Dokuzuncu Bölüm

2141 Kelimeler
Adrian misafirini yollamıştı yollamasına, ama içi rahat değildi. Evindeki hizmetçinin kendisini yanlış anlamasından, karakterini sorgulamasından ona neydi ki? Bunu düşünüp kendisine dert etmek, aptallıktan başka bir şey değildi. Ama işte… Aması vardı bu olayın bir de… O Heaven ile ateşli bir öpücüğü paylaştıktan sonra bedeninin arzularını Valerie ile söndürecek bir adam değildi. Tamam, inkar edemezdi. Valerie dün gece onu etkilemiş, kısa bir an için kardeşinin bıraktığı yerden devam etmesi için bilinç altını dürtüklemişti. Ama Adrian şehvetinden boğulacak bile olsa bunu gerçekleştiremezdi. Aklını işlerine, masasında duran evraklarına veremiyordu. Genç kızın sabahki hali gözünün önünden gitmiyordu. Ne yaptığının farkına bile varamadan ayaklanmış, kapıya ilerliyordu. Ayakları sözsüz bir emrin kurbanıydı. Heaven'a gitmek, konuşmak ve bu meseleyi genç kızın kafasından silip atmak istiyordu. Mutfağa indiğinde Heaven'ın dışında birkaç çalışanının daha orada olduğunu gördü. Genç kızla yalnız kalmak ve konuştuklarını kimseye duyurmamak adına, kendisini gören birkaç çalışana başıyla dışarı çıkmalarını işaret etti. Yaşları geçkin kadınlar ellerinde ne varsa bırakıp kapıdan çıkarken, dedikoduya başlamışlardı bile. Adrian Heaven'ı ne duruma sokacağının tespitini yapamamıştı yine. Varlığının farkında olmayan, sırtını kapıya dönmüş çalışan genç kızın arkasından boğazını temizleyerek kendisini belli etti. Heaven daha o içeriye girer girmez karıncalanmaya başlayan bedeninin sinyallerinden, onun geldiğini fark etmişti. Ancak ona istediğini öyle kolay vermeyecek, onun bahanelerine gözü kapalı kanmayacaktı. En azından kendisine söylediği, kendisini ikna etmeye çalıştığı konu buydu. Hain duygularının ihanetine uğramaktan korkuyordu. "Buraya bakmayacak mısınız Bayan Brown?" diyen o boğuk ve iç titreten sesle ıslak ellerini önündeki önlüğe sildi. Kont'a siniri, öfkesi had safhada olsa bile emre itaatsizlik etmeyecekti. Belki de Adrian'ın kendisiyle uğraşmasına son vermek için tam anlamıyla uysal olması yeterdi. Fakat uysallık, söz konusu Adrian olduğunda Heaven'ın sahip olduğu erdemlerden biri değildi. Oysa diğer insanlara karşı daha önce hiç diş bilemek istememiş, asla saygıda kusur etmemişti. Bu adam kendisini asi olmaya yönlendiren bir şeylere sahipti. "Ne istemiştiniz Lordum?" demek için kendisini zorladı. Sesini ayarlamak ve öfkesini saklı tutmak adına gerçekten de içten bir savaş vermişti. "Sadece sizinle konuşmak istemiştim Bayan Brown." yanıtıyla karşılaştı. Heaven kaşlarını çattı, ellerini ise elbisesinin eteklerinin üzerinde yumruk yapmıştı. "O halde sizi hayal kırıklığına uğratacağım." dedi. "Çünkü yapmak zorunda olduğum çok işim var. Ama eminim, özel uşağınız sizinle sohbet etmekten büyük mutluluk duyacaktır." Adrian kızın aksi olma konusunda haklı olduğunu biliyordu. Ancak bu şekilde terslenmek ve reddedilmek de gururuna dokunuyordu. "Ben sizinle konuşmak istiyorum ama!" "Ben de işimi yapmak istiyorum ama!" Adrian birkaç adımda yaklaşarak Heaven'ı tezgaha gerilemek zorunda bıraktı. "Senin patronun ben olduğuma göre," derken 'ben' üzerinde belirgin bir vurgu yapmıştı. "sana şu anda benimle konuşmak zorunda olduğunu emrediyorum. Lanet olası yemeklerin canı cehenneme! Sen şimdi beni dinleyeceksin!" Heaven