Devin'den
"Kardeşim" dedim yine umutsuzlukla.
"Kardeşim nerde?" mecbur kalmadıkça yüzüme bile bakmıyordu. Bana yaptıklarından sonra tam tersi olması gerekirken hem kötülük yapıp hem tavır yapan oydu. Bana kısa bir bakış attı.
"Kahvaltını yap, ilacını vereceğim" içimde ki acı öfkeyle harmanlandı, kan beynime sıçradı. Arkasını dönüp giderken ben Oturduğum yerden kalkıp tepside ki tabağı elime alıp içindekileri boşalttım. Pislik adamın peşine koşup çelik tabağı ona doğru salladım. Beni fark edip kenara kaydığı için tabak omuzuna denk geldi. Bana döndüğü zaman gözleri öfkeden dönmüştü. Elimi o kadar sert kavradı ki kemiğimin kırılacağını zannettim. Acıyla inleyip tabağı elimden düşürdüm.
"Ne cüretle bana zarar vermeye kalkarsın lan sen?" diye kükredi. Gözyaşlarım onun yüzünden kurumuştu. Ağlayacak duygularım bile yok olmuştu.
"Ya sen?" diye bağırdım.
"Sen bunca kötülüğü yapmaya nasıl cüret ettin? Hiç mi Allah korkun yoktu?" sesim sona doğru çatallamıştı. Öfkem o kadar yoğundu ki onu öldürebilecek duygudaydım. Kolumu bırakırken beni sert şekilde itti.
"Hala nefes aldığına dua et. Şimdi o lanet çeneni kapat yemeğini ye, ilacını iç" yüzünde ki kin o kadar yoğundu ki bakışları altında insanı eziyordu. Kapıya doğru yöneldim. Beni tekrar geri itti. Pes etmedim yine kapıya yürüdüm. Beni iteceği zaman kolunu kavradım.
" Bırak beni lanet olası, bize yaptıkların yetmedi mi? " daha nasıl bir intikam alabilirdi bizden? Kız kardeşim, can yoldaşım neredeydi? Bensiz duramazdı ki. Belki de ona da ilaç vermişlerdi kim bilir? Düşündükçe kahroluyordum. Beni meyve silkeler gibi kolundan silkti.
" Senin yerinde olsam, ayaklarıma kapanır af dilerdim. İnan yapacağın en akıllıca şey bu olurdu" dengemi sağladığım zaman ona nefretle baktım.
"Sen bir canavarsın. Allah hepinizin belasını versin. Bana kardeşime ne yaptığını söyle adi pislik" her kelimem de biraz daha öfkelendi. Sinirden yüzü kızarmıştı.
"Öldü" dedi acımasızca. Öldü... Her harf kalbime bir hançer gibi saplandı. Dizlerimin bağı çözüldü geriye doğru sendeledim.
"Yalan söylüyorsun, o iyi" dedim. Ölse hissetmez miydim? Hissederdim. Onca ilaca rağmen ölse hissederdim. Küçük bir ihtimal bile beni paramparça etmeye yetmişti. Öldüğünü düşünmek uyuşmuş olan tüm sinir uçlarımı yeniden harekete geçirmişti. Bana boş boş baktı. Hiç bir şey söylemeden çıkıp giderken kendime gelip kapıya koştum. Kapının kolunu sürekli hareket ettirsem de kapıyı üzerime kilitlemeyi başardı.
"Aç kapıyı lanet iblis" diye bağırdım. Kapının kolunu sürekli hareket ettirmeye devam ettim.
"Kardeşim ölmedi, ölemez" diye bağırdım sesimin son damlasına kadar. Ölemezdi. Daha güzel bir gün geçirmedi ki nasıl ölebilirdi?
"Aç kapıyı" sürekli bunu haykırdım. Ağlamam diyen ben yine ağlıyordum. Gözlerimin bulanık gözmesi beni durdurmadı. Bir süre daha kapı koluna asıldıktan sonra bakışlarım yatağın üzerinde ki demir tepsiye döndü. Koşarak tepsiyi boşalttım. Demir tepsi ile kapının koluna vurmaya başladım. Hiç durmadan vurdum. Yorulunca durup elimle zorlamaya devam ettim. Evin eski olmadı işime yaradı ve kapı kolu elimde kaldı.
Elimde ki kolu fırlatıp kapıya attığım tekme ile kapı açıldı. Sonunda bir işim yolunda gitmişti. Odadan çıkarken koyu mavi gözlerle kilitlendik. Sinirli soluğu beni korkutmadı. Üzerine yürürken oda benim üzerime geldi.
"Yalan söylüyorsun iblis" diyerek neresi denk gelirse vurmaya başladım. İki kolumu birden tutunca bacaklarına tekme attım. Beni sürükleyip oturma odasına götürdü. Durmadan çığlık atıp ona vurmaya çalışıyordum. Kendimi o kadar kaybetmiştim ki içeriye dolan sesleri sonradan fark ettim. Koluma vurulan iğnenin acısını son anda hissettim. İğne dakikalar sonra bedenimi tamamen etkisiz hale getirirken dudaklarımı araladım.
"Ölemez" dedim. Küçüktü, hemde çok küçük.
Uyanmak istiyorum ama uyanamıyorum. Sanki arafta kalmış gibiydim. Ne dünyaya dönebiliyor, ne ölebiliyordum.
"Kendine geliyor" dedi biri hayal meyal. Dakikalarca uyanmak için çabaladım. Gözlerimde öyle bir ağırlık vardı ki sanki onları bir daha açamayacak gibiydim. Yüzüme atılan soğuk su ile ürperdim. Gözlerim açıldığı zaman beyaz bir tavanla karşılaştım. Neler olduğunu düşündüm. Daha sonra etrafıma baktım. Ruhumun katilini görünce hafızamda ki her şey gün yüzüne çıktı. Kalbimin atış hızı hızlanırken kalkmaya çalıştım.
Bana müdahale ettikleri zaman elimde ki serumu çıkarmaya çalışıyordum.
"Ölemez." dedim yine.
"Ne yaşadı ki ölecek?"
"Bana getirin" dedim kalbim sıkışırken.
"Bırakın" dedi katilim.
"Uslu durursan onu görmene izin vereceğim" yaşadığını bilmek güzeldi ama kendimi iyi hissetmiyordum. Sanki ölecekmiş gibi hissediyordum.
"Be-ben" dedim gözlerim kararırken.
"Ne oluyor kıza?" sesi kulağıma doldu. Derin nefesler alırken üzerimde ki örtü çekildi. Odanın havası soğudukça biraz kendime gelmiştim. Bakışlarım tavandaydı.
"Anksiyete olabilir" dedi sürekli konuşan kişi. Doktordu sanırım. Biraz daha iyi hissettiğim zaman
"İlacımı verin" dedim. Dayanamıyordum. Bir süre sakinleşmeye ihtiyacım vardı.
"Şu an ilaç veremeyiz. Kendini toparlamaya çalış" dedi doktor. Zorla başımı yana çevirdim. Boş boş duvarı izlemeye başladım.
Saatler sonra
"Bizlik bir şey kalmadı Malik bey. Kendini toparladı. Yine fenalaşırsa bizi çağırabilirsiniz" ismi Malikmiş. İsmini duyar duymaz nefret etmiştim. Nasıl etmezdim?
"İki saat sonra bir şeyler yiyebilir" diyerek bir kaç bilgilendirme daha yapan doktorla oda sessizliğe büründü. Onunla kalmayı hiç istemiyordum ama beni buraya esir etmişti. İkimiz de konuşmadık. Odadan çıktığı zaman daha rahat nefes aldım.
Günler geçtikçe kendimi toparladım. İyi hissettiğim için yatağın kenarına oturmuş pencereden dışarıyı izliyordum. Saat sabahın erken saatleriydi. İsmini dahi anmak istemediğim şahsı günlerdir görmüyordum. Dün bana Merve ile konuşma fırsatı verilmişti. İyi olduğunu ve güzel bir yerde yaşadığını söyledi. Nerde olduğunu bilmese de iyi olması rahatlamamı sağladı. Beni ne zaman göreceğini sorup durdu. En kısa sürede diyerek onu geçiştirdim. Ne diyebilirdim? Ne olacağını bende bilmiyordum ki.
Kapının kilit sesini duyunca o tarafa dönmedim. Seyit denen adam olmalıydı. Kapının kilidini değiştirmişlerdi. Yanıma gelen adımlar beni huzursuz etti. Bakışlarım gelen kişiye döndü. Kaşlarım çatıldı. Oydu.
"Artık sorun istemiyorum" dedi. Sinirli bakışlarımı yüzünde gezdirdim. İmkanım olsa onu gebertirdim.
"Onu görmek istiyorum"
"İstekte bulunacak durumda değilsin bunu anla."
"Beni neden burda tutuyorsun? Bana ne yapacaksın?" ufak bir sessizlik oldu.
"Karar vermedim" sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi rahattı.
"Benden nefret ediyorsun. Bırak beni kız kardeşimle başka yerde yaşayayım"
"Bu asla olmayacak. Yemeğini ye"
"İstemiyorum. Artık bırak bizi. Her şeyin bedelini fazlasıyla ödettiniz" suçumuz bile yoktu.
"Kes sesini" dedi yine.
"Bir daha kardeşini görmeyeceksin. Herkes onu öldü bilecek. Sana bu iyiliği yapacağım"
"Ne? Ne demek bu?"
"Kardeşin saatler sonra ülkeden ayrılacak. Onu bir daha görmeyeceksin" ayağa kalktım. Buna nasıl karar verebilirdi?
"Sen kimsin ki bizim hakkımızda karar veriyorsun?" sesim soğuktu. Hemde buz gibi soğuk.
"Sizin ikinizin de kaderi benim elimde" dedi. Bu beni daha da öfkelendirdi.
"Onu bana getireceksin" dedim dişlerimi sıkarken.
"Bizi ayırmaya hakkın yok"
"Anlaman için tek bir sefer anlatacağım" dedi kararlı ifadesiyle.
"Eğer onun iyiliğini istiyorsan gitmek zorunda. Burda ona hayat yok."
"Ne demek istiyorsun?"
"Onun kurtuluşu burdan gitmek. Buna alış" hiç bir şey anlamamıştım. Odada beni sorularla bıraktı. Eski yerime oturdum tekrar. İçime yine sıkıntı çöktü. Açlığımı bastıracak kadar bir kaç lokma yedim. İlacın tozunu düşürmüşlerdi. Buna şaşırmıştım. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum bir türlü.
Kendimi ilaçla biraz iyi hissettim. Bir kaç saat düşündükten sonra kapının önüne gidip vurdum. O duyana kadar vurmaya devam ettim. Sonunda gelmişti. Kapıyı açtı yüzüme baktı.
"Ne istiyorsun?" diye sordu.
"Kardeşimi görmem lazım" bedeni kasıldı.
"Sana fazlasıyla sabır gösterdim" dedi.
"Bu benim hakkım" dedim.
"Konuşmana izin vermiştim"
"İyi olduğunu bilmem gerek"
"Dediklerimi yaparsan gittiği yerden görüntülü konuşmanıza izin verebilirim" sahip köle ilişkisine dönmüştü bizim işimiz.
"Yapıyorum zaten" dedim.
"Tam itaat göster" kaşlarım çatıldı.
"Ayağının altındaki paspas bile benden daha fazla söz sahibi. Neyin itaatinden bahsediyorsun?"
"Böyle devam edersen tüm haklarını kaybedeceksin" omuzlarım düştü. Pes ederek
"Onu son kez görmeme izin verirsen" dedim. Boğazım kurudu yutkunamadım.
"Son kez görürsem"
"Ne?" dedi, sabırsızdı.
"İtaat ederim" dedim acıyan boğazımla. Gözleri avcı ifadesi ile parladı. Bundan tatmin olmuştu.
"Bunu düşüneceğim" dediği zaman hakkı olmayan üstünlük taslaması beni öfkelendirdi. Daha konuşmama izin vermeden odadan çıkmıştı. Beni tamamen esir etmiş kız kardeşimi gönderiyordu. Bana nedenleri açıklayıcı olmasa da başka birinin tehdit olabileceğini düşündürdü. O yüzden bu konuda susmayı tercih edecektim. Karşı çıkmanın bir faydası olmadığı için canavarıma itaat gösterip kız kardeşimi son kez canlı görmek istiyorum. Bir gün tüm bu olanlardan sıyrılıp kendimi kurtarabileceğimi biliyorum ama şu anda bu mümkün görünmüyor. Akıllıca adımlar atabilirsem o ve ailesinden kurtulabilirdim. Kendimi telkin ederken derin bir kaç nefes aldım. Hayatımın kontrolünü yeniden ele almak için bu canavarla savaşmak zorundaydım.
Bu olay kişisel bir olay değildi. Merve'nin kaderi iki dudağı arasında ise ben ona boyun eğmek zorundaydım. Bana ne yapacağını bilmiyordum ama en azından Merve'nin normal bir yaşam sürdüğüne ikna olmalıydım. Şu an elimde başka hiç bir seçenek bulunmuyordu...