Derin bir nefes çekti. Gözlerini açtı ve omzunu yüklendiği gibi kırdı kapıyı. İçeri girdiği gibi soyunmaya başladı. Evin dağınıklığı ilk defa işine yarıyordu. İlk gördüğü pantolonu ve tişörtü giyip, kanlı elbiselerini yerde bulduğu poşete koydu. Hızlı bir şekilde tuvalete ellerini yüzünü yıkadı. Lavabonun griliğine bulaşıyordu kanın kırmızılığı, acele etmeliydi. Sonra salona geçip televizyonu kaldırdığı gibi yere fırlattı. İçinde ne kadar mal varsa alıp cebine koydu. İçinden kanlar sızan poşetin ağzını sıkıca bağladı ve bir an beyni elbisede ki kanla hançeri ilişkilendirirdi. O hançeri polisin kalbinden çıkarmalıydı. Merdivenlerden üçer beşer indi. Yapılacak bir hedef belirlediği an, yapması daha kolay ve hızlı oluyordu. Apartmandan çıkar çıkmaz göz ucuyla yerde yatan polise bakıp, yanına geldi. Hiç hareket etmiyordu. Seri bir halde yaklaşıp saplı hançeri çıkardığı gibi Dolapdere’den aşağı doğru koşmaya başladı. Biran gülümsedi, galiba çok az kalmıştı, neredeyse kurtulmuştu. Kendi evinden firar edercesine koşuyordu. Kimin yanına gitmeliydi? ‘’Ablam’’ dedi. Ama ablasının yanına bu saatte giderse huzursuzluğundan her şey açığa çıkabilirdi. Bu huzursuzlukla kimsenin yanına gitmemeliydi. Aklına arkadaşı Koray geldi. Butik bir oteli vardı ve onun yanında rahatlıkla kalabilirdi.
Nefes nefese ana caddeye akaryakıt istasyonuna kadar koştu. Üzerinde kan varmışçasına durmadan üstünü başını kontrol ediyordu. Elinde ki poşeti çöp konteynırına attı. Midesi bulanıyordu. Hafifçe konteynırın yanına eğildi, gözleri karardı ve kusmaya başladı. Günahlarını bedeninden atar gibi hem ağlıyor hem kusuyordu. Kafasında olan olayları şekillendiremiyor, sadece dört duvar güvenli bir yere gidip orda kendi muhasebesini yapmak istiyordu. Kustukça soluksuz kalıyor, derin derin soluyordu.. Toparlanmalıydı artık. Düşüncelerin zihnini ele geçirmesine izin vermeden sığınacak bir yer bulmalıydı. Yoldan gelen taksiye elini kaldırırken dahi elleri titriyordu. Sessiz bir şekilde taksiye bindi. Artık sakin olmalıydı. Pencereden yaşadığı muhite şöylesine göz gezdirirken, durağan başlayan gecenin nasıl oldu da böyle bittiğini düşündü. Olayı tüm mahiyetiyle bir türlü aklında oturtamıyordu. Tek bildiği bedeninde ki uyuşturucu seyrelmeye başladıkça daha akli selim düşünecekti. ‘’Madem uyuşturucu düşünmeye engel oluyor neden içiyoruz’’ diye düşündü. Hayat çok garipti; bu boku düşünmek için içtiğini söyleyenler, içtiğinde daha canlı, daha farkında ve daha yaratıcı olduğunu düşünen müptezeller, müptelalıklarına bahane arıyorlar diye geçirdi içinden.
Dolapdere’den Eminönü’ne oradan da küçük Ayasofya’ya doğru çıkarken artık tamamen kendine gelmişti. Hatırladığı kadarıyla oteli buldu ve taksiden inip eski han kapısına andıran kapıya doğru baktı. Kapının soğuk demirlikleri bir an aslında neden kaçtığını gözlerinin önüne seriyordu. Kaçmalıydı çünkü bu demirliklerden örülü bir hayat kurmak istemiyordu. Ağır ağır yaklaştı ve kapıyı çaldı. Bir müddet sonra kapı açıldı;
- Buyurun.
+ Koray yok mu?
- Geceleri Koray bey burada olmuyor, buyurun ben yardımcı olayım.
+ Boş oda lazımdı, hem de arkadaşı görmüş olacaktım.
Muhabbet uzadıkça bir huzursuzluk hissetti. Zaten neredeyse ilk aklına geleni söylüyordu. Kısa kesme ihtiyacı hissetti;
+ Neyse boş odanız var mı?
Görevli şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra
- Var efendim buyurun.
Aklı o kadar doluydu ve yorgundu ki tüm gece yaşadıkları üzerine abanmış onu aşağı çekmeye çalışırcasına her geçen dakika daha da ağırlaşan göz kapaklarını tutmakta zorlanıyordu. Küçük bir bahçeden geçip Lobiye ulaştılar. Lobide ki kapalı bilgisayarı görünce
+ Şu an gerçekten o kadar yorgunum ki. Otobüsten yeni indim. İşlemleri yarın halledelim. Zaten birkaç gün daha buradayım.
- Tabii efendim, siz 19. Odaya geçip rahatça dinlenin.
Deyip anahtarı Uğur’a uzattı.
Anahtarı alıp merdivenleri çıkmaya başladı. Bütün vücudu gergin, sinir harbi içerisindeydi 19. Odayı zar zor buldu. Normal işlevlerini dahi yerine getiremeyen el, ayak ve gözlere sahipti artık. Odanın kapısı açıldığında aslında kendisine bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyordu. Bu başka dünya da bambaşka bir hayat vardı. Odaya girdi ve kapıyı kapattı. Odanın penceresine yorgun, amaçsız bir şekilde yaklaştı. Kanın üzerinde kuruduğu hançeri odada ki aynanın önüne koydu. O an İstanbul için alelade geceydi ama karanlığın matemi Uğur’un gözlerine sirayet etmişti. Yatağın köşesine oturmuş; ne ağlayabiliyor ne aklını toparlayıp düşünebiliyordu.
Işıklarını dahi açmadığı oda da, yatağın köşesine sinmiş; dudak hareketlerinden kendi içinden konuştuğu her halinden belli olan zavallı bir adamı andırıyordu; aynadan gördüğü silüyeti. Düşünmeye başlayacak bir çıkış noktasına ihtiyacı vardı. Bedeni dayanamadı artık ve istemsizce kendini yatağa doğru bıraktı… Ağır hareketlerle kapanan gözlerinin o an için son gördüğü; ay ışığının sızdığı oda kapısının üzerinde ki küçük beyaz ayıcığın kendisine anlamsız bakışlarıydı.
Gözlerini açtığında hafızanın ana belleğe yüklenmesi iki saniyedir. Beyin O sersemlik esnasında yüklenen bilgiyle bulunduğun yeri de beyin ilişkilendirir ve her şey hatırlanır. İşte Uğur gözlerini açtığında sadece bu iki saniye mahmurluğu kadar mutluydu. Gece olanlar bir anda aklına hücum etti. Yatağından doğruldu ve zihni uyandıkça ayrıntıları hatırladı. Ayağa kalkıp hemen televizyonu açtı. Bulduğu ilk haber kanalına dikti gözlerini. İçinde çok büyük bir pişmanlık, ne yapacağını bilmeme durumuna karşın bir taraftan da şuan için tüm olayların dışında olabilme yeteneğine tutundu. Bu ölüm hakkında insanların ne kadar bilgisi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ölen bir polisti, üstü örtülecek bir mesele değildi ama aranıp aranmadığını bilmiyordu. Komşulardan tanıdığı yoktu, var mıydı? Özlem’den ayrıldığından itibaren herhangi bir kameraya görünmüş müydü? Bu bir şey ifade eder miydi? Uykulu gözlerle binlerce soru içinde lavaboda yüzünü yıkadı. Aynaya bakarken duraksadı, yapması gerekeni kendine ispat edercesine siluetteki gözlerine bakıyordu. Öncelikle bu panik havasından kurtulmalıydı. Ne olursa olsun, her şey bitmişti artık. Adını da bilseler, her yerde arasalar da kaçacaktı. Başka bir çaresi yoktu. Resmen hayat boyu umursanmadığı varlığına karşı savaş başlatmışlardı. Varlığında onu bulamayanlar kaçmak istediğinde nasıl bulacaklardı ki? Sonuçta en fazla sadece resmi kurumların aradığı bir insana dönüşürdü. Tüm yaşamında basılan on tuş haricinde hiçbir resmiyeti yoktu, yaşadığı dahi görülmediği takdirde ispatla mükellefti. Hala haber kanalına bakınıyor ama dün ki olayla ilgili bir ses çıkmamıştı. Acaba küçük bir alt yazıyla geçecek kadar eheme mühim bir mesele miydi? Bir iki kanala daha baksa da kendiyle ilgili bir haber bulamadı. Gündemin yoğunluğundan kendine sıra gelmiyordu. Bir sigara yakıp düşündü;
Kendi içimde belki suçlu da olsam, kimliğim belirlenemezse resmiyette suçsuz olabilir miyim? Bir katilin işlendiği çözülmemiş bir suç, devlet bazında ispat edilemediğinden suçsuz mu olurdu suçlu mu? Vicdan muhasebesi yapması gerekli miydi? Hayır! Vicdan muhasebesi yapmam çok saçma! Vicdan muhasebesi yapılacaksa toplumun tüm değerleri ortaya konmalı. Siz ortaya hiçbir vicdani tasavvur koymayıp, insanların sadece işlenilen suça istinaden vicdan muhasebesine tabii olmasını beklerseniz, insanları neye göre yargılarsınız? Sizin bir değeriniz yok ki? Her gün öldürülen onlarca hayatın hepsini vicdan çukuruna atıp karıştırdığımızda ortaya hiç bir anlamı olmayan umursamazlık ve ölüme karşın alışmışlık denizi çıkmıyor mu? Kirlettiğiniz toplumda vicdan neyi temsil eder? Benim ölümümün bir karşılığı var mı ki toplumda, başkalarının olsun. İlk insandan bu yana türlü kıyaslamalarla güçlü yaşadı zayıf öldü. Ve işte zayıf öldü…Ölüm hayatın içinden de öldürülmek mi dışından? hem devlet kanunlarında suçundan idama mahkum edilen insanı başka bir hissiyattan öldürmek suç mu mesela? Burada suç kimin öldüreceği hususunda mutabık kalınamadığından mı oluşuyor? Aç kaldığı için çalan da hırsız, banka soyanda hırsız ama bir şey yemediği için emziremediği çocuğu ölen anne de suçsuz mesela. Bunun karşılığında toplumda suçsuz… Peki çocuğun ölümünün karşılığı ne? Yani ortada bir ölü varsa birde suçlu olmuyor demek ki her zaman. Zaten toplum genel itibariyle tüm suç ve suçlulardan muaf. Tüm toplumun suçsuz oluşu gayet hümanist bir şekilde; gayet kaçak. Bu toplumun suç söylemleri, ortaya koyduğu düşünce sistemi içerisinde benim vicdani davranmam kadar saçma bir şey yok. Ayrıca belinde silahı olan birine karşı olan tavrım hangi ölçü de yargılanabilir. Onun polis oluşu belinde silah oluşunu haklı gösteriyorsa, o zaten tüm insanları potansiyel bir katil (bir cani) olarak gördüğünün kanıtı değil midir? Polis beni orada vursaydı toplum nazarında ne kadar suçluydu? Benim uyuşturucu satmam vurulmam da hafifletici bir sebep mi teşkil etmeli? Yani kendimi ölmeyi hak eder pozisyonunda mı değerlendirilmeliyim. Hele yaralansam hiç bir yaptırıma tabi olmayacağına o kadar eminim ki. Hayır, o sadece aldığı ufak yaptırımlarla hayatına devam ederken ben sonsuzluğa yolculuk başlıyorum. Bu adalet sisteminde baştan bir bozukluk, sorumsuzluk var. Peki ama şuan neden içimde garip bir sızı var? Bu yakalanma korkusu mu? Olağan düzenin kaybolması korkusu, belki de belirsizlik. Peki ya belirsizlik, yaşarken de yok muydu? Ömür boyu böyle devam edemeyeceğimi biliyordum. Sadece bu işin ne zaman biteceğini bilmiyordum. Şuan düşününce, aynı ölüm gibi… Bunları şuan düşünmek yersiz. Şuan akıbetim adımı bilip bilmedikleriyle ilgili. Çünkü önümde duran bir gerçeklik yok. Sadece soğukkanlı olmalıyım. Beni biliyorlarsa kaçmaktan başka çarem yok, peki eğer faili meçhul durumuysa? O zaman saklanmama da gerek yok. Taşınırım belki; belki başka bir hayat..
Gözlerini televizyona dikmiş, ülkenin bütün siyasi haberlerini tekrar tekrar izliyordu. İşsizlik, genel grev hakları, memur maaşlarına (kimi zaman yetersiz, kimi zaman gereksiz) zam, atanamayan öğretmenler, cilde zararlı kozmetik ürünler, yükselen dolar, hayat pahalılığı; şöyle bir bakınca bu ülke de yaşamak zorunda bırakılmak suç değil miydi? Daha doğru dürüst iyi bir haber dahi görmemişti. Bir türlü kendi suçuna sıra gelmiyordu. Mutlaka bir haber bulmalıydı. Saat ikiyi geçerken karnı acıktı. Lobiye inip bir şeyler yiyip biraz da gazete karıştırabilirdi. Ama şuan için Korayla karşılaşmak ise en son isteyeceği şeydi.
Her ne yaparsa yapsın zihnini boşaltamıyor, gününü normalleştiremiyordu. Bu belirsizlik yakalanmasına sebebiyet verebilirdi. Bir sigara daha yaktı. Derken tvde ‘’dün gece Beyoğlu’nda öldürülen polis memuru’’ sözüyle başlayan bir haber duydu ve elleri ayakları boşalmıştı. Hayatının akışı şuan için bu konuşmalardaydı. Büyük bir gürültüyle yıkıldı içinde yaşattığı son umutlar. Komşular daha polisle boğuşurken karakola haber vermişlerdi. Ara sıra halı yıkarken gördüğü kokona karılar, olayı aktüalite etmek için mahalleye giden haber muhabirine olayı tek tek anlatıyordu. ‘’Ne de iştahlı anlatıyorlar.’’ diye mırıldandı. ‘’Ara sıra gelirdi eve’’, ‘’ne yaptığını kimse bilmezdi’’, ‘’kimseyle konuşmazdı’’ sözleri gibi mahallelinin kendiyle ilgili saçma sapan konuşmalarını dinliyordu. Sonra kamera yaşadığı apartmana ve omzuyla kırdığı ev kapısından içeri; yaşadığı eve girip anlatmaya başlamıştı. Şuan kendi evini canlı yayından tüm Türkiye izliyordu. Bu şaka mıydı? Muhabirin yapılan polis araştırmaları sonucu evde yaşayan Uğur Güney’in uyuşturucu satışı yaptığından’’ diye devam ediyor; odanın içinde kırdığı televizyondan yattığı yatağa kadar her şeyi görüyordu. Uğur’un tahmin ettiği gibi polisin bilmediği tek şey şuan için kendisinin nerede olduğuydu. Gerçekten çok hızlı ilerlemişlerdi. Hatta Özlem’den çıkıp gece eve giderken, ana caddeye yakın köşe başında ki bir kamerada iki saniyelik görüntüsünü dahi bulmuşlardı. Sonra kameralar öldürülen polis eşine ve çocuğuna döner dönmez Uğur televizyonu kapattı. Bu kısmı duymak dahi istemiyordu. Sanki bu kısımları suçlu veya suçlu yakınlarını vicdani yönden sarsıp olayın aydınlatılması için yayınlıyor gibiydiler. Şuan için bu gözyaşlarının, belki ‘’baban nerede Alican’’ sorulan çocuğun sessizliğine ihtiyacım yok. Herkes baştan hükmü vermiş olabilir ama insanlar hala tek yönlü bakıyor. Sen polisi öldürmemden bahsederken neden uyuşturucu sattığımı da ilan ediyorsun? Bu adam yüzde yüz suçlu, başkası olamaz, bulanın görenin bu mikrobu gibi söylemlerin kendi sığ edebi metinlerine sığar. Gerizekalılar…
Çok dikkatli olmalıydı. Hiçbir şekilde polisle herhangi bir diyaloğa girmemeliydi. Dün aklına gelen, evet, uyuşturucu satıyorum, ama ben öldürmedim, mahallede bağrışma başlayınca polislerin basacağını anladım. Satıcı olduğumdan baskın yerim diye ben de kaçtım diyerek kurtulma ümidi de dahi yoktu. En azından artık belirsizlik yoktu. Her şeyiyle biliniyor ve aranıyordu. Beni buraya getiren taksiciyi bulmuşlar mıdır acaba? O halde buradan da çıkmalıydı. Bu paranoyakça mıydı?
‘’ Evimin önünde polis öldürdüm herhalde evimi bulurlar, oradan da bütün bilgilere ulaşmışlardır. Bu polisin allame olduğunu göstermez’’ dedi.
Peki ya telefon? Telefondan yer tespiti yapabilirler miydi? Anladığı kadarıyla paranoyaklığın sonu gelmeyecekti. Zira her şey yakalanana kadardı. Yakalandıktan sonra zaten hiç bir şey düşünmeye ihtiyacı olmayacaktı. Öncelikle otelden çıkmalıydı. Bölgede ki gece taksicilerini kontrol ettikleri an yerini tespit etmişler demekti. Apar topar aşağı indi ve lobiye baktı. Lobide bir bayan başı önde bir şeyler okuyordu. Hızlıca yanına gelip
+ İyi günler Koray daha gelmedi mi?
- İyi günler efendim, Koray bey bir saate kadar burada olur.
+ Peki tamam akşam görüşürüz o halde. A şey sizden bir şey rica edicem. Belki çok geç saatte de gelebilirim, eğer Koray benden erken gelirse, Uğur yaptığınız iyilik için size gerçekten çok teşekkür ettiğini söyledi der misiniz?
- Tabi efendim, notunuzu iletirim.
+ Teşekkürler.
Dedikten sonra hızlı bir şekilde küçük Ayasofya’nın ara sokaklarından Sultanahmet’e çıkan yokuşlarına daldı. Yapacaklarını kafasında oturtmuştu. Yürürken bir taraftan telefonundan hattını çıkartıp kaldırımın yanındaki çöplüğe attı. Sultanahmet’e çıktıktan sonra seyyar satıcıların turistlere sattığı şapkalardan aldı. Sonra da bir mağazaya girip, üstünü başını değiştirdi. Tüm eşyalarını yeni aldığı çantaya doldurdu. Acilen Özlem’i arayıp kendine bir hat bulmasını istemeliydi. Ankesörlü telefon bulup Özlem’i aradı;
+ Alo Özlem?
-Uğur sen neredesin?
+ Durumlar biraz sıkıntılı
- Biraz mı? Uğur biraz mı sadece? Öğlen eve polisler baskın yaptı. Karakola götürüp sorguladılar beni de, şuan her yerde seni arıyorlar.
+ Seni nasıl buldular?
- Ne biliyim anlayamadım. Dün eve geldiğinden tut her şeyi sordular. Galiba telefon aramalarından buldular. Polis öldürdüğünü söylediler doğru mu?
+ Özlem şuan bunları boş ver bana acil telefon hattı lazım.
- Boş ver de şuan dinleniyor dahi olabiliriz. Ben sana şuan ne söylersem onlara da söylüyor olabilirim. Adamlar her şeyi biliyor Uğur, uyuşturucu sattığına kadar, benimde aldığımı öğrendiler.
+ Anladım. Şuan kapatmam lazım. Olaylar durulunca arayacağım tekrar.
- Tamam, çok dikkatli ol, lütfen.
+ Peki.