kollarını göğsünde çaprazladı ve ağırlığını bir ayağının üzerine vererek savunmasını yapmasını bekledi. "Pekala, neymiş derdin?" derken resmiyetten yine uzaklaşmıştı. "Sabah olanlar hakkında konuşmak istiyorum." dedi Adrian. Heaven cevap vermedi. Genç kızın sessizliğine şüpheyle yaklaşan Kont kaşlarını kaldırarak Heaven'ı inceledi. Bir süre daha bekledikten sonra, "Bir şey demeyecek misin?" diye sordu. Heaven için için titrerken, kendisini sakinleştirmek adına derince bir soluklandı. "Sizden duyacağım açıklamaya ihtiyacım olduğunu size düşündürten nedir? Özgüveniniz sizi umursadığımı düşünecek kadar tavan mı yaptı?" Bu sözler de, Adrian'ın egosuna indirilebilecek en ağır darbe etkisini yarattı. Şimdi susma ve soluklanma sırası genç adamdaydı. Bu suskunluk anında hissettiğini sandığı duyguları sorguluyor, bu umarsızlığın kendisine neden bu kadar dokunduğunun muhakemesini yapmaya çalışıyordu. Fakat kendi içinde oluştuğundan habersiz olduğu duygular labirentinden çıkış yoktu. Eğer ki Adrian bu labirentin dehlizleri arasında kaybolacaksa, yalnız başına olmayacağının sözünü verdi kendisine. Aynı belirsizliklerle Heaven'ın da can çekişmesini istedi. Sonradan edeceği lafların ne denli gereksiz olduğunu ise kendi kendine itiraf edebilecekti. O an için ise, Adrian'a göre en doğrusu bu gibi gelmişti. "O halde ablanın senden çok daha iyi öpüştüğü gerçeğini bilmek seni hiç üzmeyecektir." dedi. Heaven duyduklarıyla sarsılsa da, elbisesi üzerinde yumruk olan ellerini daha fazla sıkarak, yaşadığı acının derinliğini gizlemeyi tercih etti. Bu adamın rezilliği, kendisini de rezil hissetmesine sebep olmuştu. Genç adamın kendisine yaptıklarına verdiği karşılık, onu da en az karşısında dikilen genç adam kadar suçlu kategorisine sokuyordu. Ağzının kuruluğunu gidermek için yutkundu. Boğazına büyük bir sıkıntı gelip oturmuştu. "Hayır," derken gözlerini Adrian'ın gözlerinden kaçırıyordu. Genç adam daha da fazla sinirlendiğini hissederek, Heaven'dan bir tepki alabilmeyi umduğu sözlerine devam etti. "Ve ablanın bedeninin cazibesine kapılmam da sende bir rahatsızlık yaratmayacaktır. Ya da onu altıma aldı…" Gerisini getiremedi, çünkü yüzüne inen minik elin, kendisinden büyük etkisi ile başı yana çevrildi. "Ablam hakkında söylediklerinize dikkat edin. Onun davranışlarını her ne kadar onaylamıyor olsam da, o benim ablam ve siz Beyefendi, laflarınızla onun itibarına hakaret ediyorsunuz. Buna izin vermem!" Adrian tek bir kelime daha etmeden mutfaktan ayrıldı. Onun ardından olduğu yere yığılan Heaven'ın ise bildiği tek bir şey varsa, o da bu tokadın cezasız kalmayacağıydı. Er ya da geç, Heaven bir Kont'a vurmanın bedelini ödeyecekti. Belki bugün değil, belki de o hafta içerisinde de değil… Ama elbette bir gün… —– Günler geçiyordu. Heaven mutfakla ve yemeklerle uğraşarak kendisini oyalıyor, yaşadıkları gecenin ve ertesi günün düşüncelerini zihninden uzak tutuyordu. Düşünmek daha fazla acı demekti ve Heaven, suçsuzken neyin bedelini ödediğini düşünerek kendisine acı çektirmeyecekti. Kont da günlerini çalışarak geçiriyordu. Evden çok erken saatlerde ayrılıyor ve eve çok geç saatlerde dönüyordu. Dışarıda ne yaptığı ise merak konusuydu. Özel uşağı bile Kont'un nereye gittiğini, kimlerle görüştüğünü bilmiyordu. Sabah ayrılırken kendi atıyla ayrılıyor, at arabasının hazırlanmasını istemiyordu. Son konuşmalarının arkasından Heaven ile karşılaşmamıştı. Kocaman malikanede bu çok da anormal sayılmazdı. Zaten akşam yemeği saatinden sonra evde olduğu için Heaven odasına çekilmiş oluyordu. Günün menüsünü ise kahya ile kendisine iletiyordu. Olması gereken de buydu. Heaven'ın özlemini çektiği tek şey evi, ailesiydi. Yaşlı babasını ve dadısını çok özlemişti. Malikanede çalışmaya başladığından beri evine bir kere bile gitmemiş, onları görmemişti. Betty'nin ziyaretine gelmesi zaten mümkün değildi. Ama babasının gelmemesi için bir sebep yoktu. Belki de yaşlı adam kızını ziyaret ederek aklının bulanmasını istemiyordu. Heaven, babası adına bahaneler üreterek ona olan kırgınlığını gidermeye çalışıyordu. Malikanenin hareket kazanması eve bir ziyaretçinin gelmesi ile başladı. Durgun geçen bir öğle üzerinde, malikanenin ağır kapıları çalındı ve genç, yakışıklı bir adam içeriye alındı. Kapıyı açan uşak uzun yıllardır bu malikanede çalıştığı için gelen kişinin kimliğinden haberdardı. Ziyaretçinin, ölen Kont'un yerine geçmesi gereken kişi olduğunu biliyordu. Genç misafir en büyük ve en gösterişli salona alındı. Adrian her zamanki gibi dışarıdaydı. Adam uzun yoldan geldiği için açtı ve derhal kendisi için bir şeylerin getirilmesini istiyordu. Yemek saatine daha vardı ve mutfakta hazır olan tek şey atıştırmalıklardı. Adamın aksiliğinden nasibini alan uşak mutfağa inerken bundan yakınmaktaydı. Mutfağa girdiğinde içeride çalışanların kendisine garip gözlerle baktığını gördüğünde patladı. "Bakmayın bana öyle! Hemen bir tepsi hazırlayın. Çay ve bir tabak kurabiyeyi bir an önce hazır edin." Yaşlı kadınlardan birisi oturduğu yerden kalkarken merakına yenildi. "Kont bugün erken mi geldi?" Tepsinin hazırlanmasını beklerken yapacak bir şeyi olmayan uşak, boşalan sandalyeye yerleşmişti. "Tanrı korusun, daha da beteri…" diye mırıldandı. Artık herkesin merakı tavan yapmıştı. Kendisine bakan ve cevap bekleyen kadınlara bir göz atıp iç geçirdi. "Gelen Kont'un kuzeniydi." dedi. Birkaç kişi daha iç geçirirken bir şeyden haberi olmayan Heaven bu telaşın sebebini daha da çok merak etti. "Kont'un kuzeninin gelmesine neden bu kadar çok şaşırdınız ki?" derken, kaşları duyacağı cevabın beklentisiyle birleşmişti. "Sen bilmiyorsun. Ölen Kont'un yerine gelen kişi geçecekti." cevabı geldi. Hala bir şey anlamayan Heaven boş gözlerle, "Yani?" dedi. "Lord Byron vasiyet açıklandığından beri bir kez olsun buraya ziyarete gelmedi ve Kont'a bir tebrik mesajı göndermedi. Şimdi kim bilir buraya neden geldi?" Durumu yavaş yavaş anladığını düşünen Heaven dudaklarını ısırarak, bakışlarını tepsiyi hazırlayan Sally'e  çevirdi. Arkadaşı da diğer herkes gibi huzursuz görünüyordu. Bu da Heaven'ı daha fazla meraka sürüklüyordu. Oturan uşağa bakarak bir karar verdi. "Senin için de bir sakıncası yoksa tepsiyi yukarıya ben götüreyim." dedi. Bu uşak için büyük bir iyilikti. Adamın terslemesinden ve hakkıymış gibi emirler vermesinden rahatsız olmuştu. Onunla bir kere daha yüz yüze gelmektense, bu görevi Heaven'a yıkmayı tercih ederdi. Başıyla onayladı ve fazla hevesli görünmemek için, "Madem öyle istiyorsun…" diye mırıldandı. Genç kızın kendisine yaptığı bu iyilik için ona daha iyi davranmayı aklının bir köşesine not etti. Sally'nin hazırladığı tepsiyi ondan alırken, arkadaşının kendisine kararsız gözlerle baktığını fark etti. "Ne var?" dedi. Sally başını salladı. Bakışlarını kaçırırken dudaklarını ısırıyordu. "Sadece…" deyip sustu. Sonra konuşmaya karar vermiş olacak ki daha kararlı bir şekilde devam etti. "Sadece bunu yapmak istediğinden emin misin?" Heaven da başıyla onaylayıp, "Neden? Bir sorun mu var?" diye sordu. "Hiç… Heaven, orada gereğinden fazla oyalanma." dedi. Arkadaşının bu hallerinden şüphelenen Heaven tekrar başını sallayarak, tepsiyi misafirlerine sunmak üzere mutfaktan ayrıldı. Salon kapısına vardığında kalbi endişe ve meraktan göğsünün içinde pır pır atıyordu. Kapıda son bir derin nefes alıp başını dik tutarak içeriye girdi. İçerideki misafir pencereden dışarıyı seyrettiği için yüzünü göremiyordu. Ona daha fazla bakmadan ilerleyip tepsiyi bir çay sehpasının üzerine bıraktı. Kendisini fark etmemiş gibi davranan adamın dikkatini çekmek için birkaç kere öksürdü ve, "Lordum," diye seslendi. Frederick Lucas Byron kendisine seslenen yumuşacık sese döndü. Dışarısının ışığıyla kamaşan gözleri içerinin karanlığına yöneldiğinde bir anlığına gözlerinin önü karardı. Görüşü düzelirken karşısında gördüğü güzellikle dudakları alayla kıvrıldı. "Ben cehennemi satın almaya gelmiştim ama görünen o ki cennete düşüvermişim." diye mırıldandı. Heaven duyduklarını anlamlandıramayınca gayri ihtiyari, "Anlayamadım?" deyiverdi. Genç adamın dudaklarındaki gülümseme genişlerken adım adım genç kıza ilerledi. Tam önünde durduğunda elini kaldırdı ve hakkıymış gibi, Heaven'ın elbisesinin açıkta bıraktığı narin tenini elinin sırtıyla okşadı. "Güzelliğiniz gözlerimi kamaştırdı genç bayan. Daha çok kısa bir süre önce dünyanın acımasız yüzüyle karşılaşmamış olsam, cennete düştüğüme inanacağım." Heaven adamın kendisine dokunmasından ve söylediği imalı laflardan açık açık rahatsızlık duydu. Gerilemeye çalıştı. Ancak ne kadar geriye gitse, karşısındaki adamın adımları da kendisini ileriye doğru takip etti. Üstelik her adımı, genç adamı kendisine biraz daha yaklaştırdı. Adamın sıcak nefesi Heaven'ın yüzüne çarpmaktaydı. Heaven hücrelerinde yavaş yavaş yükselen korkuyu hissetti. "Ça-çayınız…" demeye çalıştı. Genç adamın ilgisini farklı yöne çekebilirse buradan aceleyle çıkacak ve bir daha merakına yenik düşmemesi gerektiğini öğrenmiş olacaktı. Fakat genç adam soğumakta olan çayı ya da karnını doyuracak olan bisküvileri önemsemiyordu. Genç adam, ortamda daha farklı türlerde iştahını kabartan bir tatlı bulmuşçasına soluyordu. Bu durum Heaven'ı gerçekten rahatsız etmeye ve korkusunu kamçılamaya başlamıştı. Buradan bir an önce kurtulmalıydı. Lucas'ın eli genç kızın saçlarına çıkıp koyu renkli bukleleri parmakları ile ezmeye başladığında, Heaven daha fazla katlanamayacağını anladı ve adamın pis bir ışıkla bakan gözlerine kendi delici bakışlarını sabitledi. "Beni hemen bırakın!" diye tısladı. Direnişi karşısındaki adam tarafından bir naz, devam etmesini gösteren bir işaret olarak algılandı. Heaven'ın saçlarındaki elleri yanaklarına kayarken sırıtışı, yüzünde kocaman bir yara gibi genişledi. "Bırakmazsam ne olur?" diye sorma cüretini gösterdi. Heaven titrediğini karşısındaki adamın algılamamasını dilerken, cesaretini kaybetmemek için de içten içe kendisini yüreklendirmekteydi. Adamın yanağına dokunan ellerinden uzaklaşmak için yüzünü geri çekerken, "Eğer bırakmazsanız, kim olduğunuzu umursamadan hemen şimdi, burada bir rezalet çıkarırım." dedi. Adam önünde kendisini çok eğlendiren bir komedi oynanmış gibi neşeli bir kahkahayı salınca Heaven bir adım daha geriledi. Fakat bu seferki kaçışı adamın kollarının beline dolanmasıyla yarıda kaldı. Bir anda yabancı kolların hapsinde kalan Heaven donakaldı. Bu donukluk çözüldüğünde ise, sıkı kolların hapsinden kurtulabilmek adına mücadele etmeye başladı. "Bırakın beni! Size bırakın beni diyorum!" diye çırpınıyordu. Ama korkusu adamın kendisine olan arzularını kabartıyordu. "Uslu dur küçük kedi, seninle çok eğleneceğiz." diyen adamın kendisini zapt etme çabaları genç kadını zorluyordu. Beline dolanan kollar güçlüydü ve Heaven korkunun keskinleştirdiği gücüyle bile adamın gücüne eşit değildi. Yapabileceği tek şey gözlerini kapayarak, Tanrı'ya yakarmaktı. Sesini duyan bir uşağın onu kurtarmak için odaya dalmasını ummaktı. Dualarından çok daha iyisinin kendisini bulabileceğini planlayamazdı. Adrian o günlük gezisini kısa tutmaya karar vermişti. Atını evine yönlendirirken içinde dinmeyen bir sıkıntı gittikçe büyüyordu. Eve varıp, atını seyise teslim ettikten sonra biraz olsun dinlenebilmenin hayallerini kuruyordu. Günlerdir evden uzak kalabilmek için sabahın erken saatlerinden akşamın geç vakitlerine kadar eve yaklaşmıyor, arazi sınırları içerisindeki bütün köyleri, köylerde ikamet eden kiracıları dolaşıyordu. Ama bugün bu eyleme daha fazla devam edemeyeceğine karar vermişti. Bu hiçbir şey için çözüm değildi. Uğraşıları aklındakileri uzak tutuyor olabilirdi, ama yorgunlukla çöken bedeni kendisini uykuya teslim ettiğinde, gecelerini dolduran rüyalarını engelleyemezdi. Ve Tanrı biliyor ya, bütün rüyaları Heaven'ın bedeni üzerinde hüküm sürmeye aitti. Malikanenin açılan kapılarından içeriye girdiğinde kulağına gelen gürültünün ardından kapıyı açan uşağa döndü. Kaşları derinden çatılmıştı. Kont Westcliff'in evinde asla böyle saygısızlıklar olmazdı. "Neler oluyor böyle?" diye sorduğunda karşısındaki uşak korkusundan bir ses çıkaramadı. Kekeleye kekeleye bir şeyler anlatmaya çalışırken iyice dili dolandı. Adrian adamın konuşamayacağını anladığında sinirli bir nefes verip, adımlarını gürültünün geldiği misafir odasına doğru yönlendirdi ve içeriye girmesiyle sinirlerinin hiçbir zaman olmayacağı kadar gerildiğini hissetti. Kendisinin dokunmaya korktuğu kadın beline dolanan ellerle boğuşuyor, belli ki kurtulmaya çalışıyordu. Yüzünü seçemediği adam ise bırakmaya niyetli görünmüyordu. Adrian genzini dolduran hırıltıyı serbest bırakırken, bir savaşçı gibi Heaven'a dolanan adamın arkasına yapıştı. Tek bir güçlü hareketle adamı genç kızın üzerinden alıp, ileriye fırlatırken, yalnızca Heaven'a odaklanmıştı. Genç kızın oldukça hırpalanmış ve şoka uğramış görünen ifadesi Adrian'ı korkuların en beterine sürüklüyordu. Heaven'ın dirseğini yakalayıp ayakta kalması için destek olurken arkasına döndü. Öldürücü bakışlarını karşısındaki yüze sabitlerken, ağzından yalnızca bir, "Sen…" sözcüğü duyuldu. Arsızca sırıtan karşısındaki adam ise yüzsüzlüğünü kelimeleriyle de Adrian'ın yüzüne vurmuştu. "Selam kuzen, beni özledin mi?"  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE