Bölüm 5 –Bir Yer Bile Yoktu Bana

2132 Kelimeler
Ela, İngiltere’ye döneli bir hafta olmuştu. Ama içi… hâlâ Türkiye’de, hâlâ o salonda, hâlâ o balkonda kalmıştı. O günden bu yana, iki haftadır üniversiteye adımını bile atmamıştı. Hocaları mazeret istememişti—belki de gözlerinin içindeki boşluğu görmüşlerdi. Ama bu sabah… Biraz daha iyi hissediyordu. En azından yataktan kalkabilecek kadar. Bedenini yorgunluktan değil, ruhunu taşıyamamaktan taşımakta zorlanıyordu. Ama bugün… Bugün aynada başka bir şey görmek istedi. Kırılgan değil. Paramparça değil. En azından dışarıdan bakınca dağılmamış gibi duran bir kadın. Kalktı. Duvara yasladığı elbise askısına uzandı. Koyu yeşil, mini bir elbise. Kumaşı yumuşaktı, tenine değince ürperdi. Altına dizlerinin biraz üzerine gelen, uzun topuklu siyah çizmelerini giydi. Aynanın karşısına geçti. Gözlerine baktı uzun uzun. Tanıyamadığı bir kadınla karşı karşıyaydı. Ne çocuktu artık ne de hayal kuran biri. Makyaj çantasını açtı. Kapatıcıyı sürdü önce. Yorgun gözaltlarını gizlemeye çalıştı. Sonra fondöten, rimel, hafif bir kontür. Fırçayı yanağına götürdüğünde aynadaki yansısı bulanıklaştı. Gözleri dolmuştu. Ve birden… Taksiye binmeden önce, Demir’in söyledikleri geldi aklına. “Hayatımda başka biri var. Onu seviyorum.” Cümle ağırdı ama Ela için beklenmeyen bir şey değildi. Demir’in bakışlarında, suskunluğunda, hatta sessiz öfkesinde bile bir kadının gölgesi vardı. Ela bunu sezmişti. Ve belki içten içe anlamıştı da. Demir haklıydı. O da bir insandı. Bir hayatı, bir geçmişi, bir düzeni vardı. Zorla evlendirildiği bir kadınla yıllarını mahvetmek zorunda değildi. Ela gözlerini aynadan ayırmadan düşündü: “Ben… ben sevilmeyi hiç bilmedim.” Sadece gözleriyle değil, sesiyle de duydu o iç sesi. Boğazına bir yumru oturdu. Demir’e “Boşanalım,” dediği o an… Acı çekmişti. Ama bu acı, Demir’i değil… Onun gözlerinin içine bakarak kendi değersizliğini itiraf etmenin acısıydı. Derin bir nefes aldı. Çünkü o an, hem kendisini hem onu özgür bırakıyordu. Birbirlerine yük olmadan. Birbirlerinin hayatını mahvetmeden. Makyajını tamamladı. Rujunu sürdü, koyu gül kurusu. Yanaklarına biraz allık. Ve en son maskarasını sürerken gözlerine tekrar baktı. Kırılgan ama dimdik duran bir kadın vardı artık karşısında. Ayağa kalktı. Uzun siyah saçlarını omuzlarına doğru savurdu. Sanki kendine bir ağırlık değil, bir zırh kuşanıyordu. Portmantoya yöneldi. Uzun, kalın kahverengi paltosunu aldı. Dışarısı soğuktu ama içindeki buz daha derindi. Kapıyı açtı. Bir an durdu. Ev… sessizdi. Ama içi… İçinde hâlâ çığlıklar vardı. Ayakkabılarını giydi, paltoyu omzuna attı. Kapıyı çekti. Ve yürümeye başladı. Bugün… hayat devam etmese de… yürümeye devam ediyordu. —————————- “Bir kız için en acısı… kendine bile acımamayı öğrenmektir.” Üniversitede geçen uzun ve yorucu derslerin ardından Ela, zar zor da olsa kendini bir kafeye atmıştı. Kış soğuğunun ince bir sisi vardı havada. Kalın mantosunun yakasını sıkıca kapatmıştı ama içinin üşümesini durduramıyordu. Kafede pencereye yakın, sıcak köşedeki üç kişilik masaya oturduğunda, karşısında tanıdık iki yüz vardı: Tülay ve Çağlar. Tülay, kahverengi uzun saçlarını atkuyruğu yapmıştı. Yüzündeki doğal tebessüm, her zaman Ela’ya iyi gelmişti. Psikoloji yüksek lisansı okuyordu. Anlamadan dinleyen değil, hissederek susanlardandı. Çağlar ise gri boğazlı kazağının içinde oldukça ciddi ve mesafeliydi her zamanki gibi. Hukuk okuyordu; olaylara hep mantıkla yaklaşırdı ama Ela’nın yüreğini anlamaktan asla geri durmazdı. O da Tülay gibi Ela’yı sekiz yaşından beri tanıyordu. Dosttular. Kardeş gibiydiler. Ela’nın yaşadıklarını hiç sormamışlardı ama yorgunluğunu, eksikliğini, gölgede kalmış hayatını hep hissetmişlerdi. Ela çantasını yavaşça çıkardı, yanına bıraktı. Sipariş bile vermeden kahvesi gelmişti masaya. Tülay gülümseyerek uzattı: “Sen seviyorsun diye her gelişimizde söylüyorum önceden.” Ela hafifçe başını eğdi. Teşekkür bile edemedi. Çünkü boğazına bir şeyler düğümlenmişti. Çağlar, her zamanki gibi lafı hiç dolandırmadan sordu. Ama tonunda ince bir kinaye, sert bir korumacılık vardı: “Ee… nasılmış bakalım şu enişte?” Ela başını kaldırıp baktı ona. Ne şaşkınlık ne kızgınlık… sadece içi boş bir bakış. Omuzlarını hafifçe silkti. Bir şey demedi. Tülay araya girdi. Samimi bir şekilde gülümsedi. “Yani vurulmuştu ya… onu diyoruz aşkım,” dedi. Kaş gözle Çağlar’a “abartma” der gibiydi. Ela, “İyi…” dedi sadece. Sesi ne sıcak ne soğuktu. Sanki hiçbir anlamı olmayan üç harf gibi havada asılı kaldı. Sonra uzun süre sustu. Sadece çayını karıştırdı. Tülay ve Çağlar başka konular açtı; okul, tezler, sınavlar… Ela, gülümsedi. Arada birkaç kelime etti. Hatta kahkaha attı bir yerde. Ama gözlerinin arkasında hâlâ bir şey vardı: Kapanmayan bir yara. Sanki her kelime, gözyaşlarını boğazına bastırıyordu. En sonunda Tülay dayanamadı. Eğildi biraz, Ela’nın göz hizasına geldi. “Nasıl geçti?” diye sordu yumuşak bir sesle. “Sadece biziz burada, anlat istersen.” Ela’nın dudağı seğirdi. Yutkundu. Sonra… birden patladı gibi: “Evliyim… ama değilim. Dokunmuyoruz birbirimize. Konuşmuyoruz bile. O sadece evde biri. Aslında hiç olmadı.” Sesi kısık ama netti. Gözlerini ellerine dikti. “Bazen düşünüyorum da… acaba ben ona yük müyüm? Demir’in gözlerinde bana dair hiçbir şey yoktu. Ne sevgi… Ne merak… Sadece yük gibi bakan bir yüz.” Çağlar, dudaklarını sıktı. Kaşları çatıldı. “Ne?” dedi, hafif öne eğilerek. “Sevgi mi yoktu? O da ne demek?” Ela başını kaldırmadan, dalgın ama kabullenmiş bir ifadeyle fısıldadı: “Zaten sevdiği biri varmış. Biri var hayatında, onu seviyor…” Çağlar’ın yüzündeki ifade bir anda karardı. Elini masaya koydu. “Ne? Nasıl yani?” Ela başını çevirdi. Çağlar’a baktı. Ama içinde hiç öfke yoktu. Sadece yorgunluk. “Kızmıyorum ona. Bu evliliğe o da zorla itildi. Benim gibi o da seçmedi. Ben… anlayabiliyorum onu.” Çağlar iyice sinirlendi. Avuçlarını yumruk yaptı. “Yine de evli bir adam. Seninle nikâh masasına oturmuş, sorumluluğu var—” Tülay hemen devreye girdi. Çağlar’a kaş göz yaptı. “Dur…” dedi sessizce. Ela o an derin bir nefes aldı. Bakışları dalgındı. Sesi hafif titriyordu ama kelimeleri netti: “Boşanalım dedim. Yani… boşanacağız.” Sonra Çağlar’a döndü, zorla gülümsedi. “Söyle bakalım hukukçu arkadaşım… Bana bir avukat ayarlar mısın?” Çağlar bir an durdu. Sertleşmişti yüzü. Ama sonra başını salladı. “Elbette,” dedi. Tam telefonunu çıkarıyordu ki, Tülay bir şey sormak istedi: “Amcan? Yengen? Ne diyorlar bu işe?” Ela gözlerini kaçırdı. Bir saniye… sadece bir saniye içinde tarifsiz bir sızı geçti. Ama ustaca gizledi. “Söylemedim,” dedi. “Kimseden de duymasınlar. Yoksa Demir’in ailesiyle konuşurlar, gerisini sorgularlar, didiklerler. Bu sadece benim kararım.” Tülay iç çekti. O da biliyordu, Ela hep kendi sessizliğinde yürümeyi seçerdi. Ama bu defa sessizlik daha derindi. Çağlar telefonu açtı. Kısa bir görüşme yaptı. “Tamam,” dedi sonra. “Arkadaşım İstanbul’da boşanma avukatı. Vekâlet gönderirsen işlemleri başlatır.” Ayağa kalktı. Kahvesini bitirmemişti ama masada durmak ona ağır gelmişti. “Ela gözlüm… kalk, gidiyoruz. Avukata vekâlet vermeye.” Dedi. Ela hafifçe başını salladı. Çantasını aldı. Mantoyu üstüne geçirdi. Ve yürümeye başladı. Yürürken sadece bir cümle geçti içinden. “Sevilmemeye alışmıştım. Zaten hiçbir yere ait olmadım.” Ama en çok da şu: “Bir kız için… en acısı, kendine bile acımamayı öğrenmektir.” ———————————— “Bazı kararlar sessiz verilir, ama yankısı en gürültülü olanlardır.” Güneş, Mardin’in kavruk topraklarına asılı kalmıştı. Günün yorgunluğu, üzerindeki tozla birlikte Demir’in üniformasına sinmişti. Bir haftadır yeniden göreve başlamıştı. Ela gittikten sonra uzun bir boşluk yaşamış, ama duygularını disiplinin arkasına gizleyerek kendine gelmeye çalışmıştı. Akşam üzeriydi. Bölük içi işler tamamlanmış, tüm personel dinlenme moduna geçmişti. Kışlanın kantininde, çay bardaklarının şıngırtısı ve aralıklı kahkahalar duyuluyordu. Demir, köşedeki ahşap masada oturuyordu. Yanında en yakın silah arkadaşları vardı: Kıdemli Üsteğmen Oğuz, Üsteğmen Ayaz, Teğmen Hüseyin, Astsubay Kıdemli Başçavuş Ali, Astsubay Üstçavuş Süleyman, ve Uzman Çavuş Vefa. Masa üstünde taze çaylar, birkaç boş meyve suyu kutusu ve sigara paketleri vardı. Kimi ayakta, kimi oturmuştu. Günlük hayata dair şakalaşıyor, eğitimde yaşanan komik anılardan bahsediyorlardı. Vefa yüksek sesle anlatırken herkes gülüyordu: “Komutanım, Ali ağabeyin eğitimde ‘düşman burada’ diye gösterdiği yer, tavuk kümesi çıktı ya! Vallahi hâlâ aklıma geldikçe—” Demir gülümsedi. Kahkahası kısa sürdü ama gerçekti. Gülmeyi unutmuş bir adamın, bir anlık nefes alışına benziyordu. Tam o sırada kantinin kapısı açıldı. Genç bir er, yüzünde resmi bir ciddiyetle içeri girdi. Masaya yaklaştığında sert bir “Selâm durdu.” Tüm askerler, otomatik olarak başlarını çevirdi. “Komutanım!” dedi er, gözlerini Demir’den ayırmadan. Demir, çayından başını kaldırdı. “Evet?” dedi net bir tonla. Er, yutkundu. Sesi biraz titrek ama netti: “Sizi görmeye bir avukat geldi, komutanım.” Kantindeki ses bir anda kesildi. Sanki bardaklar bile susmuştu. Oğuz gözlerini kısmıştı. “Ne avukatı?” diye sordu, bir yandan Demir’e bir yandan ere bakarak. “Neden gelmiş?” Er, adeta yutkundu. Ama görevini eksiksiz tamamlamak istercesine devam etti: “Komutanımın eşi Ela Hanım’ın avukatıymış.” Sözcükler kantine çivi gibi saplandı. Masadaki herkesin bakışları bir anda Demir’e döndü. Ayaz’ın kaşı kalktı. Ali gözlerini devirdi, şaşkınlıktan elindeki sigarayı düşürüyordu neredeyse. Süleyman “ne diyor bu?” dercesine hafifçe doğruldu. Hüseyin’in gözleri kocaman olmuştu. Vefa, şakaları kesmiş, sadece bakıyordu. Oğuz biraz daha yana kaykıldı. Ses tonu ciddileşmişti: “Hayırdır komutanım?” Demir önce hiçbir şey demedi. Bakışları sabitlendi. Sanki kısa bir sessizlik içinde, içinden geçen her şeyi bastırmak için savaşıyordu. Ama sonra derin bir nefes aldı. Çayı önünden çekti. Sırtını sandalyeye yasladı ve gözlerini yere indirdi. “Ela söylemişti…” dedi. Sesi alçak ama sertti. “Boşanmak istediğini. Ama ben ciddiye almamıştım. Sanırım… durum ciddiye binmiş.” Masada yine sessizlik. Ayaz hafifçe “vay be…” diye fısıldadı. Ali eliyle çenesini sıvazladı. Oğuz ise hâlâ gözlerini Demir’den ayırmamıştı. “Gelsin buraya,” dedi Demir sonunda, dikleşerek. Ere seslendi: “Bekletmeden getir.” Er, bir kez daha selam durup kantinden ayrıldı. Masadakilerin aklından geçen onlarca soru vardı. Ama kimse hemen konuşamadı. Oğuz en sonunda, dostça ama doğrudan bir şekilde sordu: “İyi misin komutanım? Bu… beklenmedik mi geldi?” Demir başını iki yana salladı. Yorgun bir gülümsemeyle cevapladı: “Aslında bekliyordum. Ama şimdi resmiyete dökülüyor. Gerçek oluyor. Bitiyor bu saçma evlilik” Masada kimse yorum yapmadı. Ama herkesin bakışında tek bir şey vardı: Sessiz bir şaşkınlık. “Bazen en büyük savaş, kelimelerin ardında gizlenir.” Kantindeki hava ağırlaşmıştı. Bir süre sonra kapı yeniden açıldı. Er, bu kez yanında takım elbiseli genç bir adamla birlikte içeri girdi. Adamın duruşu rahattı ama gözleri dikkatliydi. Üzerindeki koyu lacivert takım, bedenine tam oturmuştu. Saçları geriye taranmış, çantası düzgünce elindeydi. Kafasının içi sessiz bir mücadeleye hazırlanıyor gibiydi. Er, adama eşlik ederek Demir’in masasına kadar getirdi. Masadaki herkesin gözleri şimdi o yabancıya çevrilmişti. Demir, ayağa kalktı. Yüzü ifadesiz, ama gözleri keskin. “Demir,” dedi kısa ve net. Adam, tok bir sesle cevapladı: “Merhaba Demir Bey. Ben Ela Hanım’ın avukatı, Hakan Sönmez.” Elini uzattı. Tokalaştılar. Adamın avuç içi sıcaktı ama bakışları buz gibiydi. Avukat bir an durdu, sonra çevreye göz gezdirerek sordu: “Mümkünse… baş başa konuşabilir miyiz?” Demir göz ucuyla arkadaşlarına baktı. Aralarındaki güven o kadar yerleşikti ki… göz temasları bile yeterliydi. Kısa bir sessizlikten sonra Demir, başını iki yana sallayarak cevap verdi: “Gerek yok. Bunlar arkadaşlarım. Burada konuşabilirsiniz.” Avukatın gözleri hafifçe kısıldı. Sanki içinde “sen bilirsin” diyen sessiz bir düşünce geçti. “Peki.” Başını sallayarak oturdu. Çantasını sessizce açtı, içinden iki sayfalık bir boşanma dilekçesi ve bir kalem çıkardı. Masaya yavaşça bıraktı. Kâğıtların hışırtısı kantindeki sessizliği deldi. Sonra gözlerini kaldırdı ve direkt Demir’in gözlerinin içine baktı. Sanki meydan okuyordu. Bakışlarında; “ben buraya oyun oynamaya gelmedim” diyordu. Rahat ama dikkatli bir tonla konuşmaya başladı: “Ela Hanım, bana yakın bir arkadaşım aracılığıyla ulaştı. Çağlar, benim kıramayacağım bir meslektaşımdır. Ela Hanım’ın da çok samimi arkadaşıymış. Durumu anlattı, yardım istedi.” Demir, avukatın sözlerini duyarken gözleri bir an boşluğa kaydı. Aklından tek bir cümle geçti: “Vay be… demek o sessiz Ela Hanım, sadece bize susmuş. Ama diğer erkek arkadaşlarıyla gayet samimiymiş hanımefendi…” Kaşları çatılmadı, ama gözlerinin içi buz kesildi. Yüzünde hafif, küçümseyen bir gülümseme belirdi. Avukat bu bakışı fark etti, ama sözünü sürdürdü: “İstanbul’dan geldim. Aramayla, uğraşla zaman kaybetmeyelim dedim. Zaten Ela Hanım hiçbir şey talep etmiyor. Sadece boşanmak istiyor.” Masadakiler nefes bile almıyordu. Ayaz hafifçe öne eğilmişti. Ali’nin eli çenesindeydi, sinirli bir sessizlik içindeydi. Oğuz’un bakışları Demir’deydi, onu izliyordu. Demir, bir anlık duraksamadan sonra hafifçe öne eğildi. Bakışları donuk ama dudaklarında alaycı bir gülümseme vardı. “Ya boşanmazsam?” dedi. Sesi yumuşaktı, ama içinde yanan bir kibir saklıydı. Sert, küçümseyici. Avukat, kısa bir duraklamayla arkasına yaslandı. Demir’i baştan aşağı süzdü. Sonra bakışlarını yanındaki asker arkadaşlarına çevirdi. Yavaşça derin bir nefes aldı. Ve sonunda: “Ben size özel konuşalım dedim,” dedi. “Ama siz istemediniz. O zaman benim bunu burada söylememde bir sakınca yok.” Sözlerini nokta gibi koyduktan sonra sesi biraz daha alçaldı ama gerilimle yüklüydü: “Buraya kadar boşuna gelmedim. Sizinle ilgili araştırma yaptım. İyi dinleyin, çünkü bu artık nazik bir rica değil… Ela Hanım’ın davasını ‘anlaşmalı boşanma’ değil, gerekirse ‘zina’ üzerinden açarız. Kazanmamız da an meselesi olur.” Sözleri, odada bomba gibi patladı. Masadaki herkes irkilmişti. Bir anda Demir’in yanına dikilen görünmez bir duvar çökmüş gibiydi. Herkes susmuştu. Gözler sadece Demir’in ifadesindeydi. Ama o hiç konuşmadı. Yüzünde bir donukluk belirmişti. Bakışları cam gibi boş. İçinde kıyametler kopuyordu belki ama dışarıya tek bir şey yansımıyordu: Soğuk bir nefret. Soğuk bir inkâr. Ve ilk kez kalbinde küçücük bir şüphe. Ela hakkında. Kendisi hakkında. Her şey hakkında.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE