"Asileşmiş Kördüğüm" Part:1
İğrendiğim hastane kokusu genzime dolarken buna birde oksijenli hava katılmıştı.
Öksürüklerim boğazımı tahriş ederken derin bir nefes alıp rahatlamaya çalıştım, sanırım eve gider gitmez pekmez yemeliydim.
Neyseki ağzıma takılan oksijen maskesi biraz olsun beni kendime getirmişti ama doktorunda dediği gibi sanırım ancak astım krizi geçirirsem rahatlayacaktım. Boğazımda tıkanma hissi yaratan cisime bir ton küfür ederken içimden, abimin elimi sıkması ile gözlerimi açtım ve sedyenin üzerinde biraz ona taraf döndüm. Abimin eli saçlarıma giderken bileğime takılı olan serum yüzünden acıyan elimle yüzümü buruşturdum.
Sağ elimin avuç içine atılan dikiş ile sarıldıktan sonra nefes alamama ve öksürük ile abim gece hastaneden geri eve gitmemize izin vermemiş ve ne olur ne olmaz diye geceyi Hastanede geçirmiştik, bu süre boyunca gece gerçektende kısa bir fenalık geçirmiştim ama büyütülecek bir şey değildi tabi. 3 gün içinde bir kere kriz geçirdim iki kere dibinden döndüm, gerçekten harika ilerliyordu sağlığım.
Sonuç olarak hâlâ keyifsiz ve çok hasta hissediyordum kendimi, ve bu durumdan da hiç hoşlanmıyordum.
"Nasılsın güzelim, iyi misin?" Diye yumuşak bir sesle konuşması ile bakışlarımı abime çevirdim.
Sağlam olan elimle oksijen maskemi çıkardım zoraki bir gülümsemeyle,"İyiyim desem ne değişecek, sen beni dinlemiyorsun bile," dedim boğuk ve tarazlı çıkan sesimle.
"Tabi dinlemem, iyikide dinlemedim bak gece fenalaştın, ya evdeyken olsaydı, kimse duyamazdı sesini falan Allah korusun." Diye sona doğru kendi kendine konuşunca sıkıntıyla titrek bir nefes aldım ve yatakta doğruldum, abimde bana yardımcı olup hızla yastığı sırtımın arkasında düzeltti.
"Abi Allah rızası için, çıkalım buradan bak ben hastanede kaldıkça dahada bunalıyorum, lütfen." Derken iyice dudak büzdüm.
Sonunda ikna olabilmiş gibi duruşuma ve tipime baktı, "tamam be tamam iyiliğini düşünende kabahat, küçük bir kız çocuğu gibisin resmen." Dedi.
Sadece omuz silkmekle yetindim.
"İyi peki bekle Hevdem gelecekti sana bir kaç kıyafet getirecekti gelsin, sonra çıkarız," diyerek telefonu kulağına yerleştirirken odadan çıktı.
Bakışlarım pencere kayarken havanın kararmaya başladığını gördüm, bir günümü hastanede geçirmiştim resmen. Ama bence ben hastanede kaldıkça daha da hastalanıyordum yani bence öyle yoksa turp gibiyimdir aslında.
Bir süre sonra abim ile birlikte bir doktor kadın girmişti içeri.
"Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?" Diye sordu Doktor aynı zamanda serumu çıkarıyordu bileğimden.
"İyi, sadece yorgun ve halsiz, o kadar." Derken çıkardığı serumla ufak sızıyla yüzümü hafif buruşturdum.
"Hastaneden çıktıktan sonra bol bol dinlenin ve uzun bir süre stresten uzak durun, mümkünse memnun olduğunuz işlerle ilgilenin kendinizi zora sokacak sıkıntıya sokacak işlerle uğraşmayın, astımınız birinci seviye olmasına rağmen yinede tehlikeli o yüzden ne kadar dikkatli olursanız kriz geçirme olasıklarınız o kadar düşüktür." Doktorun konuşmasını tamamlaması ile sadece başımla onayladım onu. Çünkü ona benim hayatım başlı başına bir sorun, ben hava diye oksijen diye stres ve sorun çekiyorum içime diyemezdim.
Abiminde doktor ile konuşmasından sonra kendini camın önündeki koltuğa oturup başını geriye atıp koltuk başına yasladı, yorulmuştu dünden beri uyumamıştı. Yanımda annem veya babam olması gerekirken onlar bana bakmaya bile gelmemişlerdi, aramışlardı ama yinede tabikide yetmezdi bu abim benim için bu kadar ilgiliyken annem dediğim kadının bu kadar soğuk olması içimi acıtıyordu.
Derin bir nefes aldım ve canımı sıkacak düşünceleri başımdan def ettim çünkü sağlığım hiç kimseden ve hiçbir şeyden daha önemli değildi.
Kısa bir süre sonra Hevdem geldi içeri, gece boyunca beni bir dakika yalnız bırakmamıştı, canım kardeşim.
Hevdem'in yardımı ile üzerime, siyah ispanyol paça kumaş pantolon ve üstüne kısa kollu v yaka bir tişört giyip altına soktum üzerinede ince gri bir hırka geçirip siyah spor ayakkabılarımı giydikten sonra saçlarımıda basit bir örgü yaptırmıştım Hevdem'e.
Hazır olunca hastaneden çıkıp, arabaya bindik, akşam yemeği için bir lokantaya gittik, en iyisi buydu evdekilerle ne kadar görüşmesem o kadar iyi olurdu. Akşam yemeğini yedikten sonra yavaştan yavaştan konağa geri dönmüştük, konağa girdikten sonra etrafta kimseyi göremeyince salonda olduklarını düşünmüştüm.
"Siz salona geçin ben geliyorum," abimin bunu derken merdivenlere yönelmesiyle odasına çıkacağını anlarken 'tamam' deyip onayladık onu.
"Hevdem sen çık ben bir mutfağa uğrayıp su içip geliyorum."
"Dur sen ben getiririm." demesiyle durdurdum kolunu kavrayarak.
"Abartmayın artık iyiyim diyorum." Sırtından ittirerek gönderdim onu.
Ardından mutfağa girince aysun oturduğu masadan hemen ayaklandı, "Hanımım bir isteğiniz mi var," derken elime kayan bakışları ile,"Geçmiş olsun hanımım." diye tamamladı kendini.
Hafif bir gülümseme ile elimi kaldırarak oturmasını işaret ettim, "Kalkma Aysun otur çayını iç sen rahatsız olma, zaten bir bardak su içeceğim." Dedikten sonra sargılı elimi kullanmadan içebildim suyumu.
Mutfaktan çıkıp salona gittim, babam ile annem öylece durgun bir şekilde televizyon izliyorlardı ya da reklam mı demeliyim, sanki çok önemliymiş gibi bide öyle bir odaklanmışlardı ki ben sağ taraflarında kalan tekli koltuğa oturup televizyonu kapamayana kadar fark etmezler diyordum. Televizyonu kapatmam ile bana dönerlerken, annem endişeyle ayaklandı, "Riva, nasılsın iyi misin ağrın sızın var mı." diye endişeli bakışlarla konuştuğunda kalbimin sızladığını hissettim.
"Yok anne ağrım falan yok iyiyim çok şükür." Dememle rahat bir nefes verdi. Bu beni ister istemez sevindirmişti ama ufak sevincim kısa sürdü elbette.
Babam, "Gece, söylemeyeyim diyiyorum ama, sen nasıl kendine zarar verirsin ha!" Diye birden yükselmesiyle oturduğum koltukta sıçradım hafif ama bozuntuya vermedim.
"Kendime zarar vermek istemedim bi anlık sinirle kontrolümü kaybettim sadece, merak etme kendimi gebertmeye niyetli olsaydım şimdiye elli kere etmiştim zaten." Diye cevapladım annemin susmam için uyarı dolu bakışları altında.
Babam öfkeyle ayaklandığında koltuğa sindim hafifçe. "Gece! Yeter artık kendine gel alış bu duruma, iki gün sonra nişanın var senin şu yaptıklarına bak hele! Bir daha kendine zarar verecek en ufak bir şey bile yapmayacaksın duydun mu beni! Sana bir şey olur-" Sinirle dile getirdikleri ile gözlerim doldu ister istemez. Konuşmasının nereye varacağını bildiğimden hızla kestim lafını.
"Bende korkmana gerek yok diyorum baba! Kendime zarar verip sizi zora sokmam, sonuçta bana bir şey olursa bir daha bu iki aile hayatta bir araya gelemez en başında Riva aşiretinden kan davası uğruna sadece ben verilip evlendirilebilirim değil mi ben dışında hiçbir Riva kızı karşı tarafa bu uğurda gidemez. Benden başka kimse kurban edilemez sadece ben yok edilip ben öldürülebilirim öyle değil mi!" Hiddetle konuşmam ile babamın bir anlık gözlerinden sarsılmasını görsem de topladı hemen kendini. Kendini gizlemeyi iyi bilirdi.
"Ne dersin sen? Kendine gel, konuşmalarına dikkat et!" Başımı olumsuz anlamda salladım. Bir de doktor stresten uzak dur demişti değil mi, gel de dur şimdi.
"Ne yalan mı? Ben kimim ki sözde Riva aşiretinin Hanımağasıyım ama gel gör ki bi halta yaradığı yok, bunu sadece ben susayım diye yaptın zaten beni Hanımağa yapıp herkese söz geçirmem beni tatmin edecekti sana göre öyle değil mi baba, ama hata yaptığın yer şurası ki bazı insanlar mal varlığını veya parayı umursamazlar, siz beni kandırdınız ya bilerek beni Ankara'ya gönderdiniz, buradan uzak kalırsam o kadar az sorun çıkaracaktım size göre değil mi, buraya geldiğimde de fazla kalmama izin vermeyip tekrar gönderiyordunuz geri zaten.
Ben de salak gibi kanıyordum bu olanlara evlilik olayını kapattığınızı zannedip susuyordum." Başımı sinirle iki yana salladım ve dolu dolu olan gözlerimle babama daha da yaklaştım.
"Benim artık ne size söyleyecek tek kelimem var ne de karşı çıkacak, sadece ben bu evden o gelinlik şeklindeki kefenle çıktığım zaman işte o zaman sizin benim gibi bir kızınız olmayacak, sadece Riva aşiretin Hanımağası olacak." derken babama daha da yaklaştım tam karşısında durdum, "Bunu da kimse değiştiremeyecek madem ben Asparşah ve Riva Aşiretin birleştireceğim o zaman bu iki Aşiretin tek Hanımağası ben olacağım demektir, sizin için bundan fazlası asla olmayacak." Konuşmamı tamamlarken çenem titriyordu.
Annemin ayakta zor duran bana değilde babamın yanına gidip onun kolunu tutup sakinleştirmesi canımı yine çok yakmıştı, "Riva kendine gel baban var karşında sesini yükseltme!" Diyen sert sesini konuşmalarını bile duymadım. Dudaklarıma buruk tebessüm koyarak baktım Sultan hanıma.
"Bir kere size karşı en ufak saygısızlık yapmadım ben, hep dinledim sizi Ankarada'yken bile okul ve ev dışında hiç bir yere gitmezdim, gittiğim zamanda dayım olurdu hep yanımda sırf aklınız bende kalmasın size bir laf gelmesin diye elimden geleni yaptım, beklediğim tek şey ise birazcık sevgiydi ya!" Sesim iyice yükselmiş ve ellerim titriyordu, "Biraz olsun sizin tarafınızdan sevildiğimi hissetmekti. Belki o zaman bu kadar karşı çıkmazdım bu evliliğe ailem için kendimi feda etmek zoruma gitmezdi... Ama sizin beni böyle bir hayvan gibi görmeniz her dediğinizi yapan ama yüzüne bile doğru düzgün bakmadığınız bir hayvan gibi görmeniz benim zoruma gidiyor."
"Kızım bak biz seni seviyoruz." Diyen annemin dolan gözlerine aldırmadan lafıma devam ettim, çünkü onun boş nutuklarını çok dinlemiştim.
"Yeter Allah aşkına yalan sözlerini duymak istemiyorum artık, ama bitti artık şu dakikadan sonra benim ne senin gibi bir babam ne de senin gibi annem var." gözleri büyüdü ikisininde benden bunları beklemedikleri açıktı ama artık gırtlağıma kadar dolmuştum ve kimseye tahammülüm kalmammıştı.
Geriye doğru iki adım atarak uzaklaştım ikisinden, "Dediğiniz olacak evlenip defolup gideceğim bu evden. Belki burada cenazem kaldırılmayacak ama Asparşah konağında kalkarda bende toptan kurtulurum hepinizden!" Diye sona doğru hiddetle bağırıp arkamı dönüp salondan çıkacakken kapının önünde durup, her şeyi duydukları belli olan Ferman abim ve Hevdem'e, "Yalnız kalmak istiyorum dinleneceğim." Diyip hızla odama yöneldim.
Kapıyı sertçe çarpıp kitledikten sonra beni taşıyamayan bacaklarıma daha fazla direnemeyip kendimi yere bıraktım, sırtımı kapıya yaslayıp dizlerimi kendime çektim ve başımı dizlerime koyarak ağlamaya başladım. Bu hayatta beni benden çok kimse düşünmezdi, o yüzden kimse umrumda değildi artık annemden ve babamdan medet ummayı bırakmıştım. Sorun çıkarmayacaktım onlara evet dedim ama yine de sonuna kadar da savaşacaktım kendim için, kimse sevmesin beni, ben bana yeterdim zaten.
O aptal kadın bu evliliği durduramayarak kendi kaderini yazmış oldu, ben engellemek için yine didineceğim belki ama yinede Asparşah konağı kendi seçimini yapmıştı. Bundan sonra kaderde ne varsa onu yaşayacaktım belki de buradan gidip yeni bir hayat kurmak iyi gelebilirdi orada belkide buradan çok daha iyi hissedebilir ve yaşayabilirdim belkide Asparşah konağı gözümde büyüttüğüm kadar kötü bir yer olmayabilirdi. Belkiler hep içimde en kötüye hazırladığım yollardı.
Bu saatten sonra kendimi kandırmaya çalışsam iyi olacaktı diğer herkes gibi bu evliliğin barış ve huzur getireceğine inanmalıydım belkide.
Daha fazla sessiz çığlıklarımı yutamamıştım ve dışarı vurmak rahatlatmıştı beni yanaklarımı elimle sildim ve derin bir nefes alarak sarsak adımlarla kalkıp elime yüzüme soğuk su çarptım. Ağlamamı zorla durdursamda hâlâ iç çekip duruyordum. Banyodan çıkıp odaya girdiğimde üzerimdeki hırkayı çıkarıp yatağa fırlattım, o anda gözüme takılan telefonum komidin üzerindeydi, telefonu elime aldığımda kapalı olduğunu görünce şarjının bittiğini anladım, elimi kestiğim geceden sonra görmemiştim bir daha, telefonu aldığım gibi şarja taktım.
Daha sonra penceremin yanında bulunan tuvalime gittim önündeki tabure'ye oturdum. Yanındaki paletimi alıp boyalarımı sıktıktan sonra fırçamıda alıp hem ağlayarak hemde çizerek içimi dökmeye başladım berbat bir hâlde
🎨
Ayın cezbedici parlaklığı kendini Mardin'in tozlu topraklarından çekip usulca güneşin can alıcı sıcaklığı ve göz kamaştırıcı ışığına bırakırken, benim için resim yapmanın artık yeterli olduğunu gösreriyordu.
Bütün gece uyumayıp sargılı elimin izin verdiği kadar resimlerimi yapmaya çalışmıştım, acıması zerre kadar umrumda olmadı aksine yaşadıklarımı yüzüme daha net vurup durdu, böylece ağlamam ara ara dursada hiç eksilmedi gözümdeki yaşlar. Her ne kadar kendime dikkat etmem gerekse bile yapamadım kriz geçirme olasıklarımı düşünmedim. Zaten ne zaman kriz geçirmem gerektiğini biliyordum astımım olması gereken zamanda değilde olmaması gereken zamanları kollardı hep.
Abim ve Hevdem uyumadan önce gelip kapının ardından seslensede ses etmemiş ve uyuduğumu düşünüp gitmelerine izin vermiştim.
En son yaptığım çizime baktım, bir uçurum kenarıydı uçurumdan aşşağı sallanan bir kız çocuğu ve onu kolundan tutmuş canı pahasına tutan bir oğlan çocuğu vardı.
Arada bir sürekli rüyama daha doğrusu neredeyse çocukluğumdan beri rüyama giren bir andı bu geçmişimden hatrımda kalan bir an, elimdeki yaranın oluştuğu gündü, benim uçurumun kıyısından kurtarıldığım gündü. Beni kurtaran çocuk kimdi bilmiyordum, ama deli gibi merak ediyordum, sırf elimi yaraladım diye kendiside benim gibi aynı eline aynı yerini bilerek yaralamıştı benim için, daha çok ufak olduğum bir zaman olsada aklımda geçmişten kalan en güçlü anlardı onlar.
O çocuk kimdi bilmiyordum ama ışıl ışıl parlayan gözleri vardı zihnimde ne renk olduğunu hatırlamadığım. Babama da sormuştum o güne tanık olan babama ama hiçbir şey dememiş tanımadığını söylemişti sonuç olarak zihnimi karıştıran o görüntüyü aklımdan elime elimden beyaz kâğıda dökmüş soyutlandırmıştım.
Acaba bir gün yine karşılaşır mıydık silüetini tam hatırlamadığım benimle aynı yara izini taşıyan çocuğu.
Paleti ve fırçayı bırakıp tabureden kalkınca ağrıyan ve tutulan yerlerimle önce bir durdum daha sonra kendimi gererek esnedim. Kendimi banyoya atıp sıcak suyla kendimi iyice yıkayıp çıktığımda havluyu vücuduma sardım, kan çanağına dönüşmüş kırmızı gözler ve hafif koyu halkalar karşılamıştı beni, ruhu çekilmiş biri gibi görünüyordum yüzüm solmuş mavi rengi gözlerim kanlanmıştı, bu görüntüm canımı sıkmıştı, Edvard'tan daha vampirimsiydim sanırım, banyodan çıkıp işimi zorlaştıran elimle üzerimi değiştirdim. Lacivert renginde dizimin üç parmak altında biten ince uzun kollu triko elbise giydim, ayağımada siyah spor ayakkabılarımı. Daha sonra nemli saçlarımı kurutup zorda olsa taradım ve öylece biraz kabarmış ve dalgalı bir şekilde bıraktım.
Tam o sırada çalan kapı dikkatimi bozarken bakışlarımı aynadan çektim, kapıya ilerleyip açtığımda karşımda endişeli ama belli etmek istemeyen bir Hevdem vardı.
"Abla nasılsın iyi misin?" Diye sordu çekingence.
Gülümsedim ve kapının önünden çekilerek içeri geçmesini istedim. İçeri girdikten sonra yatağa oturdu.
"Cevabını bildiğiniz sorular sormayın artık." Dedim kollarımı göğsümde birleştirerek. Hevdem'in gözleri sargılı elime kayınca kaşlarını çattı.
"Abla sargın hep açılmış! Bekle hemen geliyorum." Dedi ve hızla banyoya girip ilk yardım çantasını getirdi, kolumdan tutarak yatağa oturttu beni, hiçbir şey demeden istediğini yaptım çünkü kendim değiştiremezdim.
"Nefes darlığın falan var mı?" Diye sorarken bir yandanda sargımı çözüyordu.
"İyiyim ve gayet iyi nefes alıyorum." Dedim umursamazca o ise sadece başını sağa sola salladı bana bakmazken.
"Ya abla, sen geçen konuşacağız dedin Leyla yengemden fırsat bulamamıştık, Boran ağa ile görüştün mü sana yardım falan etmiyor mu ne konuştunuz işte anlatsana." Derin bir iç çektim, içime bir öküz oturmuştu yine ve başımı olumsuz amlamda salladım.
"Hayır yardımı bırak beni deli etti o Ağa bozuntusu! Sizin sandığınız gibi yardımsever falanda değil o herif, pislik, adi, şerefsiz, insan bir dener ama yok 'seni karım yapacağım' diye imaları olmaz mı onun ecdadını si-" laflarımı tamamlama izin vermeden eliyle ağzımı kapayarak kesti lafımı Hevdem.
"Abla tamam! Oha yani sakin ol biraz sanki karşında o varmış gibi dellendin resmen." Dedi irileşmiş gözleri ile. Göz devirdim.
"Düzgün anlat abla şu olanları." Hâlâ elimi sararken.
"Ne anlatayım o övdüğün Ağan bana yardım etmeyeceğini ve bu evliliğin olacağını net bir şekilde söyledi sonra da gönderdi. Bende geçen yengemlerde bunun karısını gördüm bana laf falan soktu sinirimi bozunca bende buna 'aklın varsa kocanı vazgeçir yoksa hem o konağı hemde kocanı benimle paylaşmak zorunda kalırsın' dedim. Akşamına noldu peki!" Hevdem şoktan bir sey diyemezken ben devam ettim, "Boran Ağa'mız bana boşuna uğraşma yakında evleneceğiz kendini bu konuya yor sevgili nişanlıcığım yazıp göndermiş! Bende dayanamadım o sinirle sürahiyi patlattım. Keşke o olsaymışta onun kafasında patlatsaymışım." Soluksuz konuşmam ile Hevdem hâlâ aynı şekildeydi. Sert bir soluk vererek elimle Hevdem'in kolunu cimciklemem ile ufak bir çığlık atarak kendine geldi.
"Ya sana inanmıyorum sen adamın karısına kocanı paylaşacağız mı dedin?!" dedi hâlâ inanamayarak kolunu sıvazlarken.
"Evet," dedim olağan bir tavırla. "Yalan mı, onun dini nikahlı ama benim hem dini hem resmi nikahlı kocam olacak, yani bu evliliği dudurmazsa olacak olan bu, ki zaten kocası beni almaya dünden razı maşallah, Güneş hanımda bunlara rağmen hâlâ kocam da kocam diyordu." Dedim tüm ciddiyetimle.
Aklı karışmıştı tabiki, "Haklısın ama o kadın onu hayatta vazgeçiremez hatta Boran Ağa seninle evlenip o kadından biraz olsun kurtulacağı için seviniyordur bile."
Ya sabır der gibi nefes aldım, "Ben bilmem o kadarını bok yoluna gidiyorum ama hayırlısı diyeceğim artık yapacak hiç bir şeyim yok." Dedim gözlerime gölgeler düşerken.
"Ablam seni teselli edecek hiçbir şey diyemem ama bil ki ben burdayım ve ne olursa olsun sana hep yardım ederim... Anneminde seni sevmediğini düsünme n'olur, o sadece elinden bir şey gelmiyor o yüzden böyle." Demesiyle gözlerim dolu dolu iken buruk bir tebessüm yerleştirdim dudaklarıma.
"Hevdem, sende pek bir şey yapamıyorsun ama yanımdasın şimdiye kadar kendimi iyi hissetmem için hep elinden geleni yaptın ama o bana bakmadı bile evleneceksin aileni koruyacaksın dedi bir askere emir verir gibi. Ben çok bir şey istemedim ki." Hevdem söyleyecek kelime bulamazken elimin sargısını bitirdi. Ortamın hüzünlü havasını bozmak ister gibi yine gülerek bana baktı.
"Yani abla sende şirkete giderek iyi mi yaptın bilemedim." Demesiyle kaşlarımı çattım. "E abla adam senden ayrılmak isteyeceği varsa da seni gördükten sonra bırakmazdı ki, şu fiziğe şu endama şu kalçalara şu göğüslerin dolgunluğuna bak ben olsam seni şirket odasında gördüğüm gibi üzerine atlardım vallahi." Dediklerini fark etmeden konuşan Hevdem'e şaşkınlıkla baktım. Sonunda ne dediğini anlayan ve gülümsemesi bıçakla kesilirken Hevdem ayaklanmam ile ayaklanıp hızla odadan çıkıp kaçtı.
"Dengesiz, ben senin üzerine bir atlarım bir daha kaldıramazlar beni." Diye sinirle bağırdım ardından.
Hâlâ şarjda olan telefonumu hatırlayıp elime alıp açtım. Pek çok arama yoktu aslında ama Ankara'dan olan Resim öğretmenim aramış ve mesajlar atmıştı okullar açılalı iki hafta bile olmamıştı ve ben son senemde orada bile değildim amacım sadece düğüne katılmakken şu an olduğum konum berbattı. Nejat hocamı tekrar aradım. Telefon neredeyse kapanacakken açılmıştı.
"Alo hocam." Dedim biraz çekinerek.
"O deli kız, sonunda dönmüşsünüz aramalarıma." sesindeki kinaye farkedilir derecedeydi.
"Hocam pek iyi değil buralar o yüzden dönemedim size," hakkımda az çok bir şeyler biliyordu, "Tamam peki, okula ne zaman başlıyorsun o zaman." Sorusuyla gozlerimi tavana diktim yine ağlamamak için.
"Ben sanırım geri dönemeyeceğim." Sesim boğuk ve kısık çıkmıştı.
"Ne demek dönemeyeceğim," şaşkınlık dolu sesi kulaklarıma doldu, "Evladım dalga mı geçiyorsun sen."
"Hayır, dediğim gibi geri dönemeyeceğim, zaten yakın zamanda senemi dondururum, bu arada ben şu tabloları bitirdim yakın zamanda size kargolatır gönderirim." Evet Nejat hocam aracılığıyla tablolarımı satıyordum ve gelirin yarısı bana yarısı vakıflara dağıtılıyordu.
"Seni ısrar etmeye kalksam biliyorum ki inat birisin, yaşadıklarına az çok hakimim ama bilmen gerekirki en ufak bir yardımda bir telefon uzaktayım o kadar." Sesi her zamanki gibi ferahlatıcıydı bana okul yıllarında fazlaca yardımı olmuştu olmayan dostlarım yerine geçmişti neredeyse. "Ve tablolarda acele etmemen gerektiğini söylemiştim henüz bir ay kadar vakit vardı."
"Hocam benim başım kalabalık burada o yüzden erkenden yaptım."
Biraz daha konuştuktan sonra kapatmıştık.
Kahvaltıya inmemiş ve odamda yemiştim tabi Hevdem'de bana eşlik etmişti. Saat öğleni çoktan bulmuştu ve ben konağın arka tarafında bulunan koca gövdeli ağacın altında olan salıncağa binmiş öylece sallanıyordum. Annem ise sanki dün biz hiç kavga etmişiz gibi yarın olacak kız isteme ve söz için hazırlık yapıyordu, söz ile nişanı aynı anda yapacaklardı.
Onlardan ne kadar uzak durursam o kadar iyiydi.
"O Hanımağam napıyorsun burada kız, senin şimdi içerde bir sürü elbise falan deniyor olman gerekmiyor muydu?" Alaylı olarak işittiğim bu ses Fisun'a ait olmaması için dua ederken tekrar konuşması ile gözlerimi açtım karşımdaki varlığına baktım.
"E tabi haklısın sen diğer genç kızlar gibi evlenmiyon demi, yani ne yapcan özel olarak giyinmeyi adam zaten seni almaya mecbur başka çaresi mi var." Sırıtarak konuşması ile gözlerimi yumdum ve kendime sakin olma telkinleri verdim. Ama bir halta yaramadı.
"Seninle hiç uğraşamam Fisun hadi git başımdan." Dedim gayet sakin bir tavırla.
Fisun beni dinlemeyip kollarını giydiği sarı dar boydan elbisesinin göğsünde birleştirdi. "Olur mu Hanımağam ben buraya yardıma geldim ihtiyacın falan olur diye." Hiç utanmaları olmadan annesi ile yine konağa gelmişlerdi sözde yardım etmek için.
"Anam içerde Fisuncum, çok meraklıysan git sana yapılacak iş verir o." Gayet sakin ve umursamaz cevaplarım onu bozuyordu çünkü sinir edip olmayan huzurumu kaçırmak için gelmişti.
"Yok ya vazgeçtim, hem sen biliyor musun ben şirkette çalışmaya başladım." Demesiyle hızla dikleştim, kaşlarım çatıldı. Bu halime gülümsedi.
"Hangi şirkette!" Dedim yüksek sesle.
"Hangisi olacak Riva şirketinde tabiki, hatta Ferman abinin yanında asistanı olarak." Diye göğsünü gererek konuşması ile iyice dellenmiştim. Ben o kadar çalışmak istememe rağmen laf olur yakışı kalmaz diye çalıştırmayıp elinde lise diploması bile olmayan Fisun'u nasıl alırlardı. Ben yaptığım tabloları bile satışa çıkarıp sergilerken kendimi gizliyordum, onca hayranıma rağmen herkes beni farklı bir isimle daha doğrusu bir lakapla tanıyordu, buna rağmen kendimi hep gizlemiştim, tek hayalim resimlerimi yapacağım bir atölyem ve bir sergi açıp kendimi sunmaktı üstelik hayal olarak kalmayacaktı şimdi değilse bir gün elbet olurdu.
"Ne oldu şaşırdın demi, hatta sende çok istemiştin değil mi şirkette çalışmayı ama işte gördüğün gibi abin beni bir kerede aldı valla ona ne kadar teşekkür etsem az-" daha fazla kalıp delirmemek için hızla salıncaktan inip konağın avlusuna adımladım, bir yandan da abimi arıyordum telefonla.
Açılması ile, "Abi sen böyle bir şeyi nasıl yaparsın!" Tısladım dişlerim arasından.
Avludaki hizmetlileri, Nüvit yengem ile Hevdem'lere bakmadan merdivenlere yöneldim, "N'oldu anlamıyorum Gece?"
"Fisun'u işe almışsın bunu nasıl yaparsınız abi hele de sen nasıl yaparsın ya!" Artık sesimi tonunu ayarlayamayarak yükselttim sesimi.
"Gece bağırma sandığın gibi değil," sesi bıkkın çıkmıştı sanki.
"Ne sandığım gibi değil abi ben size o kadar konuştum beni alın çalışayım diye, siz beni almayıp nasıl Fisun'u alırsınız!" Derken odama girmiş volta atıyordum.
"Tamam hazırlan sen, gelip alayım seni dışarda konuşalım telefonda olcak iş değil bu." Sesli bir nefes vererek.
"Nereye gideceğiz?!" Diye konuştum bastıramadığım öfkemle.
"Ne bileyim gideriz bir yere işte." Demesiyle aklıma gelen şeyle gözlerim irileşti.
"Asi'ye gidelim!" Diye cırladım telefona.
"Kulağımı delik deşik ettin lan!" Birden cırlamam ile olmuştu tabii.
"Abi lütfen Asi'yi çok özledim onu görmeye gidelim bana çok iyi gelir o n'olur." Diretmem ile hemen kabul etmiş hazırlanmamı istemişti. Asi benim biricik atımdı normalde buradaki ahırda kalıyordu, abimin, Hevdem'in ve babamın atıyla beraber ama çok fazla at binmedikleri için arada ayda bir falan hem bakımları için hem atların yabanileşmesini önlemek için Mardin'in en iyi at çiftliğine gönderilirdi.
Abim bu elle at binmeme izin vermesede diretecek olsada yinede Üzerime at bineceğimden rahat kıyafetler giydim.
Üzerimde siyah dar paça deri pantolon üstüme hafif salaş bordo gömlek giyip önünü pantolonun içine koydum ama arka tarafını içime koymadım ve kalçalarımı kapatmasını sağladım, iki düğmesini açık bıraktım uzun ve salaş olduğu için iyiydi, ayaklarımada bordo hafif topuk kovboy çizmelerimi giydim. Saçlarımı kulaklarımın yanlarından birer tutam alarak tepemde yarısını lastikle topladım, böylece turuncuya yakın rengi saçlarım kalçalarıma kadar dalgalı bir şekilde uzanırken önündeki tutamları topladığım için yüzüm ortaya çıkmıştı. Sırf biraz olsun dağıldığım görülmemek için ufak gümüş yıldız küpe ve kolye setimi taktım sade ama güzel bir makyajda yapınca, birazda olsa toparlandığımı ve hastalıklı ruh halimden azda olsa sıyrıldığımı farkettim. Son olarak siyah güneş gözlüklerimide yakama taktım.

Yanıma sadece telefonumu ve ilacımı almam yeterli olurdu sanırım zaten Ferman bey yanımda olucaktı.
Evden çıkalı yarım saat oluyordu ve neredeyse at çiftliğine varacaktık yani az kalmış diye tahmin ediyordum çünkü araba şu an büyük ve boş arazi dolu yolda ilerliyordu at çiftliği buralardaydı. Hevdem arkada oturmuş ve hiç sesini çıkarmıyordu, abim onu bilerek getirmişti çünkü eğer olurda sinirlenirsem Hevdem beni yatıştıracaktı ona göre. Hevdem'de olayları az çok bildiğinde suspus olup oturmuştu öylece. Abim araba kullandığı için çiftlikte konuşacağımızı söylemiştim o da sadece kafa sallamakla yetinmişti, tuhaf bir hali vardı.
Babamın eskiye dayanan mesleği Mücevherattı, çok güzel takılar tasarlar yapardı, abimde mücevher tasarımcısı olmuş işin başına geçmişti ayrıca bir çok ülkede altın madenlerimizde vardı, bizde çizimde iyi olmak genetikti sanırım. Bir çok takım abimin ve babamın özel tasarımlarıydı tıpkı üzerimdeki gümüş takılar gibi.
Abimin arabayı park etmesi ile yavaşça indik arabadan yan yana gelince büyük çiflik kapısının görevliler tarafından açılması ile girdik. Normalde turistlerin çokça geldiği bir yerdi ve etrafta olmaları kendilerini hemen belli ediyordu.
"Hoşgeldiniz Ağam, hoşgeldiniz Hanımağalarım." Diye gülümseyerek konuşan Kâhya ile, "Hoşbulduk." Dedi abim. Bende gülümsedim ve başımla selam verdim sadece, abim önde taşlı ama düz olan yolda ilerlerken bende gözlüğümü taktım ve Hevdem'in koluna girerek abimi takip etmeye başladık.
Bir süre sonra atların olduğu tahtadan oluşan yollu bölüme gelmişken daha etrafı tarayamadan. "Oo ağam hoş gelmişsen sefalar getirmişsin." Diye yüksek sesle konuşarak yanımıza gelen tanımadığım bir adam abimle selamlaşırken, adamın arkasında gördüğüm kişilerle dona kaldım gerçek mi değil mi bakayım derken gözlüğümü parmağımla hafif indirdim ve bir çift Kehribar rengi gözle göz göze gelince gerçekten burada olduğunu anladım.
Boran Asparşah şu an tam karşımdaydı.
&Bölüm Sonu&