarından sızan hüzmelerle türlü ışık oyunlarına mesken oluyor, kendi zihninde yeni aydınlanmalara sebep olan yolculuklara çıkıyordu. Kendine geldiği an hayatını kendi öz benliğinin masasına yatırıp sorguluyordu. Her şeye yakınken hiç bir şeye dokunamamak, hep umulmadık zamanların içerisinden çıkan umarsız, gereksiz, bedbaht insanların neticesiydi. Kin duyuyordu, kendi hayatını tanımadan yargılayanlara. ‘’Sen ne biliyorsun da yargılıyorsun’’ diye mırıldandı kendi kendine. Sokağını dönerken ruhu çekilir gibi oldu. İçinde oluşturduğu kasvet, ruhunu (tüm dünyasını) daraltıyordu. O esnada arkasından kendisine yaklaşan iki ayak sesini duydu. Kendisine yaklaşan iki ayak sesi sokaktan yankılandı.   - Merhaba iyi akşamlar beyefendi, kimlik kontrolü lütfen kimliğinizi görebilir miyim?   Derin bir sessizlik hissetti. Sokağın bomboş olduğunu. Bir dönem denetimli serbestlik almıştı. 5 senelik kamu davası buna mukabil ertelenmiş eğer tekrar ederse suç teşkil edecek ve dava açılacaktı. Gbtde çıkıyor muydu? Çıkmıyordu galiba. Sersemliği her halinden belli olacak şekilde elinde kimliğini tutan polise döndü. Aklı anlık sürelerle gidip geliyordu. Polis tekrar etti;   - İyi akşamlar kimliğinizi görebilir miyim? + Tabii buyur memurum diyerek zorla çıkardı cüzdanını.   ‘’Yine karşıma nereden çıktığı belli olmayan, hayatımı sondan başa yargılamaya başlayan birisi. Benim şuan ki halime bakıp hayatımı yargılamaya mı geldin sen. Pespaye halim dikkatini mi çekti? Senin o görev bilincin, çok önceleri çıkmalıydı karşıma. Çünkü ben bu duayı etmeye başlayalı çok oldu zira, neredeyse amin diyorum. İçimde ki tutunan tek dalı kırmaya geldiysen o çiçekleri büyütmeye çok uğraştım, senin karakolda alacağın ödül için meyvelerimden vazgeçmem. Senin polis olman hangi insanın hangi yarasına merhem oldu onu da bilmiyorum. Ama benim hayatımda son derece gereksizsin. Şuan için bu hayatımdan vazgeçemem…’’ Düşünceler aklına gelip gittikçe daha sert nefes alıyor, Polisin karşısında farkında olmadan yavaş yavaş şüpheli duruma geliyordu. Durduramıyordu içinde ki sıkıntıyı. Yüzü iyice asıldı;   + Ne oldu komserim ya? Sıkıntı mı var? - Hayır, rutin bir kontrol. + E o zaman ver kimliğimi sabaha kadar bakacak mısın?   Polis anlamıştı karşıda kişinin beyefendi sıfatını pek hak etmediğini.   - Sende var bi haller, iyi misin sen?   ‘’İyiyim, ben bu sokakta oturuyorum, herkes de tanır.’’ dedi ve biran zihni boşaldı. Başı dönüyor ayakta zor duruyordu, o an beklemesi ve sakin olması gerektiğini bilse de, ruhu sıkılıyor hemen kurtulmak istiyordu. Sanki ufacık  (bedenini sımsıkı saran) bir tünelde boylu boyunca uzanmış ilerlemeye çalışan, ter içinde nefessiz kalan bir hapishane kaçkını gibiydi.  Ellerini kafasına götürüp iki eliyle sıkmaya başladı, yüzü buruşuyor, gözlerini tamamen kapatmıştı. Polisin eline hücum edip;   + Ya tamam yeter ver şu kimliği. Diye uzandığı anda hafifçe dengesini kaybetti. Polis bunu fırsat bilip kolunu tuttuğu gibi ters çevirdi. Olanca gücüyle Uğur’u park etmiş bir arabaya yaslayıp;   ‘’Ben anlamıştım zaten sende ki tipten’’ diyerek elini Uğur’un cebine attı. Ne var ne yoksa tamamen boşalmak için cebinde ne varsa umarsızca savurdu. Yere birkaç hap ve poşet düştü. Uğur artık büsbütün çıldırdı. Sinirden deliye dönmüş, ayakta zor duruyordu. Bağırıp küfürler savuruyor, canı acıyor ve uyuşturucunun etkisiyle sanki bütün bunlar bir hayalmiş gibi hissediyordu. O an için zihni karmakarışıktı.   + Orospu çocuğu! bütün sinirimi senden alıcam şimdi, bırak! Polis tek eli ve bütün bedeniyle Uğur’u arabaya yaslı şekilde tutmaya uğraşırken diğer eliyle telsizi açtı. Uğur telsizin sesini duymuştu. İş olması gerektiğinden daha da ciddi bir hal almıştı. Bu iş her şekilde bitebilirdi ama (böylesine pespaye şekilde değil..) böyle sonlanmazdı. Ayağını arabanın kaportasına yaslayıp tüm gücüyle kendini geriye itti. Poliste böylelikle dengesini kaybetmişti. Dengesini sağlamasıyla Uğur’un gözüne yumruğu patlatması bir oldu. Uğur’da var gücüyle polisin üzerine çullanıp vurmaya başladı. İkisi de yere düştü. Yere düşerken polis kafasını sert betona vurduğu için sersemlemiş halde, hiç beklemediği direnci gösteren bu gencin ellerini tutmaya çalışıyordu. Hayvanlar gibi boğuşuyorlardı; ‘’Ter kokunu alıyorum, sevdiklerimden fazla. Neden sevmediğim insanlar bana daha yakın…Dizim dizlerinin arasında, başım kollarının; hiç sevişmedim böyle ihtiraslı, böyle yalın… Diğer yenilgilerimin nedenleri gibi hayatıma girecek ve çıkacak mısın? Bu kadar samimi olduktan sonra izin veremem buna, bundan böyle ya sen toprağa, ya ben toprağa…’’ Elini hızlıca ceketinin cebinde ki hançere götürdü. Gecenin içinde bembeyaz parıldadı. Uğur üstüne abandığı polisin gözlerine olağanca yaklaştı. Neredeyse göz gözeydiler. Sert bir şekilde gülümsedi. O hengamenin içinde saniyelik bir zaman aralığı bularak eline aldığı hançeri kalbine yaslanıp tüm vücuduyla bastırdı…sanki zaman durdu. Kısık bir ‘’ah’’ sesi çınladı kulağının dibinde. Nefesin sıcaklığını hissetti. Bir anda hareket kabiliyetini kaybetti Polis.. Uğur bunu fırsat bilip iki eliyle asıldı hançere. Var gücüyle itiyor, tüm hırsını kinini alırcasına avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Uğur hançere bastırdıkça, polis beşik gibi bir ölüme bir hayata sallanıyordu.. Polis titremeye başladı sanki 30 yıllık yanlışların sebebini kaldırıyordu ortadan, bıçak ilerledikçe vücuduna; göz kapakları düşüyordu yavaş yavaş. Uğur’un başı tekrar dönmeye başladı. Sanki gökyüzünden görüyordu kendini. İçinde değildi tüm bu olanların, dışından bakıyor gibiydi. Ter içinde kalmış, alnında ki damlalar polisin yüzüne düşüyordu. O kadar sert bir şekilde bastırıyordu ki neredeyse eliyle tutacaktı kalbini. Polisin bir dal gibi titreyişi göğsünü titretiyordu.. Biraz kendine geldiğinde ellerini gevşetti. Polisin mavi gömleğinin kan karasına bulandığını fark etti. Biran aklı başına geldi. Ayağa kalkarken, düştüğü anı düşündü, sonra hançeri cebinden çıkardığı anı. ‘’Sen beni yargılayamazsın’’ diye söylenerek tamamen doğruldu. Ayağa kalktığında gerçeklerle baş başaydı. Başını kaldırıp etrafına baktı. Bağırma seslerini mahallelinin duymama ihtimali yoktu. Pencerelerden kendine bakan birileri vardı. Hissediyordu… Uğur pencerelere doğru baktığında, perdelerin bir kaçı ansızın çekilmiş gibi sallanıyordu. Polis yarı açık gözlerle kanlar içinde boylu boyunca yatıyordu. Oysa kendi rakibini öldürmüş bir gladyatör gibi ayağa kalkmış poz veriyordu. O bu sonu hak etmişti. Ne sanıyordu kendini, arzu ettiğini hesaba çekip hüküm mü verecekti. Ölmüştü işte. Onun güveni canıyla beraber yok olmuştu. Layık olduğu yeri bilmeyen insanın sonu tüm değerlerini yitirmekle sonlanıyordu. Mahalleli çoktan haber vermişti emniyete. Uğur direk eve çıktı. Merdivenleri çıkarken gerçeklik duygusunu an be an yitiriyor, kafa sarhoşluğuyla ruh sarhoşluğu bir bedende birleşiyordu. Yapılması gereken tek şey evden çıkmak sokağı terk etmek olduğunu biliyordu. Kapıya geldiğinde anahtarları tutarken elleri titredi. Anahtar kilidine baktıkça kana bulanmış elbisesi gözüne takılıyor, anahtarlığı bir türlü kilide denk getiremiyordu Başını kapıya yasladı, hıçkırıklar boğazına düğümlendi neredeyse ağlayacaktı. Biran gözlerini kapadı ve kendi dünyasına daldı;   ‘’ Sakin ol, lütfen…olan oldu sakin ol…kurtulabilirsin, kafanı topla sakin ol…biraz rahatla, hatalı olan oydu…’’
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE