GİTME KARARI

1420 Kelimeler
Oturduğum duvarın dibinden zorlukla da olsa kalktım. Bacaklarım sızlıyor, ciğerlerim yanıyordu ama nefes almaya devam ettim. Derin derin… sanki içimdeki bütün karanlığı ciğerlerimden dışarı atmaya çalışır gibi. Yaklaşık bir aydır her gün ağlıyor, insanlardan kaçıyor, kendimi herkesten saklıyordum. Ne kadar dayanabileceğimi bilmiyordum ama artık böyle sürmeyeceğine karar vermek zorundaydım. Bu belki de bu hayattaki son ağlayışlarımdı. Belki… ya da ben öyle sanıyordum. Eve gitmeyecektim. Bu defa kaçmayacaktım. Bu defa susmayacaktım. Bu gün babamın yanına gidecektim. O gece annemin bağırırken söylediklerinin her biri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Bu senin suçun!” Babamın suçu neydi? Benimle ilgili olan neydi? Babamın yaptığı bir şey nasıl benim hayatımı, benim kaderimi bu kadar etkileyebilirdi? İçimde cevabı olmayan onlarca soru dolaşıyordu ve artık kaçacak hâlim kalmamıştı. Adımlarım önce yavaştı ama sonra hızlandı. Her adım bir öncekinden daha sert, daha kararlı, daha öfkeliydi. Yolda yürürken insanların bana baktığını fark ettim; o tanıdık ezici bakışlar… yüzlerine yapışmış acıma duygusu yine gözlerinde beliriyordu. Önce canımı yakardı o bakışlar… ama şimdi hiçbir şey ifade etmiyorlardı. Bu defa umursamıyordum. Sürü evinin kapısına geldiğimde yağmur çoktan üzerime sabitlenmiş gibiydi. Kot pantolonum, beyaz spor ayakkabılarım, çantam, içindeki kitaplar… hepsi sırılsıklamdı. Dışarıda kalmış bir köpek yavrusu gibi titriyordum ama bu titreme üşümekten değildi. Vücudum, geçirdiğim sinir krizinin dalgalarıyla sarsılıyordu. Yağmur damlalarının altında, etrafımdakilerin bakışlarını artık hissetmiyordum bile. Umursayacak hâlim kalmamıştı. Sürü evinin merdivenlerini çıktım. Her basamak göğsümde bir çarpıntı yaratıyor, her adım beni babama bir adım daha yaklaştırıyordu. Üçüncü katın koridoruna çıktığımda, babamın ofisinin kapısı tam karşımdaydı. Durmadım. Kapıyı çalmayı düşünmedim bile. Zaten o geceden beri babamın yüzünü doğru düzgün görmemiştim. Derin bir nefes aldım… ve kapıyı hızla açıp içeri girdim. Babam masasının arkasında bir şeyler imzalıyordu. Kapının vurulmadan açıldığını fark etti ama bana bir an bile şaşırmış gibi bakmadı. Tabii ki… o bir kurt adamdı. Benim aksime her şeyi duyabilen, hissedebilen biriydi. “Neden baba?” dedim. Tutmaya söz verdiğim gözyaşlarım beni dinlemedi. Kendiliğinden akıp gitmeye başladılar. Babam yavaşça bana baktı. Gözlerinde yıllardır sakladığı bir şeyin gölgesi vardı. Bir şey… bana söyleyemediği, söylemekten korktuğu bir şey. Sandalyeden kalktı, birkaç adım atıp yanıma geldi ve kollarını bana sardı. “Üşümüşsün,” dedi. Buz gibi olmuş ellerimi avuçlarının arasına alırken sesi titriyordu. “Baba…” dedim. Sesim beklediğimden çok daha ince, çok daha kırılmış bir hâlde çıktı. Babam da ağlamaya başlamıştı. Gözlerinden yaşlar sessizce süzülüyordu. “Bilmiyorum…” dedi. “Gerçekten bilmiyorum Ayora… neden böyle oldun bilmiyorum.” “Bana yalan söyleme!” dedim. Bu defa sesimdeki siniri saklayamadım. “Annem o gece sana bağırdı. ‘Bu senin suçun’ dedi! Neydi senin suçun baba? Benimle ilgili olan neydi?” Babam yüzünü yana çevirdi. Kaçıyordu. Bu bile her şeyden daha acıydı. “Ah kızım…” dedi. “Yanlış anlaşılma. Annen… sinirle söyledi. O an öfkesine yenildi.” Sesi titriyordu. Tonu kendini ele veriyordu. Bir şeyler sakladığı belliydi. Bir şey… beni doğduğum günden beri takip eden bir karanlık gibi. Beni bir kez daha kendine çekti. “Belki de… bunu böyle kabullenmemiz gerekiyor kızım.” “Ne?!” dedim gözlerime hücum eden yaşları durduramadan. “Ne kabullenmem gerekiyor baba?! Böyle olmamı mı?! Böyle yalnız kalmamı mı?! Böyle dışlanmamı mı?!” Sözlerim çığlık gibi yükseldi. Babamın omuzları çöktü. Sanki yıllardır taşıdığı yük bir anda üzerine çöküvermişti. Birlikte ofisin soğuk zeminine çöktük. Babam beni sarmaya devam etti. O konuşmuyordu… ben ağlıyordum… Birbirimize sarılıp, kelimeleri yutkunarak, acıyı nefes nefese omuzlarımızda taşıyarak ağladık. Ve yine… Her zaman olduğu gibi… Ağlarken uykuya daldım. Ama bu defa babamın ofisinde, babamın kucağında… Uyandığımda evimdeydim; yatağımın tanıdık rahatlığı ve bahar kokulu çarşafların verdiği o kısa süreli huzur, sadece birkaç saniyeliğine kalbimi gevşetti ama gerçeklik hemen ardından sert bir darbe gibi yüzüme çarptı. Gözlerimi tavana dikip derin bir nefes aldım; içimdeki sızının, son 3-4 aydır her gün yaşadığım ağlamaların ve tükenişlerin bıraktığı ağırlık hâlâ oradaydı. Artık kimseyi görmek istemiyordum. Yatağın kenarına kayıp doğruldum, ayaklarım yere değdiğinde içimde bir kararın filizlendiğini hissettim. Odanın içinde bir ileri bir geri yürüdüm, nefesim hâlâ düzensizdi ama zihnim hiç olmadığı kadar netleşiyordu. Sonra telefonumu elime aldım, birkaç araştırma yapmaya başladım; parmaklarım ekranda gezinirken kalbimin ritmi hızlanıyordu. Bugün bir karar vermem gerekiyordu ve bu kez gerçekten verecektim. Bir süre farklı okullara, kasabalara, yatılı programlara baktım ve sonunda aradığımı buldum: buradan iki saat uzaklıktaki bir insan kasabasında, yatılı bir okul. Henüz kabul edilmemiştim ama başvuruyu yapabileceğim tüm bilgiler karşımdaydı; bu bile içimde aylar sonra ilk kez umut gibi bir şey uyandırdı. Ekrana bakarken yüzümde küçücük bir tebessüm belirdi, şaşırdım ama hoşuma gitti; kendi hayatım için ilk kez bir adım atıyor gibiydim. Derin bir nefes daha alıp odadan çıktım ve salona geçtim. Annem, babam, ablam, abim ve Arel oradaydı; hepsi bana dönüp baktı, yüzlerinde tanıdık endişe vardı. Annem hızla yanıma gelip sarıldı, “Uyanmışsın!” dedi, sesi titriyordu. “Evet,” dedim; yüzümdeki gülümsemeyi saklamaya gerek duymuyordum. Arel şaşkınlıkla bana baktı, sanki yüzümdeki bu anormal sakinlik onu tedirgin etmişti. “Gerçekten iyi olduğuna emin misin?” diye sordu. “Evet, iyiyim,” dedim, bu kez kararlı bir sesle. Arel’in yüzündeki gerginlik hafifledi, “İyi olmana sevindim, küçüğüm,” dedi. Sonra derin bir nefes alıp aileme doğru döndüm. “Sevgili ailem,” dedim, sesi titremeyen bir tonda, “ben bir karar aldım ve hepinizin beni destekleyeceğini umuyorum.” Abim sabırsız bir şekilde öne eğildi, “Eee? Kararın ne?” diye sordu. Ellerimi usulca birbirine kenetledim, nefesimi toplayıp cümleyi dudaklarımdan bıraktım: “Ben sürüden ayrılmaya karar verdim.” O an evdeki hava buz gibi kesildi. Herkesin bakışı donmuştu. “Buradan iki saat mesafedeki bir insan kasabasında yatılı bir okul buldum,” dedim. “Kabul edilmedim henüz, ama başvuracağım. Gitmek istiyorum.” Annem’in eli ağzına gitti, ablam gözlerini kırpıştırdı, babamın yüzündeki tüm renk soldu; Arel ise olduğum yerde çivilenmiş gibi bana bakıyordu. Sözlerimi tamamlayan son cümleyi sakince söyledim: “Madem bir kurdum yok… o zaman sürüye de ihtiyacım yok.” Cümlem ağır bir taş gibi yere düştü ve kimse bir süre nefes bile alamadı. Bana delirmişim gibi baksalar da içimde yıllardır hissetmediğim bir özgürlük vardı. İlk kez… kendi hayatım için bir şey hissediyordum. SAHIR DEN Ayora’nın o cümleyi söylediği an… zaman bir anda durdu. Sanki biri kulaklarımı kapattı, etraftaki tüm sesler boğuklaştı. “Sürüden ayrılmaya karar verdim,” dedi. O an beynimde bir şey koptu. Önce ne söylediğini anlamadım. Sonra anladığım anda sandalyemi geriye doğru öyle hızla ittim ki devrilip yere çarptı ama umurumda bile olmadı. Ayağa fırladım. Kalbim sanki göğsüme sığmıyordu. “NE?!” diye bağırdım. Bu ses ben miydim? Bilmiyorum. İçimdeki panik, öfke ve korku birleşip tek bir patlama hâline gelmişti. Ayora’ya baktım; yüzünde tuhaf bir sakinlik vardı. Bu beni daha da çıldırttı. “Sen… sürüden ayrılmak mı istiyorsun?! Ayora, sen ne diyorsun?!” dedim. Yanına bir adım attım, nefesim bile titriyordu. Babam, “Oğlum, sakin ol,” dedi ama onun sesi bile beni durduramadı. Duyduğum tek şey Ayora’nın o cümlesiydi. “Sürüden ayrılacağım.” “Sen bu sürünün bir parçasısın!” diye haykırdım. “Bizim bir parçamızsın! Hiçbir yere gidemezsin!” Gözlerinde bir kararlılık vardı. O kararlılık… beni korkuttu. Çünkü o kararlılığı tanıyordum. Ayora bir şeye karar verdiyse, onu kimse durduramazdı. Bu düşünce mideme bir yumruk gibi oturdu. Saçlarıma ellerimi götürdüm, sinirle saçlarımı kavradım. Kendimle kavga ediyor gibiydim. “Sırf bir gecede kurdun gelmedi diye, sırf birkaç ay kötü hissettin diye, sırf bazıları sana kötü davrandı diye… böyle mi kaçıp gideceksin?! Bu kadar mı? Bu kadar mı kolay?!” Annem yanıma geldi, omzuma dokunmak istedi ama “Anne, karışma!” dedim. Sesim o kadar sert çıktı ki annem geri adım attı. O an bile kendimi durduramadım. Öfkemin yarısı Ayora’ya değildi… diğer yarısı kendimeydi. Onu koruyamamış olmama. Onu böyle düşünmeye mecbur bıraktıkları için. Ayora’ya tekrar döndüm. Gözleri doluydu ama bu kez geri adım atmıyordu. Bu beni daha çok delirtecek gibiydi. “Sen nereye gidersen git, senin kanın bizde! Sen bizimsin! Bunu nasıl görmüyorsun?!” Nefesim boğazımda düğümlendi. “Ben seni korumak için ne yaptım biliyor musun? İnsanlar seni konuşurken susturdum. Adını ağza alana haddini bildirdim. Senin için dövüştüm. Maral ve sürüsünün seni ezmesine engel oldum. Ama sen şimdi… yalnız başına bir insan kasabasında yaşayabileceğini mi sanıyorsun?! Orası bizim bölge değil, Ayora! Orası güvenli değil! Sen savunmasızsın, bunu görmüyor musun?” Sesim bir anda yumuşadı. Öfkemin altından çıkan başka bir şey vardı: korku. “Ayora… sen benim kardeşimsin,” dedim, sesi titreyerek. “Ben seni kaybedemem.” Ama Ayora hâlâ kararlıydı. O kararlılığı görünce içimdeki son bağ da koptu. “Bu evden tek bir adım bile çıkamazsın!” dedim. “Asla izin vermem. Anladın mı?! ASLA!” Bunu söylerken aslında korkuyordum. Onun gideceği bir dünyanın beni dışarıda bırakmasından. Onu koruyamama ihtimalinden. Onu kaybetmekten. Ama tek bildiğim şey şuydu: Onu bırakmayacaktım. Gitmesine izin vermeyecektim. Ne pahasına olursa olsun.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE