Alexis, sabah kalktı yataktan. Nefret ediyordu yaşamaktan bu yüzden vücudu sürekli halsizdi. İşe gitme düşüncesi bile karnında sancılar oluşturuyordu.
İşi, kırmızı kartlıları izlemekti.
Hazırlanmak için kalktı.
"Duş almalısın önce!" dedi ev asistanı.
Alex umursamadan elbise dolabını açmaya çalıştı.
Her zamanki rutiniydi. Sonunda onlar ne derse yapmak zorunda olduğunu bile bile evinde bu küçük isyan hareketini tekrarlardı.
Kilitlenmişti dolap.
"Önce duş, bu halde dışarı çıkamazsın Alex!"
Dolaba tekme attı Alex, bağırmaya başladı.
"Ben Gökçe! Adım Gökçe..."
Sonra küfürler etmeye başladı. Sistem adını değiştirmiş olabilirdi ama o annesinin ona nasıl seslendiğini gayet iyi hatırlıyordu.
Kendisi kırmızı kartlılardan koparılıp alınmıştı. Şimdi aynı gezegende yaşamalarına rağmen onları küçüklüğünden bu yana bir kez bile görememişti.
İzin vermiyorlardı.
"Sakin olmazsan güvenlik çağıracağım Alex!"
O zaman küçük direnişini sona erdirirdi Gökçe. Bir gün kendisi için geleceklerini iyi biliyordu.
Hazırlanıp çıktı. Kıyafetlerine baktı. Soluk mavi renkler...
Etek uzun, üzerindeki penye yapışkandı.
Saçları herkesinki gibi alttan topuz...
Yine son gelen kendisiydi. Asansör yukarı çıkmak için onu bekliyordu.
"Günaydın!" dedi kendisine garip bakan arkadaşlarına.
Uyumsuzdu...
Seçki'ye baktı. Hoşlandığı adam...
Yedi kuşak mavili...
İsmi degiştirilmemiş, ailesiyle yaşıyordu.
Ona neden ilgi duyduğunu biliyordu Gökçe.
Onun gibi olmak istiyordu.
Mavi segmentinin içerisinde bile kast sistemi vardı. İşte o kast sisteminden dolayı sistem, onu Seçki'yle değil kendisi gibi olan Yura'yla eşleştirmişti.
Asansör yukarı çıkarken Seçki ve Cemre kendi aralarında sohbet ediyorlardı.
Gökçe onlara doğru bir bakış atınca Seçki'yle göz göze geldi ve onun gülümsemesiyle karşı karşıya kaldı.
Gözlerini kaçırdı hemen Gökçe ama sonra pişman oldu, tekrar bakmak için deliriyordu.
Ve sonunda kendini tutamayıp başını onun tarafına çevirdi.
Bakıyordu, Seçki onu izliyordu.
O da baktı, gözlerini kaçırmadı Gökçe.
İndiler asansörden herkes yerine geçti.
Yuvarlak masada oturup ekranlardan sokakları izlemeye başladılar.
Cemre ona bakmayı alışkanlık haline getirmişti.
Asansörde, yemekte, eve dönerken...
Günler böyle geçerken Gökçe işe sırf Seçki'yi görmek için gitmeye başlamıştı.
Bir gün karar verdi onunla konuşmaya.
Ve konuştu.
O konuşmayı ölmek için uzandığı bu yatakta tekrar anımsadı.
Derin bir iç çekti.
Ailesini bulmak istemişti hep.
Bulamadan yalnız ölüp gidiyordu.
Gözlerini kapatınca yaşlar şakaklarından düşüverdi.
Uzun, tatlı bir uyku...
Demek ölüm böyleymiş...
Uyanıyordu ama nasıl...
Gözlerini araladı.
Bir adamın yüzüyle karşılaştı.
Bütünüyle orantılı bir yüzdü bu... Kavisli sarı kaşlar, mavi gözler... Yuvarlak bir yüz...
"Selam Alex!"
"Selam!" diye doğrulup esnedi Gökçe.
Bu hareket güldürmüştü genç adamı.
"Nasılsın, ağrın var mı?"
"Hayır yok ağrım çok acıktım!"
Güldü genç adam yine.
"Sormayacak mısın buranın ne olduğunu?"
"Ne olduğunu biliyorum!" diyerek etrafa göz gezdirdi Gökçe.
Adamın dudakları hafifçe oynadı, kaşları yukarı doğru kalktı.
"Nasıl? Neresiymiş burası!"
Gökçe gözlerini dikti ona.
"Burası annemin anlattığı o yer... Ölümden sonra, o masadayken sürekli o duaları mırıldandım. Kurtuldum işte!"
Adam gülümsemesi silinmişti.
Başını eğdi.
O an Gökçe bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Etrafa baktı, her taraf bembeyazdı.
Üzerinde oturduğu yatağa baktı. Ellerini gezindirdi üzerinde. Sertti, soğuktu.
Hemen başucunda bir robot durmuştu. Enine dar boyuna uzun bir dikdörtgen şeklindeydi. İki kolu ince ve uzundu. Bir eli yoktu onun yerine keskin bir neşterdi.
Gökçe, adama döndü.
"Ben neredeyim?" diye sordu ağlamaklı bir sesle.
Adamın acıyan bakışları üzerinde gezindi.
"Bir yeşilin evindesin. Güvendesin merak etme. Bundan sonra ben ne dersem onu yapacaksın. Artık görevin bana hizmet etmek!"
Gökçe, içinde patlayan öfkesini kontrol etmeye çalıştı. Ama olmuyordu. Gözleri ateş gibiydi.
Adama dikti.
Adamsa hala şefkatle bakıyordu ona.
Düşün, düşün diye tekrarladı içinden. Bu sistemden kurtulduğunu düşünürken daha kötü bir şeyin içine çekilmişti. Sistem onu sömürmeye devam ediyordu ama bu sefer onların kazanmasına izin vermeyecekti.
Düşün Gökçe, Düşün!
Robot aklına geldi. Daha öncede bunlardan birini parçalamıştı. Neşterli olan kolu dikdörtgenden ayırabilirse bu herifi öldürebilirdi.
Kolu çıkarmak için güç uygulamalıydı bu birkaç dakika demekti. Zamana ihtiyacı vardı. Odaya tekrar göz gezdirdi, hiç bir şey yoktu.
Kararını verdi.
"Ben çok susadım. Su alabilir miyim?"
"Tabii, gidelim. Yemekte yaptırdım sana!"
Gökçe yutkundu.
"Ayaklarım uyuşmuş, siz suyu alıp gelin! Kendime geldikten sonra yemekte yerim"
Kafasını salladı genç adam. Kapıyı açıp çıktıktan sonra Gökçe robotu kaptığı gibi kapının arkasına yapıştı.
Kolu çıkarmak için dikdörtgen kısmını ayağının altına koyup bastırdı. İki eliyle kolu çekmeye başladı. Sırtını kapıya vermişti.
Neyseki genç adam gelmeden kolu dikdörtgenden ayırabildi.
İnce olması tutmasını kolaylaştırıyordu.
Kapının arkasında beklemeye başladı.
Genç adamın ayak seslerini duymaya başlayınca kalbi hızlandı.
Neşteri tutan eli titriyordu.
Ve genç adam kapıyı açtı, içeriye adım atar atmaz Gökçe neşteri sapladı.
Göz göze geldiler. Genç adamın gözleri dehşetle açılmıştı.
Mavi göz bebeğini çevreleyen kırmızı damarlar giderek belirginleşiyordu.
Gökçe kalbinin sesini duyuyordu.
Hızlı hamle yapıp neşterli kolu çekti ama geç kalmıştı.
Genç adam onu ittince yere düştü sırt üstü.
Genç adam karnındaki neşteri çıkarıp attı ve;
"Sakinleş, bir şey yapmayacağım sana!"
diye bağırdı adam.
"Gel!" dedi elini uzattı.
Uzandığı yerden doğruldu.
Kendisine uzatılan ele vurup ayağa kalktı.
Genç adam tekrar elini uzattı.
"Hoşgeldin evime, ben Akay!"