1.BÖLÜM

2643 Kelimeler
BİRKAÇ SAAT ÖNCE Gözleri, kırgınlığın el verdiği hüzünle salonun içerisindeki bedenlerin üzerinde gezdirirken üçlü koltuğa yerleşen bir bedenin üzerinde bekletti. İnce bir çizgiyle kıvrılan dudakları, yeşil gözlerinin hedefinde olduğu sevgili kız kardeşinin üzerindeydi. Siyah saçları özenle yapılmış, her zaman olduğu gibi hoş görüntüsüyle birlikte bizim evdeydiler. Anne ve babasına döndüğümde, babası benim babamla birlikte sohbet ederken annesi ise dudaklarında sıcak bir gülümsemeyle onları dinliyordu. Tanışma, ama öncelikli olarak tanıştırma bahanesiyle geldikleri ortadaydı. Kız kardeşi Mira, üzerinde geçirdiği siyah elbisesi, bedenine tam oturan bir modeldi. Kol kısımları tülden yapılmış salaş bir görüntüyle taçlandırılarak hoş bir elbise çıkartılmıştı ortaya. Kumral saçları düzdü, makyajını hafif tonlarda bırakıp utangaç bakışlarla Yiğit’e bakıyordu. “Tanışıyor olmanız ne büyük şans.” dedi, Demirhan bey. Nazlı yarım saate yaklaşık bir süredir salonun içerisinde bulunmasına rağmen, babasının her bir sözüyle şaşkınlıkla ona dönüp bakakalıyordu. “Baban Kahraman’da benim yakın arkadaşım olur Yiğit. Uzun yıllardır birlikte iş yaparız.” derken bakışları Kahraman beye çevrilmişti Nazlı’nın. “Biliyorum Demirhan amca. Adınızı babamdan çok defa duydum.” diyen Yiğit’in sesi, Nazlı’yı çok daha şoka uğratıyordu. Oldukça ağır başlı bir ses tonuyla, Demirhan beye hitap ediyor oldukça saygılı oturuyordu. Ah! Bu okulda tanıdığı, deliler gibi aşık olduğu Yiğit miydi? Oysa Nazlı’nın tanıdığı adam, oldukça.. Serseri tipli bir şeydi! “Sen nasılsın Nazlı’cım. Pek sessiz kaldın.” “Nazlı hep böyledir, Nevra ablacım.” diye atıldı sohbete katılmaya çalışan Mira, yerini bulurken. Zoraki gülümsemeyi dudaklarına yerleştirirken başını sevgili kız kardeşine çevirdi. “Aslında hep böyle değilimdir Mira. Bugün sadece zor bir gündü.” diyerek Nevra hanıma döndü. “Pek kendimi iyi hissetmiyorum. Müsaadenizle..” Yerinden hızla doğrulduğunda koyu kahverengi, siyaha çalan uzun saçları hafiften dalgalıydı. Okul eteğinin açıkta bıraktığı tenine sürttüğü avuçları beyaz tenini kızartmıştı. Salonun kapısına yöneldiğinde, sırtını onlara karşı dönmesi karşılığında dolmaya yüz tutan kahverengi gözleri bir damla yaşı usul usul akıtmıştı bile. “Nazlı!” dedi babası arkasından. Duymadı. Duymayı reddedenlerden oldu Nazlı. Babasının yaptıkları yetmemişçesine hayatını mahvetmeye ant içmiş gibi devam ediyordu! Nefret etmişti her şeyden. Çocuktum, dediği her anından. Seçimini yaparken tuttu babasının elinden! Salondan kendini atmasıyla üst katın merdivenlerine yöneldiğinde yinelenen babasının sesi, bu sefer adımlarını durdurttu. “Nazlı dedim sana!” Hiddetliydi Demirhan bey. Misafirlerinin yanında böyle bir şeyi asla kabul görmezdi. Kızının önüne geçtiğinde çatılan kaşları, kaşlarının altında kalan elaya dönük gözleri sinirini yansıtıyordu. “Ne bu hal, Nazlı?” “Ne varmış halimde baba?” “Kız kardeşin Mira ve annesi Aslı bu evde yaşamaya başladığımdan beri bir haller var senin üzerinde.” diye çıkıştı. Ardından gözleri salonun kapısına iliştiğinde sesli bir nefes verip, soldaki kapıyı işaret edip, “düş önüme.” “Normal bir durum mu bu! Senin yıllarca var olan metresinden doğan çocuğun, Mira!” “Haddini aşma misafirlerin yanında!” Sesini yükselten Demirhan bey, kızının geriye doğru attığı birkaç adıma karşın nefesini verdi yine. “Ne yeri, ne zamanı Nazlı’m. Biz konuları seninle aşmadık mı?” dedi, bu sefer daha sakin tuttuğu ses tonuyla. Koridordan elbette ses ulaşıyordu az çok salona. “Aşamadık baba.” dedi bir çırpıda Nazlı. “Aşamayacağız da baba.” “Hayatımızı niye zorlaştırmak için elinden geleni yaşıyorsun kızım, annen gibi..” Annen gibi. Kabul görmeyen, annesi gibi. Yutkundu Nazlı. Babasından uzaklaşan gözleri sağda kalan kapıya baktı. Yaka paça atılan annesi gibi.Yaka paça atılan annesi gibi. “Sen benim kızımsın Nazlı. Nazlı Seymen’sin.” “Ben hiç kimse değilim artık baba.” “Yine başlama senin bir tek kızın Mira, saçmalığına.” “Sen seçimini yaptın.” “Nazlı çık git odana!” dedi sertçe Demirhan bey. “Çık git odana da gözüm görmesin seni.” dediğinde, sabır dileyerek salona yönelmişti bile. Fakat Nazlı’nın bakışları; annen gibi, sözünde.. Yaka paça atılan o sokak kapısında kalmıştı. Hareket edemedi. Bacakları holün ortasında kalakalmışken, alt katın merdivenlerinden elimde tepsiyle gelen Aslı hanım bir bakış attı Nazlı’ya. Elindeki tepside bu sabah yapmış olduğu portakallı keki vardı. “Sen iyi misin Nazlı?” “Kızınla birlikte bu evden defolup gidene kadar iyi olmayacağım, metres.” Aslı hanım olduğu yerde kalırken, salona giden seslerin bilincinde olarak utançla kırpıştırdı gözlerini. “Peki.. Sen iyi değilsin. Odana çıkıp dinlen istersen biraz.” dedi, annesinin yerini üstlenmeye çalışır gibi. “Seni bu eve hanım yaptırmayacağım Aslı.” “Biz baban ile birbirimizi seviyoruz Nazlı’cım. Derdim hanım olmak falan değil.” “Kızını da, kendin gibi yetiştirmedin yani.” “Nazlı’cım-” “Aslı!” diye seslenen, Demirhan beyin sesinde belirgin öfke vardı. Bunun üzerine Aslı daha fazla devam etmeyip salona yöneldiğinde, Nazlı yeniden holde tek başına kalakalmıştı. Annen gibi. Gözlerini yumup derin bir nefes aldı. Titremeye başlayan bedenini güçlükle taşıdığı bacakları, aralanan gözlerinin üzerine hızla harekete geçtiğinde köşeye bıraktığı çantasını hızla kavradığı gibi evin çıkışına yöneldi. Kimseden habersiz çıktığı kapı, arkasından sertçe kapatırken koşar adımlarla ilerledi bahçenin içerisinde Seymen Köşkünün kapısına doğru. “Nazlı hanım, Nazlı hanım!” Kimseye bırakmadan açtığı kapıdan kendini sokağa attığında, dik yokuşu inmeye koyuldu çarpıcı soğuğun rüzgarına rağmen üzerindeki ince okul kıyafetleriyle. Ayağındaki beyaz spor ayakkabıları, kimsenin yanına varmasına müsaade etmemek adına ilerliyordu. Gelebilecek arabaların, oluşabilecek kazalara yüreğinin kabul görmesiyle. Annen gibi, demişti babası. Daha çocuk yaşlarında ilmek ilmek işlediği anne nefretine karşı, bugün başkaları için annen gibi diyebiliyordu! Hani sözdü? Seni hep koruyacağımlar.. Babasıydı ya Demirhan Seymen, Nazlı’nın. Açtığı kendi yaralarına merhem olurken, şimdi nasıl paramparça edebilmişti yeniden? Koştu. Nefes nefese kaldı, soğuk rüzgarın ardında ama yine koşmaya devam etti. Issızdı oralar. Şehir merkezine uzak olduğundan, araç kullanımı çoğunluk olurdu. Sayılı villalar vardı çevresinde, en büyüğü Seymen Köşkü’ydü Sarmaşığın. Demirhan Seymen’in gücü, babasından kalan kudretiydi. Gücüne güç katıp kendini en yükseğe yerleştirdiğinde, olan her şey olmuştu. Güç değiştirir derlerdi insanı. Fazla güç, onların üç kişiliğim ailelerini de darmadağın etmişti. Olan yine Nazlı’daydı. Annesi gibi, kılıfını ruhuna oturtmuştu babası. Dakikalar geçti. Saniyeleri yok etti. Bacakları daha fazla bu yıpranışa dayanamayıp sendelerken, yüz üstü düştüğü bedeniyle dizlerinin yoğun acısı tiz bir çığlığın dökülmesini sağladı. Hıçkırıkları bir bir dudaklarından dökülürken sarsılan bedenine rağmen elini atıp çantasından çıkarttı telefonu. Çağırdığı taksinin üzerinden yerden toplarlanırken, yara bere içinde kalmış dizlerine aldırış etmemeye çalışsa da bastırmaya çalıştığı hıçkırıkları kendini salmaya çalışıyordu. Son bir ay, katlanılmaya değer bir anlamda kalmamıştı yerinde. Yıllar sonra ortaya çıkan yeni bir kardeşin varlığı, gerçekliğinde sarsıcı etkilerini bırakmıştı. Belki şimdi anlıyordu daha iyi abisini. İki yıl önce babasına rest çekerek evi terk eden abisi, kurduğu yeni hayatında annesini de almıştı içine. Gel demiş, gitmeyi hak görmemişti Nazlı. Kendine değil o kadına hakkı tanımamıştı hiçbir zaman. Kötü bildiğindendi hep. Fakat son bir ay, öyle gerçekleri gün yüzüne çıkartıp acı darbesini vurmuştu ki yüreğine.. Toparlanmayı bırak, daha kabul dahi gördürmemişti kendine. Gelen taksiye binip bir yeri tarif ettiğinde, taksicinin şaşkın bakışlarına şahit oldu. “Kızım sen oraya gitmek istediğinden emin misin? Orası uçurum kenarı..” “Evet. Rica ediyorum devam edebilir miyiz?” “Ama..” “Eğer götürmeyecekseniz ineyim!” “Götürüyorum.” dedi taksici. • “Annen gibi!” diye haykırdı, karanlığa. Adımını attığı her anda yüreğini sıkıştıran bir hisse karşılık, çantasını çıkartıp bir kenara atmıştı Nazlı. Kahverenginin en açık tonlarına sahip gözleri, kırgınlığını üstlenmişti. Dizleri acıyla yanıyor, bedeni soğuğun etkisiyle buz tutmaya yemin etmiş gibi titriyordu. Acıyla alt dudağını çekiştirip bir adım daha attı uçurumun kenarlarına doğru. Gözleri hafiften aşağıya doğru bir bakış attığında hissettiği baş dönmesiyle çekti bakışlarını hemen. Korkardı yükseklikten.. Karanlığın el tuttuğu yüksekliğe, acıyla boyun bükmek zorunda hissediyordu şimdi. “Alışır her insan zamanla, Kırılıp incinmeye.. Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp, Yeniden ayağa kalkmak.." Yutkundu. “Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte.." Karanlığa yumduğu gözleri, iki dudağının arasından dökülen sözcüklere el birliğine tutuldu. Gecenin çöken karanlığı ıssızlığının bir köşesiyle, bir tutarken kendini; kulaklarına ulaşan dalga sesi, cennetini vurgulattığını hissettirmişti. Belki küçük.. Belki çaresizliktendi; sığındığı ölümü.. Uzatılmayan ellerin çaresizliği onu bir başına koymaya ant içerken, sığındığı sözcükleri.. İzlerini boş sayfalara bırakırken, dünyanın adaletsizliğine karşı çıkan ruhu gibi günlüklerin dolan sayfaları usul usul uçmuştu uçurumdan aşağıya. İnsan diyordu içten içe, acı çektiği zaman değil kendisi geriye korkuları bile kalmıyormuş, dedi. Korktuğu denizlere göğüs açıyordu şimdi, o küçük kız çocuğu. Bir uçurum kenarında, gözlerinin görmeyi reddettiği sulara açtığı kolları ölümü korkutuyordu ona. Çiğ süt içen insanoğlu her şeye alışır, derlerdi. Geriye bıraktığı ailesinin de elbet bir gün alışacağını biliyordu. Babasının kurduğu yeni hayatı, onca yılın ardına sakladığı bir kız kardeşi daha olmuştu. Var olanı gizlemişti ya babası. Prensesliğini ellerinden çekip alırken geriye ondan harici hiçbir şey bırakılmamıştı. “Senden nefret ediyorum!” diye hiddetle bağırdı, kor karanlığa. Gözleri kapalı, bedeni soğuğun etkisiyle titrerken sarstı kendini. Ayağındaki beyaz spor ayakkabılarının altından kayan taşların pürüzlü sesi, esen rüzgarın şiddetli sesine rağmen ulaştı kulaklarına. “Senden nefret ediyorum, baba!” Avuçlarına batan tırnakları sert baskıyı hissettirirken, dudaklarından dökülen hıçkırıkları kendine mâni olamadan gelişirken devam etti. “Senden nefret ediyorum! Nefret ediyorum senden. Ben senden nefret ediyorum baba..” demeye devam etti. Derdi hep dedesi, küçük bir kız çocukken ona; yaşamayı öğrenmeden yaşama atılma kızım, diye. Oysa içine düşen kor sevdası onun yüreğini dağlandırırken, birkaç saat önce şahit olmuştu daha! Yıllar sonra öğrendiği kız kardeşinin, sevdiği adamla birlikte aileler vesilesiyle tanıştırıldığını. Aşıktı. Çok aşık olmuştu! İlk defa sevmeyi öğrenmişti. İnsan uzaktan uzağa da sevebilir miydi? Ama sevmişti! Umut etmeden sevmeye devam ederken, hayatına baharlar açtıracak el uzatılmıştı ona. Gerçek olan hayallerinin birer kağıt parçalarına sığmaya yetemeyecek kadar çok fazla his biriktirdiğini biliyordu. Fakat geride ne heyecanını onunla birlikte hissedecek bir annesi, ne de heyecanını anlatabileceği babası kalmıştı geriye. Kendini bildi bileli sahip olduğu dünyasına atılan ilk darbenin baş kaynağı olan babası, yıllar önce aldattığı eşiyle.. Geleceklerini çalmıştılar. Çocuktum göremedim, diyordu şimdilerde. Çocukken, kim bilebilirdi ki aldatmayı? diye soruyordu da kendisine. Gözleri görüyorken görmeyi reddetti bazı zaman. Kulağı duyduğunda, duymaktan kaçındıkları olurdu. Belki de insan kendine dek, kaçardı her şeyden. Sözlerden, görünenlerden, duyulanlardan.. Eğer abisi haricinde, yaşıtı bir başka kız kardeşi çıkmasaydı babasına karşı sardığı kolları yine sımsıkı olurdu. Her seferinde Koray ile tartışmalarındaki öne sürülen tek sebep, babalarıydı. “Acını dindirmek için çırpınıyorsun küçük.” dedi bir ses. Hıçkırıklarına karışan sesin varlığı irkilmesini sağlarken, refleksle çevirdi başını. Ela gözleri, yabancı bir adamın varlığı karşısında donuklaşırken baştan aşağı üsten süzdü genç adamı. “Sen kimsin?” diye sorduğunda, aracına yaslı bedeni usul usul içtiği sigarasının eşliğinde kendisini izliyordu. Ne zamandır burada? diyerek sorguladı kendini. “Atlayacaksan eğer kim olduğumun ne önemi var.” “Ölmeden önce belki aklımdaki tek ismin, önünde çırpındığım adamın ismi olmasını istediğimdendir bir ihtimal. Olamaz mı?” “Öleceksin. Ha? Kesin sonuca bağlandırmışsın işi.” Yutkundu. Önüne dönüp korka korka uçurumdan aşağı baktı. “Bu yükseklikten düşen birinin yaşama ihtimali olmaz.” “Bir ihtimal.” dedi. “Ama sen atlayacağa da benzemiyorsun küçük?” “Beni rahatsız mı etmeye devam edeceksin? Yoksa çekip gitmeyi düşünüyor musun bay ukala!” “Seçimini bekliyorum.” dedi, sakinlikle sigarasını dudaklarına götürüp içine bir nefes çekerken. “Boş mu yere atıyorsun yoksa oradan atlamaya cesaretin var mı? Onu sorguluyorum.” Kaşlarını çatarak genç adama bakmaya devam etti. “Herkesin işine mi karışırsın böyle? Atlarsam atlarım, sana ne be adam!” Son bir nefes daha alıp elindeki sigarayı yere attığında, bay ukalanın kendisine doğru gelmesiyle kasılan bedeni, olabildiğince daha çatılan kaşları olmuştu. “Tanışalım mı seninle, küçük?” “Seninle niye tanışacağım?” derken, gözleri kısılıp kendisine yaklaşan adamda dolaştırdı üstün körü. Kendisi oldukça uçta olduğundan, her attığı adımıyla birlikte sarsıldığını hissediyordu sanki. Fakat attığı adımlar öyle diriydi ki, olduğu yeri sarsıyordu sanki. Güçsüzlüğünü vurgular gibi, kendi gücüyle ezip geçiyordu. “Sen kimsin, diye sormadın mı bana?” dedi. “Ben sana, sen kimsin diye sordum. Seninle tanışmak istediğimi belirtmedim bay ukala.” “Her şeyin karşılıklı olduğu dünyada, karşılığı olmadan olmaz.” demişti genç adam. “Nazlı.” derken, bedenini biraz daha ondan tarafa çevirmiş aradaki mesafeye rağmen elini uzatmıştı. “Esved.” dedi. Ve hemen ardından kendisine uzatılan eli tuttu. “Esved.. İlk defa duyuyorum. Anlamını biliyor musun?” “Kara.” “Kara?” diyerek kaşlarını kaldırdı Nazlı. “Pek yaygın olmasa gerek. İlk defa duyuyorum şahsen.” “Önemsiz detaylara takılıyorsun Nazlı.” “Ve sende çok yaklaşıyorsun Esved.” dedi. Uçurumun epey yakınında olan Esved’e. “Atlayacak olan benim. Sen değil.” diyerek homurdandı. “Senin atlamaya cesaretin yok gibi.” “Benim mi?” Gözlerini kırpıştırıp atıldı yeniden. “Sen öyle sanarsın! Bir bakarsın; bir varım, bir yokum.” “Yapamazsın.” “Ne bu? Kışkırtma çabaları mı?” “İsteğini sorgulama.” “Ne yani, ölmeyi isteyip istemediğimi mi sorguluyorsun?” diye sordu Nazlı. Uçurumun birkaç adım gerisinde olan Esved’in bedeni, tüm tehlikeye karşın Nazlı’ya döndüğünde dudaklarını mühürleyip başını sallamakla yetindi. “İstiyorum. Yok olmak istiyorum, Esved. Hiç olmamış gibi kuş olup uçmak istiyorum. Sorduğun buysa, evet ölmek istiyorum! Ama aptal gibi yükseklik korkumdan ötürü bir adım atamıyorum. Çakıldım kaldım sanki buraya!” dedi isyanla. “Ölmeyi çözüm mü buluyorsun kendine?” diye soran Esved. Elini uzattığında Nazlı yüzünden doğru indirdi eline, bakışlarını. Belki saçmaydı, ama yüreğinin ölümden başka hiçbir şeyi görmeyen gözleriyle mantıkta aramıyordu. Uzattığı elini tuttuğunda Esved’in, bedeni çekiştirildi ona doğru. Nazlı’nın, Esved’in bedenine çarpan bedeni aralarındaki tüm mesafeyi kapatırken gözleri birleşmişti. “Bazı insanların ölümden başla çaresi olmaz, Esved.” dedi güçlükle. Zorluğu, ölümün boğazına oturttuğu yumrudan değil bedeninin bedenine hissettirdiği akımdan ötürüydü. “O şarkıyı söylesene küçük.” dedi, adını öğrenmesine rağmen. “Hangi şarkıyı?” diye sordu Nazlı. “Geldiğimde söylediğin şarkıyı.” “Ben şarkı söylerken mi geldin sen..” “Evet. Hadi..” “Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte..” Gözlerini yumarken Nazlı, belinde hissettiği baskı, bedeninin hafifçe hareket ettirildiğini hissederken son defa Esved’e bakma şansına ulaşamadı. Bir geceye kazındı, iki beden. Yüksekliğe korkan küçüğe, eşlik eden oldu bay ukala. İki ölümü arzulayan bedeni, içine aldı denizler. Karanlığa pusu kurmuştu, ölüme kanat tutanlar.. Bir Gün Sonra, 24 Ocak 2024 “Oğlum, kaç saat oluverdi uyanmadılar.” dedi kadın. Doktor oğlunun koluna asılırken. Takılan seruma göz atıp yatan genç kıza çevirdi bakışlarını. Çokta güzel bir kızcağız, deyiverdi içinden kadın. “Müsaade etmediniz ki hastaneye götüreyim annem, çullaştınız köydekilerle üzerime hastane olmaz hastane olmaz. diye.” “Hatçe’nin oğlu görüvermiş birinden kaçıyorlarmış oğlum!” “Konuşulup halledilmeyecek şey mi yok?” diye yakındı doktor. “Sende doktor kesiliverdin oğlum! Biz biliriz böyle durumları. Aşıklar bunlar, aşık. Ana babaları izin vermedi kaçıyordular kesin. Peşindeki de kızcağızın ağabeyidir.” “Bilip etmeden masalı uydurdun yine anne.” “Görüvermişler aman oğlum!” “Neyse annem. Sen komşuları sokma yine de bu odaya. Kimse girip etmesin öyle.” “He oğlum. Vallahi mucize. O yerden düşüşte hiç kırık mırık oluvermeden kurtulmak.. Ama senin bu ettiğin şeyleri de anlamadım. İyiler iyiler diyon ama uyanıvermediler hala!” “Öyle hemen olur mu annem. Darbe almamışlar, düştükleri yer “Darbe alınmamış. Düştükleri yerde çok yüksek değil. Ama muhakkak kontrol için hastaneye götürmem gerekiyor.” “Aman be uşak! Oradan Münevver’in kızcağızı da düşüvermişti. Sapasağlam hiçbir şeyi olmadı. Şimdi bir erkek bir kızı var.” diye yakındı Çolpan. “Ama sağlıklı değil.” dediğinde hemen devam etti. “Uyanırlarsa haber edersin. Beni beklerler hastaneden.” “Geri mi dönüvercen bir saatlik yolu şimdi oğlum? Kalıvereydin ya bu gece!” “Yirmi dakikalık yol ya anne. Çalışıyorum ben hem, bildiğin üzere.” “Kırk yılın başı görüveriyordum seni be oğlum! Dün geceden beri çok şükür görüyorum ya seni Haktan’ım. Doktor oğlum. Gururum hele bak!” diye gururlandı Çolpan. Atmaca köyüydü burası, Sarıyer’e bağlı olan. Bir hafta öncesi, gecenin bir körü Hatçe’nin oğlu Abbas kazara olanı biteni gördüğünde, köylüden birkaçına haber salıp çağırmıştı oraya. Çolpan’ın oğlu Haktan’ın doktor olması, dün gece şans eseri köyde bulunmasıyla, mahallelinin annesi Çolpan’ın kapısına gidilerek götürülmüştü adını sanını bilmedikleri Esved ile Nazlı’yı. Hatçe’nin oğlu Abbas, yaşına rağmen daha çocuk gibi olmasından kaynaklı gördüğünü de yanlış anlamış bambaşka bir hikayeyi dolamıştı köylüye. İki aşık demiş, birilerinden kaçarlarken atlatıverdi diye anlatmıştı. “Ah..” Doktor, duyduğu sesin üzerine genç adama dönüp bakarken hafiften aralanan bakışları dudaklarından dökülen acı dolu iniltiyle eğildi biraz. “Beni duyabiliyor musunuz?” diye sordu. Esved öksürerek, elini alnına götürdüğünde kasılan bedeniyle acıyla buruşturdu yüzünü. Yavaş yavaş netleşen görüş açısına giren yabancı bir yüz onu duraksatırken, elini bıraktığı alnıyla derin bir nefes aldı. “Kimsin sen?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE