Salondan yükselen iç gıcıklayıcı kahkahalar eşliğinde Heaven çenesini ve yumruklarını sıkmak zorunda kaldı.
Lordun emrettiği gibi, ablasını onunla konuşması için mavi salona yolladığı andan beri gerginliği kendisini ele verir nitelikteydi. Sonuç olarak, akşam yemeğine misafir olarak ağırlanan Valerie için, mutfakta emek sarf eden Heaven, sebepsiz yere yağmak için çırpınan göz yaşlarıyla amansız bir savaş vermişti. Kazanan Heaven'ın iradesi olsa da, ta içinde hissettiği yenilmişlik duygusunun nereden geldiğini asla bilemeyecekti. Şimdi yemek salonundan duyduğu seslerin kulaklarında yarattığı tahribatı yok saymaya çalışırken, düşündüğü tek şey, mutfağında ya da odasının güvenli kollarında kendisi için yarattığı dünyada kaybolmak istediğiydi.
Valerie'nin kuzenleri ile katıldıkları balolarda aklı bir taraflarından daha küçük olan birkaç erkeği etkilemek için kullandığı buğulu sesi ile,
"Lordum, siz gerçekten de inanılmazsınız." dediğini duyduğunda, Adrian'dan gelecek cevaba odaklandı. Ama bunun yerine genç adamın içten gelen kahkahasını duymakla, Heaven sinirlerinin daha fazla gerilebileceğini keşfetmiş oldu. Oysa tanıştıkları günden beri genç adamın kendisinde yarattığı izlenim, onda bundan çok daha fazlasının olduğu yönündeydi. Nazlanan bir kadına, bir göz süzmeye, şehvetli kahkahalara ve kısık, baştan çıkarıcı ses tonlarına aldanmayacak kadar fazlası olmalıydı. Heaven'ın göz önünde bulundurmaktan kaçındığı bir şey vardı. O da, Adrian'ın istekli bir kadın karşısında, erdemleri olan her erkek kadar dayanıklı olmasıydı.
Gecenin karanlığına inat bembeyaz tüyleri ile aç bir şekilde odasında bekleyen kedisi Nyks'i hatırlamak, Heaven'ın yemek salonunun girişinde kilitlenen bedeninin hareket kabiliyetini yeniden kazanmasını sağladı. Yemek salonunun önünden hızlı adımlarla geçerek, hizmetçi kanadına dalarken, kalbinde küskünlük hissettiği iki insana ait seslerden uzaklaşmaya odaklanmıştı.
Odasının kapısını açmasıyla, yatağının altına saklanan Nyks'in ortaya fırlaması Heaven'ı gülümsetti. Bu fırlayış, öğleden sonra bu odada yaşananları aklına getirdiğinde, yüzündeki gülümseme daha da yayıldı. Valerie'nin hindi gibi kabararak kendisini savaşa hazırlayan halini unutması neredeyse imkansızdı. Ablasının eteklerine tırnaklarını geçirmek isteyen kedisinin ise sadece birazcık oyuna ihtiyacı vardı. O daha yavru bir kediydi ve ilginin üzerinde olmasını severdi. Valerie'nin düşmancıl tavırları alışkın olduğu bir şey değildi.
Heaven bir an için Nyks'i yemek salonuna salmanın hayallerini kurdu. Valerie'nin çıkaracağı yaygaranın Adrian'ın ona karşı güzel duygular beslemesine engel olacağını düşünmek, onu biraz olsun rahatlattı.
Düşüncelerinin ipini kaçırdığını fark ettiğinde, başını iki yana sallayarak kaşlarını çattı. Sol elini göğsüne bastırıp, sanki görünmez bir ağrı varmış gibi orayı sıvazlarken, yatağına çöktü.
"Ah Tanrım, lütfen günahlarım için sen beni bağışla," diye mırıldandı. Sonrasında tek yaptığı kedisinin karnını doyurmak ve kendisini kötü düşüncelerden uzaklaştırmak adına Nyks ile oyalanmak oldu.
Karşısındaki genç kadının hoş sohbetinden keyif alan Adrian, son esprilerinin yüzündeki izlerini yavaş yavaş silerken, amacından tıpkı ilk günkü gibi emin olduğu genç kıza gözlerini dikti. O korkusuz gözlerin, kendi delici gözlerine hiç utanmadan karşılık veriyor olması hayret vericiydi. Bir anlamda kız kardeşinin tamamen tersiydi.
Onu akşam yemeğine davet ederken amacı, Heaven'ı biraz olsun kızdırmaktı. Ancak genç kızı son konuşmalarından sonra göremediği için, kızgınlığın güzel yüzündeki yansımalarını tatmaktan mahrum kalmıştı. Genç kızı çok geç olmadan görebilmek için bir bahane bulmalıydı. Ama bu sırada da konuğunun kendisini eğlendiren muhabbetinden olabildiğince faydalanmalıydı.
Birbirlerinden Ay ile Güneş kadar farklı olan iki kız kardeşin annelerinin soylu bir aileden geldiğini Bay Brown'un söylemlerinden hatırlıyordu. Ancak bu genç bayanların hangi soylu aileye mensup olduklarını tam olarak bilmiyordu. Kızlar, babaları ile çiftlikte sürdürdükleri hayatlarından dolayı, tam olarak birer soylu hayatı yaşayamasalar da, saygın hanımlar olarak yetiştirildikleri, babalarının kızları ile ilgili övünçle bahsettiği birkaç konudan biriydi.
"Bana biraz ailenizden bahsedin," derken asıl öğrenmek istediği elbette ki Bay Brown'un ev hayatı değildi. Karşısındaki bayan da bu sorunun asıl amacının babası ile ilgili olmadığını bilecek kadar zekiydi.
"Tam olarak neyi öğrenmek istiyorsunuz Lordum?" diye sorarken, Valerie başını sola yatırmış ve çarpık bir gülümsemeyi dudaklarına yerleştirmişti. Adrian genç kızın Heaven'ı andıran, ama asla onun kadar kusursuz olamayacak yüzündeki çizgileri hızlı bir bakışla taramış, sonra sandalyesine yaslanarak kollarını göğsünde birleştirmişti. Aynı çarpık gülümsemenin kendi yüzünde de belirmesine izin verirken, kaşlarını da çapkın bir edayla oynattı.
"Siz ne kadarını paylaşmak isterseniz o kadarını almaya hazırım Leydi Valerie," derken sözlerinin hangi yönlere çekilebileceğini hesaplamıyordu. Oysa altında yatabilecek diğer anlamları da biliyordu. Valerie de bu cümlenin çift taraflı anlamını fark etmiş olacak ki, bakışlarına bir ışıltı, yanaklarına da utançtan olmadığı belli olan bir kızarıklık yerleşti. Genç kızın doğasında var olan ateş hızla yükselerek, yanaklarını tutkunun rengine boyayıvermişti.
"Annemi ben henüz çok küçükken kaybettik," derken karşısında oturan adamın bunu zaten biliyor olduğunu bakışlarındaki sabırsızlıktan anladı. Ama Valerie'yi şekillendiren her şey sanki bu cümlenin altında saklıydı. Daha sonra seslendireceği düşüncelerin temelinde yatan öfkeyi gizlemek adına büyük bir çaba harcayacaktı.
"Heaven'ın doğumu sırasında öldü. Ben henüz üç yaşındaydım. Heaven yüzünden annesiz büyümek zorunda kaldım."
Anlatmasına burada bir ara verirken karşısındaki adamdan anlayış ve sevgi dolu birkaç cümle duymayı bekledi, ama beklenti dolu bakışları boş gözlerle karşılanınca kaşları ufacık da olsa çatıldı. Adrian da bu değişimi fark edince, kızın bencilliğine vurgu yaparak,
"Ne kadar üzücü. Ama Bayan Heaven için daha da zor olmalı. Annesini hiç tanıma fırsatı olmamış ne de olsa," dedi. Genç Bayan Brown'un yaşadığı hissin ağırlığını kendisi de bilirdi. Ne de olsa kendi annesi de Bayan Brown'un annesi ile aynı kaderi paylaşmıştı. Fakat Adrian sadece annesini kaybetmekle kalmamış, hevesle kavuşmayı beklediği kardeşi ile birlikte, babasının ilgi ve şefkatini de derin çukurlara gömmüştü. Bu sebeple ölen kardeşini suçlamamıştı. Suçu kaderin üzerine atmak çok daha kolaydı. Karşısındaki genç kızın daha da çatılan kaşlarına, içinde hissettiği öfkeyi bastırarak kararlılıkla baktı.
"Annemi ben de hatırlamıyorum!" diyen Valerie, adamın sözlerinin üzerindeki etkisini saklama ihtiyacı duymadı. "Onu hatırlamıyorum! Tanrı aşkına, sadece üç yaşındaydım. Nasıl hatırlayabilirim ki?"
Adrian aynı sertlikle yanıt verdi.
"En azından onunla geçirdiğin üç seneye şükredebilirsin. Kardeşinin öyle bir şansı da olmadı. Üstelik, annesinin ölümüne sebep olduğu düşüncesi yakasını bırakmazken, nasıl olur da mutlu olabilir, söyler misin?"
Valerie genç adamın kızgınlığını daha fazla üzerine çekmemek için geri çekilmek zorunda olduğunu hissederek, kendisini yatıştırdı. Derin derin soluduğu havanın daha sakin düşünmeye teşvik ettiğini hissettiğinde, yüzüne inandırıcı olmasını umduğu mahcup bir gülümseme oturttu.
"Sanırım haklısınız Lordum," dedi. "Bencillik ettiğimi görebiliyorum. Bu söylediklerimi lütfen üzüntüme verin. Yaşadıklarımız kolay şeyler değil."
Adrian genç kızın geri çekilişini bir zafer olarak algılamasa da başını salladı.
"Elbette," diyerek genç kızı onayladı ve devam etmesi için teşvik etti.
"Annem Atterton Kontu'nun üç çocuğunun en küçüğüymüş. Annemin abisi şimdiki Atterton Kontu, Ve teyzemiz de Warton Dükü'nün Düşesi. Her ne kadar büyük babam bizi kabullenmek istemese de, Kont dayımız kız kardeşinin çocuklarını dışlamak istemedi."
Valerie'den öğrenmek istediklerini öğrenen Adrian tatmin olarak başını salladı.
"Sizin adınıza sevindim Leydi Valerie. Annenizin babanızla evlenerek kaybettiği her hakkından mahrum kalmamanız ümit verici."
Valerie tuzak cümlenin farkına varamadan, kendisini anlayan birinin var olduğunu düşünerek ışıl ışıl gülümsedi. Başını önüne eğerek,
"Kesinlikle haklısınız Lordum," derken adamı oltaya getirdiğinin hayallerine çoktan kapılmıştı bile. Oysa oltaya gelen kendisi olmuştu. Adrian genç kızın içindeki hırsın derinliğiyle yüzleşmek istemişti yalnızca. Ve aldığı cevapla karanlığın boyutunu görmüştü de.
Yemeklerin soğuduğunu fark ederek, dikkatini önündeki tabaklara yöneltti. Kibar bir gülümsemenin eşlik ettiği bir sesle,
"İsterseniz tatlı servisine geçelim?" diye sordu. "Kız kardeşinizin eşsiz turtasının tadını özlemişsinizdir."
Valerie Heaven hakkında duyduğu övgüyü kulak arkası ederek başını salladı. Adrian ise Heaven'ı görebilmek için sonunda bir bahane bulmuş olmanın verdiği mutlulukla, biraz uzaklarında dikilmekte olan uşağını çağırdı.
"Bayan Brown'u turtayı kendi elleri ile servis etmesi için buraya çağırabilir misin Dawson?"
Dawson Kont'un servisten memnun kalmadığını düşünerek gerilirken,
"Lordum, yanlış bir şey mi yaptım?" diyerek endişesini dışa vurdu. Adrian karşısında gerilen genç adamın endişesini anlayarak sırıttı.
"Hayır Dawson, yalnızca servisi Bayan Brown'un yapmasını arzu ediyorum. Şimdi gidip, onu bulabilirsin."
Dawson lorduna başı ile selam vererek odadan ayrıldı. Genç aşçıyı bulmak adına mutfağa gittiğinde, kendisini orada bulamayınca, odasına gidip onu çağırması için birini görmeyi diledi. Dileği anında kabul olurmuş gibi, çalışanlar arasında yeni aşçı ile muhabbet kurabilen tek hizmetçi karşısına çıkınca gevşedi.
"Sally, şu yeniye yemek salonunda beklendiğini iletmek üzere odasına gider misin?" diye sordu. Genç kız kaşlarını çatarak,
"Onun bir adı var ve ona adıyla hitap et!" dedi sinirle. "Hem neden kendin gidip söylemiyorsun? Gereksiz yere düşmanlık yaptığınızı ne zaman fark edeceksiniz?" diye de ekledi. Karşısındaki adamın aceleci tavrını görse de, görmezden geldi. Yeni arkadaşının bu şekilde dışlanıyor olması hoşuna gitmiyordu.
"Eğer hemen gidip onu yemek salonunda beklediklerini söylemeyecek olursan, Kont Westcliff'in öfkesi ile yüzleşmek üzere seni onunla baş başa bırakacağım. Bilmem anlatabildim mi Sally?"
Genç kız oflana oflana Heaven'ı çağırmaya giderken, Heaven'ın kız kardeşinin oturduğu masaya hizmet etmek üzere salona beklenmesinin çok aşağılık bir davranış olduğunu düşünmeden edemiyordu. Gerçi, Kont'un Heaven'ı çağırmasının sebebini henüz bilmiyordu. Belki de yemekler için teşekkür etmek ya da kız kardeşinin sonunda kendi evine gitmek için ayrılacağını bildirmek üzere de çağrılıyor olabilirdi. Sally başını iki yana sallayıp, merakını bir kenara iterek, önüne geldiği odanın kapısını tıklattı. İçeriden onay gelince kapıyı açarak, başını uzattı. Heaven'ın yine kedisi ile vakit geçirdiğini görünce gülümsedi.
"Yine odana mı kaçtın?" dedi.
Heaven gelenin Sally olduğunu gördüğünde yüzünde oluşan sıcacık tebessümüyle başını salladı.
"Sen neden gelmiştin?"
Sally alınır gibi yaparak, "Gelmem için bir sebep mi olması lazım?" diye sordu. Heaven'ın üzüntüyle bir açıklama yapmaya girişeceğini gördüğünde ellerini önünde iki yana sallayarak, "Sadece şakaydı." dedi. "Lord Westcliff seni yemek salonuna çağırıyormuş. Hemen gitsen iyi olur."
Heaven kaşlarını çatıp, dolgun alt dudağını sallandırırken oturduğu yataktan kalktı. 'Yine ne isteyecek acaba?' diye söylenerek Sally ile birlikte odadan çıktı. Yemek salonunun önünde Sally ile daha sonra olanları konuşmak üzere sözleşerek ayrıldılar.
Yemek salonuna girdiğinde, odasına giderken içeriden gelen neşeli seslerin, yerini sakinliğe bıraktığını fark etti. Kız kardeşinin şu anda oturduğu yere baktığında, genç adamın, kızlarından birini mutfağında zorla alıkoyduğu bir çiftçinin, diğer kızını neden yemeğe misafir olarak davet ettiğini düşündü. Bu Heaven'a karşı yapılan çirkin bir hakaretten başka bir şey değildi. Ve Heaven, genç adamın nefretini üzerine çekmek için ne gibi bir hata yapmış olabileceğini düşünürken, kasılan yüzünden habersizdi.
"Evet?" derken sesi zor duyulur cinstendi.
Adrian genç kızın yüzündeki değişimin saniye saniye farkında olmasına rağmen, hala ne gibi bir hata yaptığını kavrayamamıştı.
"Bize turtadan servis etmenizi istiyorum, Bayan Brown. Sizin elinizden çıkan bir şaheserin sunucusu da yine siz olmalısınız diye düşündüm."
Heaven genç adamın içten sözleriyle yutkunurken, 'Düşünmek yerine ölmeye ne dersiniz?' dememek için dilini ısırırken, büfede duran turta tabağını almak için arkasını döndü. Ve getirip servis ederken bile konuşmadı. Bu sessizlik Adrian'ın canını sıktı. Demek ki sabah yaptığı küçük uyarı, genç kız tarafından yeterince ciddiye alınmamıştı. Tam boğazını temizleyip 'Bayan Brown'la başlayacak uyarılarını sıralayacakken, dışarıdan gelen şiddetli gök gürültüsü ile konuşmak için açılan ağzı, balık gibi kapandı.
Valerie oturduğu yerde korkmuş bir şekilde sıçrarken, "Ah Tanrım, yağmur başladı!" diye inildedi.
Adrian kaşını kaldırıp yanında oturmakta olan genç kıza bakarken, cümlenin devamı varmış gibi hissederek, "Ve?" diye sordu.
Valerie gözlerini yumup başını iki yana sallarken, yüzünü ellerine gömdü. Parmaklarının arasında boğulan sesi ile, "Atımız Storm'un sırtında evime kadar olan mesafeyi aşmam imkansız. Sanırım bu gecelik sizde misafir olmaktan başka seçeneğim yok, Lordum." dedi.
Adrian kaşlarını derinden çatarak, bu durumu kendi içinde değerlendirmeye aldı. Heaven da bu sırada ablasının bulduğu her fırsatı değerlendiren bir fırsatçı olduğunu yüzüne haykırmamak için kendi içinde savaş veriyordu. Adrian'dan bir at arabası isteyebilirdi. Ve onu evine bırakan at arabası, ardından malikaneye geri dönebilirdi. Yağmurun sesi henüz arazide yankılanmıyorken, bunun kuru bir gök gürültüsü olabilme ihtimali de göz önünde bulundurulursa, Valerie'nin burada kalmak için bir sebebinin olmaması gerekirdi. Heaven bu malikanede hizmetçi kanadında uyuyorken, Valerie'nin misafir odalarında uyuyacak olması, belki de sırf amacına kestirmeden ulaşmak için genç lordun odasına giden yolda sinsi adımlarla ilerleyebileceği düşüncesi Heaven'ı çileden çıkarırken, isyan etmemek için de kendisini sıkmak zorundaydı. Elleri yumruk olmaktan kaskatı kalmıştı. Ve herhangi bir sıcaklığın bu yumrukları çözebileceğinden şüpheliydi.
Adrian bir süre düşündükten sonra başını salladı. Valerie'yi yemek için burada alıkoyan kendisi idi. Ve eğer gecenin karanlığında, gök yüzünün gazabına uğrayacak olursa kendisini sorumlu hissederdi. Bu yüzden onun bu gece evinde misafir olarak kalması en mantıklı seçimdi.
"Bayan Brown, kız kardeşiniz için bir oda hazırlamalarını söylemek üzere lütfen Sally'i bulun."
Adrian emrini aldığı halde yerinde duran Heaven'a şöyle bir baktığında, hala hareket etmediğini görerek kaş çattı. Daha sert bir sesle,
"Bayan Brown, dediğimi anladınız mı?" diye sorarken, kız kardeşinin azarlanmasından keyif duyan Valerie de gülümsemesini birbiri üzerine bastırdığı dudakları ile gizleme derdine girdi.
Heaven sesini kaybettiği yerden bulabildiğinde zorlukla, "E-elbette…" diye mırıldandı ve kendisine verilen emri yerine getirmek üzere, acele ile yemek salonundan ayrıldı. Bu işkencenin bir sonu gelmeliydi artık. Heaven hayatının normal düzenine geri dönmesi için, neredeyse elindeki her şeyi vermeye hazırdı. Adrian'la hiç tanışmamış olmayı diledi. Ona hiç kafa tutmamış ve dikkatini üzerine çekmemiş olmayı diledi. Ama kendisine verilen emri de yerine getirdi.
Sally'i bulduğunda gözyaşlarının aktı akacak gibi olduğunun farkında değildi. Kendisini gören genç kızın korku dolu bir iç çekişle, "Sana ne oldu böyle?" diye sorması ile kendine geldi. Durumu gizlemek için gülümsemeye çabaladı.
"Kont Hazretleri Valerie için uygun bir odanın hazırlanmasını istiyor. Görünüşe bakılırsa henüz yağmaya başlamayan yağmurun bu gece bize bir misafir kazandıracağını tahmin edemedik."
Sally sağ elini yumruk yapıp, sol avucuna sertçe indirirken, "Alçak adam!" diye tısladı. Heaven'ın niçin bu kadar üzüldüğünün farkındaydı. Onun kız kardeşinin altında kalması, Sally'nin de canını sıkıyordu. Oysa Sally'nin kavrayamadığı bir gerçek daha vardı. O da Heaven'ın Sally'nin sandığı neden dışında, daha derin konulara dalış yapmış olmasıydı. Genç kız bile henüz farkında değilken, Sally'nin bunu anlaması imkansızdı.
Yine de birlikte Adrian'ın odasının bulunduğu katta yer alan misafir odalarından birini hazırlamak için harekete geçtiler. Heaven oda seçerken Sally'den sadece Kont'un odasına en uzak odayı seçmelerini istedi. Ve bunun sebebini açıklama işine girişmedi. Sally de Heaven'ın kız kardeşini, birkaç çapkınlık hikayelerini duyduğu Kont'un ellerinden kurtarmak için böyle bir istekte bulunduğunu düşünerek, üstüne gitmedi. Oysa namusunu korumaya çalıştığı kişi kız kardeşi değil, Kont'un ta kendisiydi. Bunu Sally'e söylese, arkadaşı bu söyledikleri ile düşüp bayılabilirdi.
Odayı ısıtması için şömineyi yaktıktan ve yatağın sıcak kalabilmesi için birkaç tuğla ile yatağı ısıttıktan sonra yine birlikte aşağı indiler. Heaven odanın hazırlandığını söylemek için yemek odasına gitmeye gönüllü olduğunda, Sally anlayışlı bir gülümseme ile kolunu sıvazladı. Sonra birbirlerine iyi geceler dileyerek ayrıldılar. Heaven ise yatmadan ve tüm her şeyin bir rüya olduğuna kendini inandırabileceği uykuya dalmadan önce son görevini yerine getirmek üzere yemek salonuna girdi.
İçeride ne bulmayı beklediğini bilmiyordu. Ama tabakları boşaldığı için yapacak bir şeyleri olmadığından birbirlerine gözlerini diken bir Valerie ve Adrian bulmayı beklemediği kesindi. Midesindeki yakıcı hissin boğazına doğru yükseldiğini hissederken, kusmamak için yutkundu. Boğazını temizler gibi yapıp odadaki varlığını hatırlattı. Oysa birazcık dikkatli baksa Adrian'ın kız kardeşine diktiği bakışların eleştirel yanını görebilirdi. Ama Heaven görmek istediğine odaklandığından, ardında yatanı fark edememişti.
"Oda hazırlandı Lordum, dilerseniz Valerie'ye odasına kadar eşlik edebilirim."
Adrian Valerie'den çektiği bakışlarını Heaven'a çevirirken başını salladı. Valerie ayaklanırken Adrian da oturduğu sandalyede doğruldu. Genç kız odasına çıkıp, geceye hazırlanmadan önce elini kendi sıcak elleri arasında sıkıştırıp, yakıcı bakışlarını gözlerine dikerek, yumuşacık elinin üzerine tapılası dudaklarıyla bir öpücük kondurdu. Valerie dizlerinin bağının çözülmesinden ve arkasında duran sandalyeye yığılmaktan çekinerek, kız kardeşinin koluna yapıştı. Elini Kont'un ellerinden ayırıp, elbisesinin katları arasına gizlerken dişleri ile ezdiği dudaklarını iyi geceler dilemek üzere araladı. Ve Adrian'ın başını sallayarak dileklerini kabul etmesinin ardından ölçülü bir reveransla odadan ayrıldı. Heaven ise kız kardeşinin ardından genç kontla baş başa kalmamak için acele ile koşturdu.
Valerie Heaven'ın rehberliğinde kendisine hazırlanan odaya girip kapının kapanmasının ardından, sinsi gülümsemesini Heaven'a sunarken,
"Aferin, kardeşim." demeyi de ihmal etmedi. Heaven ablasının kendisine bilerek ya da bilmeyerek yaptığı işkencelerden yorgun, kendisine ait geceliklerden birini Valerie'ye giydirmek için onu soymaya başlarken, onun bu söylediğini kulak arkası etmeye karar verdi.
Valerie Heaven'ın elindeki geceliğe hoşnutsuzlukla bakarken burnunu kıvırdı.
"Daha güzel bir şeyin yok muydu Tanrı aşkına Heaven! Bazen bir moron ile aynı kandan olduğuma inanasım geliyor. Bu gecelik de ne böyle?"
Heaven gayet edepli olan pamuklu geceliğinin kız kardeşinin teşhirci ruhuna atılan bir çentik gibi olduğunu düşünerek, meleksi bir ifade ile gülümsedi.
"Senin de bildiğin gibi Val, benim gözüm ipek ya da saten geceliklerde değildir. Ve eğer bu gece üşümeden bu odada yatmak istiyorsan, sana tavsiyem geceliğime burun kıvırmadan giymen yönündedir."
Kız kardeşinin görüşmedikleri süre içinde dilinin ayarının bozulduğuna karar veren Valerie, ona dersini vermek istese de, aklına söyleyebileceği akıllıca bir şey gelmediği için alay etmekle yetindi.
"Zaten ipek ve saten geceliklerin senin bedenine değdikleri zaman hiç var olmamayı dileyerek isyan edeceklerine eminim. Sana pamuklu geceliklerinle mutluluklar dilerim. Bu gecelik buna katlanacağım. Ancak buraya geldiğimde giymek üzere birkaç parça gecelik getirmem gerektiğini fark etmem iyi oldu."
Heaven ablasının korsesini gevşetmek için onu kendisine çevirirken biraz sert davrandı.
"Bunu alışkanlık haline getirmeyeceksin Val," dedi emir verir gibi. "Bu bir istisnaydı ve bunu daha fazla tekrar edemeyeceksin. Beni kendi kirli emellerin doğrultusunda kullanmana izin vermeyeceğim."
Valerie kız kardeşinden kurtularak, korsesini gevşetme işini devraldı.
"En son hatırladığım kadarıyla, evlilik kilise tarafından kutsanan bir durumdu.Yoksa evlilik kilise tarafından günahlar listesine dahil edildi de benim mi haberim yok?"
Heaven iç çekerek ablası ile laf yarışına girmekten vazgeçti. Pes etmiş gibi omuzları düşerken, "Neyi kast ettiğimi biliyorsun Valerie. Lütfen… Buraya beni çok özlediğin için gelmediğini ikimiz de biliyoruz." diye mırıldandı.
"Kesinlikle!" dedi Valerie de. "Biz biliyoruz, ama aşağıdaki o muhteşem adam bundan habersiz. Hissediyorum Heaven, benim için düğün çanları çok yakında çalacak."
Heaven ablasını, inandığı yalanlar ya da kendi inandığı gerçeklerle baş başa bırakıp odadan ayrılmadan önce ablasını son bir kez uyarma ihtiyacı içine girdi.
"Bu gece için yaramazlık yapmayacağına dair bana bir söz vermelisin Valerie. Gece yatağımda rahat bir uyku çekebilmem için vereceğin söze ihtiyacım var."
Valerie kaşlarını kaldırıp Heaven'a bakarken, kız kardeşinin ciddi olduğunu anladığında gözlerini devirdi.
"Pekala lanet olası, söz veriyorum bu gece uslu olacağım. Zaten Kont'un odasını bilmiyorum, unuttun mu? Bu sorunu da kısa süre içinde çözmem gerekiyor."
Heaven başını iki yana sallayıp kapının kulpunu tutarken, Valerie'ye son bir ikaz eder bakış attı.
"Bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek Val," diyerek odadan ayrıldı.
Ablası ile vakit geçirmek Heaven'ı tüketiyordu. Adrian ve Valerie bu konuda birbirleri ile kıyasıya yarışabilirdi. Her ikisi de Heaven'ı tüketme konusunda özel bir yeteneğe sahip gibilerdi.
Heaven dalgın dalgın, aşağıya inmek üzere merdivenlere ulaştığında yukarı çıkan Adrian ile burun buruna geldi. Genç adamın yanından geçmek üzere soluna bir adım attığında, Kont da kendi sağına bir adım attı. Heaven başını kaldırıp adama 'Derdin ne?' dercesine bakarak bu sefer sağa doğru bir adım attı. Adımı, Adrian'ın da kendi soluna doğru bir adım atmasını tekrarlamasıyla sonuçlandı. Heaven bu sefer kaşlarını çatarak, kollarını göğsünde çaprazladı. Çocuğunu azarlamaya hazırlanan bir anne edasıyla içini çekti.
"Müsaade ederseniz aşağı ineceğim Lordum," dedi.
Adrian da başını iki yana sallayarak müsaade etmediğini belirtti.
"Hayır Bayan Brown, müsaade etmiyorum," diyerek de bu kararını dile getirdi. Heaven'ın kolları iki yana düşerken, ağzı da bir şey söylemek için şekillenerek kıpırdadı. Zayıf bir, "A-ama neden?" dışında başka bir şey çıkmadı.
Adrian karşısındaki güzelliğin safça sorduğu sorusu karşısında omuz silkip, ağırlığını tek bir ayağının üzerine vererek duruşunu ayarladı.
"Keyif benim değil mi? Vermiyorum!" diyerek Heaven'ı daha da kızdırdı. Heaven sinirle kızaran yanaklarıyla kaşlarını çattığında, yüzünün sevimli halinin bile genç adamı ne denli etkilediğini bilmiyordu.
"Bana bak," diye söze girdiğinde aralarındaki resmiyetten yine uzaklaştığının farkında değildi. "Çekil önümden, yoksa fena olur!"
Adrian bu ufak tefek kızın kendisine kafa tutmasıyla eğlenerek, alayla kaşlarını kaldırırken, daha da tahrik etmek amacıyla, "Yoksa ne olur?" diye sordu.
Heaven bir an ne diyeceğini bilemeden, balık gibi çırpındıktan sonra, kaşlarını kaldırıp son derece doğal bir cevap veriyormuş gibi,
"Yoksa fena olur," diye yineledi.
Bir anda kendisini duvar ile sert bir beden arasında sıkışmış halde bulduğunda ise, şaşkınlıktan tepki vermeye fırsatı olmadı. İlk birkaç saniye gözlerini sık sık kırpıştırdıktan sonra odağını yakalayarak, genç adamı üzerinden itmeye kalktığında, Adrian daha da yüklenerek, kızın direncini kırmaya çalıştı.
"Çekil üstümden. Lanet olası, sana çekil diyorum!"
Adrian bedeninin dayandığı yumuşak bedeni daha da fazla sıkıştırırken, kendisiyle hala resmi bir dille konuşmayan Heaven'ın çenesini tutarak yukarı kaldırdı.
"Sana benimle böyle konuşmaman hakkında daha önceden uyarıda bulunmadım mı?" derken, kasten sert tuttuğu sesi istediği etkiyi sağlayarak Heaven'ın korkuyla yutkunmasında etkili olduğunda, gözlerini de kısıp daha da korkutucu görünmeye çalıştı. Ama genç kız tüm bu korkmuş görüntüsünün altında hala cesurca savaşıyordu. Kısık bir sesle,
"Yoksa ne olur?" diye bu sefer o sorarken, genç adama nelerin kapısını açtığını tahmin etse, çenesini kapalı tutmayı tercih edeceğini bilmiyordu.
Adrian kızın kısık sesi ve dudaklarının hiç durmadan titremesinin görüntüsüne daha fazla dayanamayıp başını eğerken, dudakları buluşmadan önce bir diğerinin sözünü tekrarlayan son kişi oldu.
"Yoksa fena olur!"
Ve daha sonrasında henüz kimsenin dudaklarının değmediği o dudaklarda kendisini kaybetmek pahasına yeniden var olurken, karşısındaki ürkek kuşun da kendi hareketlerini taklit etmeye çalıştığı bir tutkunun içinde kayboldu. Dışarıda gök son bir kez gürlediğinde, yağmur şiddetle yağıyordu.