Demir, balkonun kapısında durmuştu.
Aralı duran camın ardından, Ela’nın silueti hâlâ görünüyordu.
Küçük sandalyede, dizlerini karnına çekmiş… başını ellerinin arasına almıştı.
Omuzları hafif hafif titriyordu.
Demir, birkaç adım daha attı.
Balkona çıkmak istiyordu.
Bir cümle kurmak… belki sadece “İyi misin?” demek…
Ya da sessizce yanında oturmak.
Ama yapamadı.
Adımları olduğu yerde kaldı.
Ayağını eşikten çıkaramadı çünkü hâlâ onun kim olduğunu bilmiyordu.
Onunla evliydi evet… Ama karısı değildi. Hiçbir zaman olmadı. Olup olmadığını da bilmiyordu.
Ela’nın başı hâlâ önündeydi. Gözleri görünmüyordu. Ama Demir onun ağladığını biliyordu. Çünkü omuzlar…
İnsanın en sessiz çığlığıydı.
Geri adım atmak üzereyken—tam arkasını dönmek üzereyken— Ela’dan bir ses duyuldu.
Çok hafifti.
Neredeyse rüzgârın uğultusuna karışan bir iç çekiş. Bir fısıltı kadar kısık ama kalbi yırtar kadar derindi. Bastırılmak istenmiş bir ağlama, yutulmuş bir acı gibi.
Demir’in boğazı düğümlendi. Ciğerlerinin içi yandı. Ama yine de adım atmadı.
Bir kadın, omuzları titreyerek ağlıyordu karşısında. Ve o hâlâ… hâlâ kıpırdamıyordu.
Korktuğu şey Ela’nın ağlaması değildi.
Korktuğu şey… Ona temas ettiğinde ne göreceğiydi. O gözlerde neyle karşılaşacağını bilmiyordu.
Ela’nın geçmişinde ne vardı bilmiyordu.
Bir yabancı gibi durmuştu karşısında aylarca. O soğuk sessizlikte kendine bir siper kazmıştı.
Demir, elini kapının tokmağına götürdü.
Açmak istedi. Ama parmakları istemedi.
Sanki dokunsa… onun kırıklığına da dokunacaktı. Ve belki o zaman, kendisi de paramparça olacaktı.
İçinden geçenler boğazında düğüm düğüm büyüdü.
Ama dili sustu.
O an, yalnızca iç sesi konuştu:
“Bir kadının omuzları titrediğinde, adam susmamalıydı.
Ama ben susmayı seçtim…”
Yutkundu. Gözlerini Ela’dan çevirdi. O adımı atamadı.
Kapısını açtığı odasına sessizce yürüdü. Sanki hiç görmemiş gibi.
Sanki o balkon, o ağlayan kadın, o titreyen omuzlar hiç yokmuş gibi.
Kapıyı yavaşça kapattı. Kilitlemedi.
Ama arkasına da bakmadı.
Odada bir sessizlik hâkimdi. Yalnızlığın dokunduğu dört duvar arasında, sadece kendi nefesi duyuluyordu.
Demir yatağın kenarına oturdu. Sırtı ağırdı. Göğsü dardı.
Bir an gözleri saate kaydı.
05.00.
Gecenin bittiği, sabahın henüz uyanmadığı bir saat.
Ayağındaki terliği yavaşça çıkardı.
Yatağa uzandı. Başını yastığa koyduğunda, gözleri tavana dikildi.
Ama zihni hâlâ balkondaydı. Ela’nın titreyen omuzlarındaydı. Ve kendi sessizliğindeydi.
Dokunamadığı kadında değil…
Dokunmaya cesaret edemeyen adamda kırılmıştı en çok.
————————————-
Sabah saat sekize yaklaşmıştı.
Evde hâlâ bir hastane sessizliği hâkimdi.
Güneş, ağır aksak ilerleyen zaman gibi pencere camlarını yalayıp geçiyor, odaya sarı bir yorgunluk bırakıyordu.
Demir uykuyla uyanıklık arasında bir yerdeydi.
Gözleri kapalıydı ama zihin perdesi açıktı hâlâ.
Ela’nın geceden kalan sessiz görüntüsü, balkondaki o kambur omuzları gitmiyordu gözünün önünden.
Tam tekrar gözlerini kapatacakken…
“Yapma! Lütfen yapma!”
“ANN-NEEEE!!”
Salonun içinden gelen bir çığlıkla irkildi. Gözlerini sonuna kadar açtı. Yatağın içinde doğruldu. Kalbi ritmini şaşırmıştı. Biri eve mi girmişti?
Bir saniye durdu.
Dinledi.
“Dokunma! Ne olur yapma!”
Ela’nın sesiydi bu. Feryat eder gibiydi. Demir, hızla yataktan kalktı. Kapısını açtı, salona çıktı.
Salonun kapısından içeri baktığında, Ela’nın koltuğun üstüne kıvrılmış bedenini gördü. Kendinden geçmişti.
Gözleri kapalıydı ama yüzünde acı vardı. Elleri titriyordu. Ayakları kıpır kıpırdı. Geceliği vücuduna yapışmıştı terden.
Ve dudaklarından dökülen sözler…
“Annem… annem! N’olur ona dokunmayın… beni alın… yeter ki ona bir şey yapmayın!”
Demir neye uğradığını şaşırdı. Gözleri açıldı. Bu, bir kabus değildi yalnızca. Bu… yaşanmış bir gecenin geri gelişiydi.
Yanına gelip, ayakta durdu.
Eli omzuna hafifçe dokundu.
“Ela… kendine gel… uyan…”
Ama Ela hâlâ orada değildi. Göz kapakları titredi. Kaşları çatık, nefesi düzensizdi.
Demir bir kez daha dokundu. Biraz daha sertçe.
“Ela! Uyan dedim sana!”
O anda Ela’nın gözleri aniden açıldı.
Ama karanlık bir çukura düşmüş gibiydi.
Panik dolu, korku dolu, çırpınan bir bakışla Demir’e baktı. Bir anda irkildi, bedenini koltuktan geri çekti. Yüzü dehşetle kaplandı.
Ve… bağırdı:
“SAKIN! SAKİN BİR DAHA BANA DOKUNMA!”
Demir şaşkınlıkla geri çekildi. Ela, omzuna baktı.
Demir’in dokunduğu yere—sanki orası yanıyormuş gibi—avucunu bastırdı.
Silmekle kalmadı, ovaladı. Kazır gibi bastırdı. Omzundaki deri kıpkırmızı olmuştu. Ama o durmadı.
Demir donmuş gibiydi. Ama bir sonraki hamle… Ela’nın ayağa fırlaması oldu. Koşarak banyoya gitti. Ve kapıyı yüzüne çarpıp kilitledi.
İçeriden sadece su sesi geliyordu artık.
Ve bastırılmaya çalışılan bir ağlama.
Ama o an… Demir’in içindeki o kırık empati duygusu değil, öfke devreye girdi. Kaşlarını çattı. Elleri yumruk oldu.
Bakışları sertleşti.
“Sakın bana dokunma” demişti Ela.
Sakın.
Demir’in gözleri ateşle doldu.
“Ne sanıyor bu kız kendini…” diye geçirdi içinden.
Bir adım geri attı. Kapının önünde durdu.
Öfkesini bastıramadı artık. Sert, hiddetli bir sesle kendi kendine konuşur gibi ama duvarları aşan bir tonla söylendi:
“Senin pis vücuduna dokunmak hoşuma mı gitti sanıyorsun?”
Tiksintiyle yüzünü çevirdi.
“İyilik yapalım dedik, yardım ettik, kâbus görüyorsun diye uyandırdık… Karşılığında ne aldık?”
Gözleri banyonun kapısına çevrildi.
“Sakın bana dokunma…”
Sesi alaycıydı artık.
“Ne zannediyorsun sen kendini ha?”
İçindeki her çatlak, alttan altta yanan gururuyla birleşip bir kırılganlığa dönüşmüştü. Ama o kırılganlığı anlayacak hâlde değildi.
Sadece kırılmanın öfkesindeydi.
“Sanki seni istemişim gibi!”
Sonra döndü. Adımları hiddetle yankılandı. Odasına geçerken sol elini duvara sertçe vurdu. Parmakları zonkladı. Ama umurunda bile değildi.
Yatak odasına girerken arkasındaki kapıyı tıpkı biraz önce Ela’nın yaptığı gibi hızla kapattı. Ama onun kapısı acıya değil, kızgınlığa çarpmıştı.
Ve içeride…
Ela hâlâ banyoda. Ellerini defalarca yıkıyor. Omzundaki yeri ovuşturuyor.
Soğuk suyla… Sanki Demir’in teni oraya bulaşmış gibi.
Gözlerinden yaş akıyor ama sesi yok.
Göz bebekleri büyümüş, nefesi düzensiz.
O an…
Sadece bir kabusu değil,
bir geçmişi yeniden yaşadı.
Ama Demir bunu göremedi.
Çünkü o sadece bağırışı duydu.
Yüzüne yansıyan korkuyu,
“İğreniyor benden” diye yorumladı.
Oysa Ela bir adamdan değil…
Zihnine kazınmış bir geceden ve geçmişin kanlı ellerinden kaçıyordu.
Ama kimse bunu bilmiyordu.
Demir de bilmiyordu.
Ve bilmeden kırmaya devam ediyordu. —————————————
Ela banyonun soğuk fayansları üzerinde diz çökmüş, sol omzunu ovalıyordu hâlâ. Demir’in dokunduğu o birkaç saniyelik temas, derisinin altına işlemişti sanki. Ne kadar yıkasa da, ne kadar suya tutsa da geçmiyordu. O dokunuş sadece fiziksel değildi; geçmişin, bastırılmış çığlıkların, susturulmuş gecelerin yankısıydı.
Ama sonra bir şey oldu. Ela aniden başını kaldırdı. Aynaya baktı.
Yüzünü tanımadı.
Saçları dağılmış, gözaltları mosmor, dudakları çatlamıştı. Ama en kötüsü, gözleriydi. Cam gibi. Hareketsiz. Sanki içinde bir şey ölmüş gibiydi.
Bir karar verdi o an. Omzunu yıkamak yetmeyecekti. Tenindeki kir, ruhundan sızıyordu.
Kalktı.
Duşun vanasını çevirdi. Suyu en sıcağa getirdi—nereye kadar açılıyorsa, oraya kadar. Bir an için bile duraksamadı. Üzerindeki kıyafetleri hızla çıkardı, elbisesi banyodaki mermerin üstüne düştü. Tenine bile bakmadı artık.
Kendine bakamıyordu.
Ve sonra…
Bütün bedeniyle o kaynar suyun altına girdi.
Suyun ilk temasıyla vücudu refleksle gerildi. Sıcaklık, derisine çarpan binlerce iğne gibiydi. Ama Ela kıpırdamadı.
Yanmayı hak ettiğini düşünüyordu belki.
Belki de o dokunuşun ancak böyle silineceğine inanıyordu.
Bir süre sonra elleriyle şampuan şişesini aldı. Avucuna döktü. Ama ne saçını yıkadı, ne sadece başını.
Tüm vücudunu sabunladı. Omzunu, kollarını, göğsünü, bacaklarını, sırtını…
Ellerini durmadan gezdiriyordu. Bir temizlik değil bu—bir arınmaydı. Ama ne kadar köpüklense de, içinden çıkmıyordu.
O his.
O kir.
O iz.
Eli bir noktadan sonra sabunu bıraktı.
Ve tırnaklarını kullandı. İlk çiziği attı. Omzuna. Sonra karnına. Sonra bacaklarına.
Derisi kızardı, bazı yerlerden kan sızdı.
Ama acıyı hissetmiyordu. Beden, ruhun çektiği acıya yetişemediğinde hissizleşirdi çünkü. Ela da artık oradaydı.
Suyun sıcaklığı her nefes alışta boğazını yakıyordu. Nefesi düzensizdi, dudakları titriyordu. Ama ağlamıyordu.
Henüz.
Sonra dizlerinin bağı çözüldü. Vücudu suyun altına yığıldı. Duş başlığı hâlâ tepeden vuruyordu, sular gözlerini yakıyordu.
Ve o an…
İçindeki o boğuk çığlıklar, ilk kez ses buldu.
Ela, başını ellerinin arasına aldı.
Ve ağlamaya başladı.
Haykıra haykıra.
Yılların ağlamadığı kadar.
Bir annenin gözünün önünde alınışına.
Kendisini korumaya çalışırken parça parça bırakılan bedenine.
Kimsenin bilmediği o geceye.
Yalnızlığına.
Ve kendini bile sevemeyişine.
Ağladı.
Bütün sesiyle.
Bütün kırıklarıyla.
Hayatta kaldığı her gün için.
Kaç saat geçti, bilmiyordu. Su bitmişti sanki. Veya Ela artık hissedemiyordu. Duş başlığı hâlâ akıyordu ama farkında değildi. En sonunda, kolunu uzattı ve musluğu kapattı.
Su kesildi.
Ve banyonun içindeki sessizlik… ölüm gibiydi. Yavaşça ayağa kalktı. Ayağı kaydı ama tuttu duvarı. Titriyordu. Ama bu titreme, artık sıcak suya değil—hayata karşıydı.
Çekmecelere yöneldi. Bir havlu aradı. Ellerini sildi önce. Sonra gövdesini sardı. Saçlarını, yüzünü kuruladı.
Ama içindeki hiçbir şeyi silemedi.
O an aklına geldi. Kıyafetleri yoktu. Valizi salondaydı. Derin bir nefes aldı.
Kendini toparladı. Havluyu vücuduna sardı. Yavaşça kapıyı açtı.
Salona adım attığında, ilk karşılaştığı şey…
Demir oldu.
Demir, o sırada odasından yeni çıkmıştı.
Sakindi ama gözleri yorgundu.
Ela’ya bir adım attı, sonra durdu.
Ve o an…
Ela’nın vücudunu süzdü. Islak saçları, omzundan aşağı sarkıyordu. Teni, beyazla buğulu bir gri arasındaydı.
Ama dikkatini çeken sadece güzelliği değildi.
Ela’nın teni…
Çizik içindeydi.
Tırnak izleri, kızarıklıklar, yanık bölgeler.
Demir’in yüzü gerildi. Gözleri irileşti. Bir an nefesi değişti.
Bu neydi?
Ne yaptı bu kız kendine?
Burnundan soluyarak bir adım geri attı.
Kızgınlığı vardı içinde ama bu defa anlamaya çalışmak yoktu.
Ela’ya bir söz söylemeden, ona tek bir kelime etmeden…
Sert adımlarla kapıya yöneldi.
Ve dış kapıyı açarak evden çıktı.
Arkasında sadece havluyla kalakalmış, gözleri hâlâ dolu bir Ela bırakarak.
Ela’nın bakışları, Demir’in kapıyı çekişiyle irkildi. Bir çırpıda valizine yöneldi. Hızla içinden eşofman çıkardı.
Giyinirken elleri hâlâ titriyordu. Banyoda geçirdiği saatlerden sonra, şimdi…
dışarıdan gelen bakış bile tenini yeniden kirletmişti sanki.
Demir onun çiziklerini gördü mü?
Ne düşündü?
Korktu mu?
İğrendi mi?
Yoksa sadece kaçtı mı?
Ela içinden geçeni sadece bir cümleyle özetledi:
“Kimse bana dokunmadan sevmeyecek…”
Ve o an…
Bir sandığın kapağını daha kapattı içindeki.
Ama kilidi artık kırılmıştı bir kere.
——————————
Güneş, ufkun ardına çoktan çekilmişti.
Hava kararalı saatler olmuştu ama evin içindeki sessizlik, hâlâ sabahın izlerini taşıyordu.
Saat akşam yediydi. Demir hâlâ eve dönmemişti. Ela, salonda oturuyordu.
Pencerenin önünde, perdenin arkasında saklanır gibi… Yüzü solgundu. Gözleri… cam gibi. İçinde ağlamaktan değil—hiç ağlayamamaktan yorgun bir boşluk vardı.
Demir’in sabah şahit olduğu o an…
Ela’nın yıllardır kimseye göstermediği o korkunun kabuğu çatlamıştı.
Ve artık onu biri görmüştü.
Bu yeterdi.
Çok fazlaydı.
Kendini bu kadar açıkta bırakmış olmak, onu çıplak kalmış gibi hissettiriyordu.
Güvende hissetmiyordu artık.
Ne kendi içinde…
Ne bu evde.
Tam o sırada, telefonu çaldı. Zil sesi, evin içine ani bir yankı gibi yayıldı.
Ekranda bir isim:
Amcam.
Ela, birkaç saniye ekrana baktı. Sonra telefonu açtı. Sesi zayıf ama sakindi.
— “Efendim, amca?”
Harun’un sesi, her zamanki gibi net ve kararlıydı:
— “Hadi kızım, aşağıdayız. Uçağa yetişmemiz lazım. Yukarı çıkmayalım. Demir de gelsin, aşağıda vedalaşalım.”
Ela bir an duraksadı. Sanki ciğerine bir ağrı saplandı. Ama sesi değişmedi.
— “Tamam amca, geliyorum. Ama… Demir evde değil.”
Telefonu kapattı. Cümleyi bitirdiğinde içinden bir şey koptu sanki. Birkaç dakika öylece oturdu. Sonra usulca yerinden kalktı. Hazırlıksız bir savaşa gider gibi. Valizini aldı. Ayağa kalkarken başı biraz döndü. Ama belli etmedi.
Kapıya yöneldi. Ayakkabılarını giydi. Aşağı indi. Lojmanın bahçesinde tanıdık yüzler vardı.
Harun.
Filiz.
Murat.
Ve kayınvalidesi Duygu.
Kayınpederi telefondaydı, az ötede bir ağacın yanında.
Ela yaklaşırken Duygu hemen ona sarıldı.
— “Keşke biraz daha kalsaydın kızım…”
Sesi samimiydi ama yüzü, olan bitenden habersizdi. Ela’nın sırtını okşadı. Hiçbir şey fark etmemişti.
Ama Harun…
Filiz…
Ve Murat.
Görmüşlerdi.
Ela’nın açık kalan bilekleri. Omzunun kenarından sarkan kızarıklıklar. Boynundaki belli belirsiz izler.
Murat sordu.
Kaşları çatılmıştı, sesi gergindi.
— “Ela… Ne oldu sana böyle?”
Ela bir an dondu. Sonra hızlıca toparlandı. Gözlerini kaçırarak cevap verdi:
— “Alerji heralde… kaşındı. O yüzden böyle oldu.”
Murat inanmıştı.
Başını yavaşça salladı.
Ama Harun ve Filiz…
Sessizdi.
Ve o sessizlikte, bir gerçeğin çığlığı gizliydi. Ela’nın yalanını kabul etmiş gibi yaptılar. Ama kalplerindeki şüphe… buz gibi indi.
Duygu hemen atıldı.
— “Ay dur, şurada bir eczane var. Hemen bir krem alalım sana.”
Ela nazikçe, ama keskin bir şekilde karşılık verdi:
— “Krem var Duygu Hanım… sağ olun.”
Duygu sustu. Görmemişti olanı. Bilmemesi daha iyiydi belki.
Tam o sırada… Lojmanın bahçe kapısı açıldı. Demir girdi içeri.
Üzerinde gün boyunca aynı kalan kıyafetleri vardı. Yüzü ise buz gibiydi.
İçindeki bütün yangını, ifadesizliğe gömmüştü. Ela bir an Demir’e baktı.
Gözleri, önce sargıya, sonra yüzüne kaydı.
Pansuman yaptırmış mıydı?
İlaçlarını almış mıydı?
Bilmiyordu.
Ama bildiği tek bir şey vardı:
“Bu adam kendi evinde bile rahat edemedi… benim yüzümden.”
Suçluluk, Ela’nın boğazına yumruk gibi oturdu. Demir ona bir kez bile bakmadı.
Hiçbir şey olmamış gibi, Murat’ın yanına geçti. Harun ve Filiz’le tokalaştı.
Ela gözlerini kaçırdı. Valizine yaklaştı.
Tam taksiye binecekken, Demir’in sesi duyuldu arkasından:
— “Ela.”
Ela yavaşça döndü.
Demir’in bakışları ciddiydi.
Ne öfke, ne alay, ne de yumuşaklık vardı. Sadece… keskin bir duruş.
— “Konuşmamız lazım.”
Ela, Harun’a döndü.
— “Bir dakikaya gelirim.”
İkisi de, gruptan birkaç adım uzaklaştılar. Bahçedeki çam ağacının altına doğru yürüdüler. Gecenin serinliği, aralarındaki soğukluktan daha hafifti.
Demir birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra gözlerini kaçırmadan konuştu:
— “Hayatımda biri var. Onu seviyorum.”
Cümle netti.
Kesin.
Sert.
Ela’nın içinde bir şey kıpırdamadı bile.
Bir kalp, bu kadar mı yorgun olurdu?
Bir kadın, bu kadar mı alışıktı sevilmemeye?
Ela sadece gülümsedi.
Bir teşekkür gibi değil…
Bir kabul gibi değil…
Bir teslimiyet gibi.
Bu hayatta ait olamadığı her yerin, sevilmediği her kalbin, yarım bırakıldığı her cümlenin acısı vardı o gülümsemede.
Ela gözlerini Demir’in gözlerinden ayırmadı. Çok yavaş, çok sakin… ama içinden geçen bütün fırtınaları yutan bir sesle konuştu:
— “Boşanalım.”
Bu iki kelime havaya bırakıldı. Demir bir şey demedi. Ela arkasını döndü. Taksiye yöneldi.
Ve o an…
Ne arkasına baktı, ne bir açıklama istedi.
Çünkü bir kadın, terk edilmekten değil… anlaşılmamaktan kırılırdı.
Ve Ela artık çok kırılmıştı.