Şehrin Çürümüş Kalbi

1586 Kelimeler
Ağlamak üzereydim. Gözlerim yanıyor, boğazım düğüm düğüm oluyordu. Saatlerdir çalışıyordum. Ayaklarım sızlıyordu. Uykusuzdum, açtım. Son paramı da Serap’ın taksisine vermiştim. Üstüm başım çöplere bulanmıştı. Şimdi de şehrin dışına, dağ gibi çöplerin arasına karışmam gerekiyordu. İçimden sadece dua edebildim. “Allah’ım… ne olur yanmadan yetişeyim. Lütfen…” Nefes nefeseyken Serap’ı aradım. Sesim çatlamıştı, ama konuşabildim. “İşim uzadı… Şehrin çöplüğüne gidiyorum,” dedim. Sesim ağlamaklıydı. Serap panikle bağırdı: “Ya orada da bulamazsan? Ben bittim abla. Kesin öldüm. Yok en iyisi kendimi öldüreyim! Aramayı bırak… orası insan kaybeder!” İçim sızladı. Dudaklarım titredi ama güçlü durmaya çalıştım. “Ölümden bahsedip durma,” dedim boğazımdaki yumruyu bastırarak. “Yoldayım zaten… dua et de bulayım. Yoksa ben seni öldürürüm!” Kırık bir gülümseme yerleşti yüzüme ama gözlerim doluydu. “Ben ne yapayım abla? Beklemeye devam mı edeyim?” dedi Serap. “Evet,” dedim kesin bir sesle. “Ben gelmeden ayrılma otelden.” “Çabuk ol abla… Sizin şef var ya… tuhaf biri, gözüm tutmadı,” dedi. Kaşlarımı kaldırdım. “Hadi ya? Gerçekten mi? Ozan gibilerinden korkmazsın ama Tarık gibilerinden mi korkarsın? Biri ne idüğü belirsiz bir hırsız, diğeri işinde gücünde, evine ekmek götürmenin peşinde adam.” “Tamam ablaya bir şey demedim,” dedi Serap, sesi kısıktı. Kapatırken hâlâ gergindi. Telefonu kapatır kapatmaz durup düşündüm. Arabam yok. Param yok. Ama gitmem gerek. İSTAÇ… İstanbul’un çöp alanı. Yani şehrin çürümüş kalbi. Ve ben… o kalbin tam ortasına yürümeye hazırlanıyordum. Çaresizce otostop çekmeye başladım. Gözüm kararmıştı. Rastgele arabaların önüne atladım. Biri durana kadar pes etmeyecektim. O sırada siyah camlı, siyah bir cip birkaç adım ötemde durdu. Üzerime kara bir gölge gibi çöktü. Arabanın içi görünmüyordu ama motorunun sesi bile ürkütücüydü. Koşarak yanına vardım. Şoför camdan başını çıkarıp sertçe sordu: “Delirdin mi bacım? Sabah sabah eceline mi susadın!” Ellerim titriyordu ama gözlerinin içine bakarak söyledim: “Özür dilerim… Lütfen, beni İSTAÇ’a bırakır mısınız?” Şoför dudağını büküp başını iki yana salladı. “Git başımdan,” dedi. O anda arka koltuktan buz gibi bir ses duyuldu: “Bayanı istediği yere bırak.” Şoför bir anda durdu. Başını eğdi. “Nasıl isterseniz, patron,” dedi. Sonra arabadan indi. İndiğinde halimi daha net gördü. Üzerim çöple kaplıydı, gözlerim kızarmış, ellerim çöp sularından lekelenmişti. Bir an duraksadı. Sonra ön kapıyı açmak için eğildi ama arka koltuktan o kalın, tok erkek sesi tekrar duyuldu: “Buraya, yanıma.” İşte o an… bu arabanın sıradan bir cip olmadığını anladım. Kapıyı açar açmaz içerideki dünyayla göz göze geldim. Arabanın içi bej deri döşemeyle kaplıydı. Koltuklar lüks, dokunduğum her şey pırıl pırıldı. Derin bir parfüm kokusu vardı ama ağır değil, asil bir şeydi bu… tanımadığım bir hayatın kokusu. Bu arabaya binen insanları sadece televizyonda, dizilerde görürdüm. Otele bazen güzel arabalar gelirdi ama içini hiç görmezdim. Bu araba… onlardan biriydi. Ve şimdi ben… o koltuğun eşiğindeydim. Çöp sularıyla ıslanmış ellerimle, başka bir dünyanın içine girmek üzereydim. Başımı eğdim, ellerim kucağımda kenetlenmişti. Gözlerim utanarak yere kaydı. “Üstüm başım temiz değil…” dedim kısık bir sesle, yutkunarak. Arka koltuktan gelen tok, sabırsız bir ses tekrar yükseldi: “Binecek misin, yoksa akşama kadar bekleyelim mi?” Başımı yavaşça kaldırdım. Adamın gözlerinin içine baktım. Otuzlu yaşlarında, sinek kaydı tıraşlı. Saçları da gözleri gibi simsiyah. Yüzüne bakınca, bir şeyi gizlemenin imkânsız olduğunu hemen anlardınız. Öyle bir bakışı vardı ki, hem soru soruyordu hem cevap veriyordu. Üzerinde “ben buradayım” diye bağıran pahalı bir takım elbise vardı. Duruşu kararlıydı. Ama en çok… gözleri korkuttu beni. Sert, şüpheci, fazlasıyla ölçen biçen bir hali vardı. İçime bir korku yürüdü. Adam kapıyı kapatmak üzere uzanmıştı. “Sen bilirsin,” dedi soğukça. Bir anda irkildim. Kararsızlığım saniyelikti. Hemen atılıp kapıyı tuttum ve içeriye bindim. Koltuk yumuşaktı, fazla yumuşak. İçine gömüldüm adeta. Arabanın içini dolduran pahalı parfüm kokusu beni sarstı. Benim üzerimden ise ter, çöp, yağ, duman… her şey kokuyordu. Kontrast keskin ve utanç vericiydi. Adamın burnunu çektiğini duyunca içgüdüsel olarak başımı çevirdim. Omzumu ve ellerimi kokladım. Gerçekten berbattım. Sessizliği bozdum, “Özür dilerim… arabanızı kirlettim,” dedim neredeyse fısıltıyla. Şoför dikiz aynasından bana bakıyordu. Gülümsemesi alaylıydı. Adam gözünü pencereden ayırmadan sordu: “İSTAÇ’ta mı çalışıyorsun?” Gerginlik mideme vurmuştu. Konuşurken kusacak gibi oldum ama kendimi tuttum. “Hayır… çantamı kaybettim,” dedim. Bu kez şoför kahkaha attı, “Bir çanta için mi o çöp dağının içine dalıyorsun?” Bakışlarımı ona çevirmedim. Sadece usulca, ama inatla konuştum: “Benim için çok önemli.” İkisi de sustu. Arabanın içindeki sessizlik, motorun uğultusuyla birlikte ağırlaştı. Camın arkasında İstanbul yavaş yavaş arkamızda kalıyordu… Ben ise bilinmeyen bir adamın yanında, çöp dağlarının yolundaydım. İçimde hem korku, hem umut… Hem de yanmamış bir çanta vardı. İSTAÇ’a vardığımızda, yanımdaki adam sesiyle ortalığı bir anda toparladı: “Boğaç, bayana yardım et.” Şoför koltuğundaki adam hemen kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Sert adımlarla gelip kapımı açtı, gözümün içine bakmadan, “Buyrun, gidelim,” dedi. Boğaç… Kısa kesilmiş saçları, yüzünün sağ tarafında dudaktan şakaklara uzanan ince ama derin bir yara izi… Kollarında dövmeler vardı, belli ki eski değildi. Henüz rengi atmamış, kabuğu yeni düşmüş gibiydi. Boğaç’a şöyle bir baktığınızda insanın içi ürperirdi. Sanki başka bir hayattan çıkmış gibiydi. Arabadan indiğimde, arka koltukta hâlâ oturmakta olan adama başımla selam verdim. “Çok teşekkür ederim… bundan sonrasını halledebilirim,” dedim. Bana ifadesizce baktı. Gözlerini bile kırpmadan. “Burada bekliyorum. Zamanımız az.” İçim gerildi, “Zahmet olmasın…” diyebildim sadece. Ama o lafı keser gibi konuştu: “Zaman geçiyor. Acele et. Birini bir yerden aldıysam, aldığım yere bırakırım.” Boğaç yine araya girdi. “Hadi bayan, gidelim.” Sesi bu kez itiraz kaldırmaz bir tondaydı. Mecburen başımı salladım, adımlarına ayak uydurdum. İş makinelerinin sesi uğul uğul kafamda yankılanıyordu. Etraf, çöple kaplı bir başka evren gibiydi. Dumanlar yükseliyor, kepçeler yığınları kaldırıp döküyor, biriken çöplerin arasında güneş bile kayboluyordu. Boğaç çöplükte yürürken bana dönüp, “Şu çanta neye benziyor? Tarif et de beraber arayalım,” dedi. Aklım hâlâ az önce yanımda oturan gizemli adamdaydı. Kimdi o? Neden yardım etti? Neden bekliyor? Tam cevap verecektim ki… Bir konteynerin kenarından dışarı sarkmış siyah bir çanta gözüme çarptı. Kalbim yerinden fırlayacaktı. “İşte bu!” dedim, koşarak atıldım. Çantayı çekmeye başladım ama sıkışmıştı. Boğaç da hemen yardıma koştu. “Dur, bırak ben çekerim,” dedi. İkimiz birlikte güç bela çektik. Çekerken kulpu kopuverdi. Çöp suyu koluma bulaştı ama umursamadım. Nefes nefeseydim. Hiç vakit kaybetmeden çantanın fermuarını açtım. İçine baktım… Serap’ın kişisel eşyaları, cüzdanı, parası, el çantası… ve benim kimliğim. Ama kolye… Yoktu. Başımı ellerimin arasına aldım. “Yok… kolye yok…” diye fısıldadım. Yorgunluğun, umutsuzluğun, bütün gecenin ve sabahın ağırlığı üzerime çöktü. “Bütün emeğim… boşa gitti,” dedim kendi kendime. Boğaç sessizce başımın üstünde dikildi. “Ne oldu? Aradığını bulamadın mı?” diye sordu. Başımı kaldırıp ona baktım. “Kolye yok,” dedim. Dudaklarım titriyordu. Boğaç’ın gözleri daraldı. Ses tonu değişti, daha dikkatli, daha şüpheci sordu: “Neye benziyor bu kolye?” Bir an duraksadım. Bu sorunun altında ne olduğunu bilmiyordum, içimde bir şey “dikkat et” diyordu. Çünkü o kolye… başımıza daha çok iş açacağa benziyordu. “Önemli değil… gidelim artık,” dedim kısık bir sesle. Boğaç gözlerini kısmış, yüzümde bir şeyler arar gibi bakıyordu ama ben çoktan yorgunluğuma yenilmiş, adımlarımı arabaya çevirmiştim. Arabanın yanında, patron sigarasını yakmıştı. Gökyüzüne doğru savrulan dumanlar, adamın etrafını gizli bir sis gibi sarmıştı. Beni görünce elini cebine attı ve sakin, alışılmışın dışındaki o ses tonuyla, “Bulmuşsun çantanı,” dedi. Cevap veremedim. Gözlerim dolmuştu. Konuşacak gücüm yoktu. Başımı eğip arka kapıdan arabaya bindim. Ellerimi kucağımda kenetleyip oturdum. İçimde, sadece başımıza gelecekleri düşünüyordum. Bir kolyenin nelere mal olabileceğini… ve daha nelere neden olacağını. Boğaç ile patron, arabanın önünde birkaç adım ötede konuşmaya başladılar. Ne söylediklerini duymadım. Duymak da istemedim. Adam yanıma bindiğinde başını çevirip yüzüme baktı. “Çantanı bulmuşsun ama yüzün gülmüyor,” dedi. Sorgulayıcı bir tonda, ama sesindeki o hafif alaycı kıvrım yine oradaydı. “Kolyem… kolyem yok,” dedim. O an başka bir şey sormadı. Ben de zaten bir şey anlatacak hâlde değildim. Yorgunluk konuşma yetimi almıştı. Araba şehrin içine girdiğinde adam bu kez daha ciddi bir tonla sordu: “Seni nereye bırakalım?” Başımı camdan dışarı çevirmiştim. Sabahın beşinde başlayan kâbus yedi saattir sürüyordu. Saat on ikiyi geçmişti ama ben sanki birkaç gün yaşamış gibiydim. Tam o anda… Serap! Kardeşim aklıma geldi. Hâlâ oteldeydi. Şarjım bitmişti, onu arayamamıştım. Üstüne düşünecek hâlim kalmamıştı. “Koçanoğlu Otele bırakabilir misiniz?” dedim. O an… İkisinin de bakışı değişti. Kaşlar çatıldı. Arabanın içindeki hava sıkıştı. Boğaç döndü, kısa ama sert bir soruyla konuştu: “Ne işin var orada?” Yorgunlukla gözlerimi ovuştururken cevap verdim: “Kardeşim beni bekliyor… orada.” Arabanın içi sessizliğe büründü. Otelin önüne varana kadar kimse tek kelime etmedi. Ne sorular soruldu, ne cevaplar verildi. Telefonum çoktan kapanmıştı. Serap’a ulaşamazdım. Zaten ona ne diyecektim ki? Kolye yoktu. Bütün bu hengame, bütün bu bedel… hiçbir şeye yetmemişti. Arabadan inmek üzereydim ki Boğaç arkasını döndü: “Kardeşin nerede, alıp geleyim.” Gözlerim kapanmak üzereydi. Göz kapaklarım kurşun gibiydi. “Şef garsona emanet ettim…” dedim fısıltıyla. Boğaç dışarı çıkarken, yanımda oturan adam hâlâ koltuğunda dimdik oturuyordu. Bana dönüp, aynı ciddiyetle konuştu: “Boğaç sizi alıp eve bırakır.” Başım omzumun üstüne düşmüştü. Belki de onun omzuna… emin değildim. “Hayır… istemez,” dedim zorlukla. “Kendimiz gideriz…” Ama sözümün sonu karanlığa karıştı. Adam sesi biraz daha yumuşatarak, ama hâlâ net ve emredici bir şekilde konuştu: “Bu hâlde hiçbir yere gidemezsin. Size bir oda kiralayayım. Dinlendikten sonra gidersiniz.” Başımı kaldırmak istedim. Gözüm yarı aralık, sadece “Hıı…” diyebildim. Sonrasını hatırlamıyorum. Gözlerim karanlığa, bedenim yorgunluğa teslim oldu. Zihnimde son kalan şey… Kolye yoktu. Ve belki de… artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE