“Gayet iyi sonuçlar.” dedi Haktan abi.
“Birkaç incinme dışında sorun yok. Sadece senin D vitamini eksiğin var Nazlı. Onun için sana ilaç başlıyorum.” Belli belirsiz başımı sallayıp iç çektim. “Çocukluğumdan beridir hep var. Pek yükseltebildiğimiz söylenilmez.” dedim.
“Çölyak için bakıldı mı?”
“Evet bakıldı. Çölyak hastası değilim.”
“Yetersiz mi besleniyorsun?”
“Belki.” derken, bakışlarımı kaçırdım. “İlaç takviyesine başlıyorum. Düzenli olarak kullandıktan iki ay sonra tekrar bakalım.” dedi. Esved’e yandan bir bakış atıp hızla Haktan abiye başımı salladım.
“Bu arada Esved. Köylünün dilinde bir şeyler dönüp duruyor. Bahsettim ama bir cevap alamadım, Nazlı’nın uyanması üzerine.”
“Benziyor abi.” dedi nefesini verip. “Yaş farkı, ailelerimizin onay verdiği ilişkiyi öne sürdü.” Alt dudağımı ısırıp başımı eğdim.
Sanırım.. Gerçekten evlenecektik! Eh, ama sende epey üzerine gittin Nazlı. . Ama.. Seymen olmaktan da iyiydi belki de.
Hem.. Yiğit. Babalarımızın, kız kardeşim Mira’yla sözlendirmeyi düşünürlerken içimdeki her şeyi silip atmamı sağlardı bir ihtimal. Hem kader değildi de neydi bu? Dün gece karşıma çıkan Esved, birlikte düştüğümüz uçurumun kenarından yaşama tutunduğumuz an belli etmemiş miydi kendini? Kader değilse de ne denirdi bunun adına?
“Köye döndüğümüzde olacakların farkındasınız değil mi?” diye sordu.
“Biz zaten bunu istiyorduk en başından Haktan abi. Sanırım sürpriz olarak ortaya çıkan sadece düğün dernek oldu.”
“Düğün dernek adı altında eğlence kurarlar bir nevi. Süslerler, ışıklandırırlar. Bizim arka bahçe epey büyüktür. Düğün yapacaklar, eğlence kuracaklar hep rica ederler anneme.”
“Sevilen sayılan biri midir Çolpan nene?”
“Öyle öyle. Hatrı bilinir. Şimdiye hoca ayarlanmış, bahçe süslenip püslenmiş, elbiseler dizilmiştir sana verdiği odaya.”
“Şimdiden mi!”
“Sonra mı sanmıştın küçüğüm?”
“Yoo-oo. Benim için hiç mi hiç sorun yok.”
“O zaman siz inin kafeye isterseniz, benim de birkaç hastam var oradan doğru gideriz birlikte.”
Vedalaşıp yazdığı reçeteyi aldığımda teşekkür ederek odasından çıkmıştık. Hastanede sözü dinlenen biri olmasından kaynaklı olmalıydı ki, sistemlere işlenmeden tüm işlemler yapılmıştı. Üzerimdeki triko uzun siyah elbiseme eşlik eden siyah kaban, bedenime biraz biraz bol gelse de dikkat çekmiyordu. Ocak ayının yağan yağmuruna karşı giydiğim botlar, neyse ki tam numaram olduğundan ne küçük gelmiş ne de büyük gelip rahatsız etmişti.
“Uzat elini, elime yalancı prenses.”
"Prenslerin, prensesleri eşleri olur cimcime."
“Sende yalancı prensim mi olacaksın Esved?” diye sordum, gülümsememi bastırmaya çalışıp elimi eline uzatıp. İri eli, elimi kavradığı anda nefesimi kesen güç canımı acıttığından değil farklı hissi, tüm yoğunluğuyla bedenime saldığı içindi. “Kazara evliliğe boyun eğdiren yalancı prensesin, yalancı prensi olabilirim. Evet.” dedi. Benim her adımımı attıkça sendeleyen bedenime karşı desteğini verdi.
“Ben ailemle sorunluyum. Sen kiminle sorunlusun da, ailene haber verme gereği bile duymuyorsun Esved?” Yandan bakış atıp başını salladı. “Prensesler çok konuşmaz diye bilirdim ama.” dedi. “Sen yanlış biliyormuşsun demek ki.”
“Öyle mi?”
“Öyleymiş.”
“Öyle miymiş?”
“Ya Esved!”
“Buyur prenses?”
“Sen arabanı oradan almayacak mısın?”
“Bir süre kalabilir.”
“Gerçekten senin meselen ne?” diye sorduğum an beni çekiştirip köşedeki koltuklara oturttu. “Ay!” diyerek hafifçe vurdum omzuna. “Ne oluyor be.”
“Yorgun düşmüşsün bence sen.”
“Omzuna mı yatayım yani?”
“Her dediğimden, başka bir şey nasıl çıkartabiliyorsun küçük?”
“Küçüğümdü hani!” dedim kıkırdayarak.
“Sen benimle evlenmeye çok meraklısın sanki. Ha küçüğüm?”
“Kaderim, sendedir belki Esved.”
“Ben senin kaderin değilim Küçük. Kendini buna kaptırma.”
“İnanmıyor musun yoksa kadere?” diye sordum, meraklı bakışlarım onun yüzünde dolaşırken, düz ifadesi dışarıya anlamını yansıtmıyordu. “Olacak olan olur, küçük. Sadece bunun adına kader konup ardına anlam konulmasından hoşlanmam.” dedi. Dudaklarımı büküp başımı salladım. O koridordan gelip geçenlere gözlerine seyir tutarken ben ise onu incelemeye devam ettim, siyah saçları köyden çıkmadan önce özenle yapılmıştı. Üzerindeki siyah kazak ve aynı renge bürünen kot pantolonu, bedenine tam otururken yapılı bedeni taşıyordu. Çolpan nene, oğlu Haktan’ın köydeki birkaç kıyafetinden vermiş olsa da aralarındaki beden farkı şu an bariz belliydi. Haktan abi, biraz daha zayıf ve görünüre göre şekilsiz bedenliyken.. Esved, daha yapılı ve iri kalıyordu.
Bıraktığı hafif kirli sakalı ona oldukça hoş bir görünüm sağlarken. Kömür karasına çalan gözleri, buğday teni ve üst dudağına nazaran daha dolgun olan alt dudağı ufak ayrıntılarıyla birleştirildiği vakit oldukça iyi duruyordu.
Bir elinde var olan Anka kuşu dövmesiyle, kaşlarımı kaldırıp uzaktan uzağa inceledim. Küllerinden doğan bir kuşun hikayesiydi, Anka kuşu. Ve insanlar, tenine işledikleri çoğu şeyde anlamlarıyla hareket ederlerdi. Bir görüntüden çok daha fazlası yatardı altında.
“Hikayeni merak ediyorum.” diye mırıldandım kendi kendime. Ama elbette duymuştu. “Fazla merak kediyi öldürür.” dedi, başını çevirip bana baktığında gözlerime ulaştırdığı gözleri oldu. “Unuttun mu?”
“Biz seninle ölüme kanat çırpan kuş olduk, sen unuttun mu?”
“Korkmuyorum, diyosun yani?”
“Korkmuyorum.”
“Senin hikayenin derininde ne saklı, yalancı prenses? Konu sadece baban mı, yoksa baban; üzerine çekilen perde niyetinde mi?”
Yutkundum.
Konu babamdı.
Ama arkası gelen, uzantılı bir konudan da ibaretti.
Gözlerimi kaçırıp önüme döndüm. “Anlatılmayan hikayelere, hikaye anlatılmaz Esved. Bilmiyor musun bunu?” dediğimde, hafif bir ritime karşı başını salladı aşağı yukarı. “Mehir olarak ne isteyeceğini düşündün mü?” Çatılan kaşlarıma karşı bana dönüp açıkladı, “imam nikahı kıyılırken sana, benden ne isteyeceğini soracaklar.” dedi.
“Ev, araba veya altın. Kısacası maddiyatla ilgili aklına ne gelirse.”
“Sen gerçekten benimle evleneceksin yani?”
“Sen istemedin mi bunu, ha küçük?”
Heyecanla yerimde kıpırdanıp dudaklarımı yaladım. “Evet. Ben istedim.” dedim. Pişman değildim. Ve bunu gözlerimden okuyabildiği de mümkündü ki nefesini verip önüne döndü. “Akıl almazsın.”
“Sende kabul ettin zaten Esved.”
“İmam nikahı kıymak, sadece nikah kıymakta kalmayacak Nazlı. Sen eşliğin, tüm sorumluluklarını yerine getirebilecek misin?” dedi. Sözlerinin hitap ettiği kişi bendim ama baktığı yön, benim dışımda her yerdi. Tenimi ele geçiren bir ısıya karşın, bakışlarımı güçlükle onun üzerinde tutmaya devam ettim. Söylediği şey bariz belliydi. Benimle evlenmeye meraklısın ama iyi bir eş olabilecek misin, her şartta? Anlamına gelen sözleri, ardında yatan anlamı çok, çok iyi belli ediyordu! “Nikahın sadece nikahta kalmayacağını,” derken bana döndü. “Dinen karım olursan, her şeyi kabul göreceğini de kabul ettiğini var sayıyorum küçük.” Yutkundum.
“Var.. Say.”
“Güzel.” dedi düz bir sesle.
Beni mi korkutmaya çalışıyordu?
Ölümü göze alan bir kızı,
bununla mı korkutacaktı?
Peki. Bu hissettiğim; korku değil, ama ardı anlaşılmaz olan heyecandı!
“Güzel.” diye onu tekrar edip, önüme döndüm.
“O zaman, bi şu uçurum kenarına uğramamız gerek. Ha?”
“Neden ki?”
“Almam gereken bir şey var.”
“Alman gereken şeyin, bizim nikahımızla ilgisi ne?”
“Zamanını bekle, küçük.”
“Ardını getirmediğin şeyleri sürekli sürüyorsun öne!”
“Belki sen fazla sabırsızsındır küçük.”
“Ben mi? Hiçte bile!” dediğimde, gülerek öyledir der gibi salladı başını. “Sen telefonunu kullanmamakta kararlısın yani?” diye sordu, bambaşka bir şeyi.
“Evet.” dedim. Nedenini sorgulamadı. Belki de tahmin ettiğindendi sessizliği. “O zaman sana yeni bir hat ile telefon almak lazım.” dediğinde şaşkınca ona dönüp baktım, “köye dönmeden hallederiz.”
“O neden?”
“Benim karım olacaksın ya hani, küçük.” Esved’in karısı, Nazlı. Ah garipti!
“Senin karın olacağım diye illa telefona ihtiyacım mı var?”
“Ben karıma, her istediğim vakit ulaşacağım Nazlı.” dedi, neredeyse ilk defa adımı söylerken. “O yüzden bir telefona ihtiyacın var.”
“Oh! Paşama bak! Öyle mi?”
“Prenslikten, paşalığa transfer ha? İyiymiş.”
“Paşalıktan da ayılığa transfer olmak istersen tabi, söylemen yeter.” dedim dudak büzerek.
“Belki söylememe gerek kalmadan, sen çizersin paşalığın üzerini küçük.”
“Sen! Sen!”
“Şşh. Doktor geliyor. Karı koca arasında olanlar onların arasında kalır. Ayıp.”
“Esved!”
“Söyle küçüğüm.”
“Uçurumdan düşmene rağmen kırılmayan kafası, böyle devam edersen ben kıracağım!” Güldü. Gülerken beliren çukurları, istemsizce parmak uçlarımı değdirmeme sebep olurken aniden bileğimi tutup temasımı kesmişti. Dudaklarını çevreleyen gülüş anında silinirken, dokunuşumdan rahatsız bir şekilde indirdi elimi. “Sınırları aşma küçük.” dedi, bastıra bastıra.
“İleride bir dükkan gördüm. Oraya bakalım.” derken, ayaklanmış beni de izinsizce arkasından sürükler gibi kaldırmıştı. “Ne yapıyorsun? Gelmiyorum ben hiçbir yere!” diye karşı çıktım hızla. “Kocana saygısızlık mı yapıyorsun şimdiden?” dedi o da.
“Henüz kocam değilsin ya Evsed.”
“Akşama gelinim olacaksın ya, Nazlı.” dediğinde, kavradığı bileğimden sertçe kendine çekip bedenlerimizi yasladı birbirine. “Ha şimdi, ha akşam.” Esved uzundu. Bir ihtimal 1.90’lara yaklaşık boyu, benim 1.61 boyumla çakıştığında aradaki farkı söylemenin gereği bile yoktu. Başımı kaldırıp ona baktığımda gördüğüm kömür karası gözleri, benim ela tonlarına sahip gözlerimdeydi.
“Öyle.. Olmuyormuş..”
Yüzüme doğru eğildiğinde, hissettiğim sıcak nefesi beni yakıp geçerken gözleri yüzümün her ucuna değiniyordu.
“Ya nasıl oluyormuş Nazlı?”
“Nazlı.. Demesen mi acaba?” dedim, yutkunup.
“O niye?”
“Hiç. Hiç! Ben. Ben gelmeyeyim. Sen git. Gel. Ben burada beklerim. Tam burada.”
Gözlerimi, gözlerinde dirayetle tutmaya çalışırken yüzüme doğru verdiği sıcak nefesi tenimi yakıyordu! Ah! Tanrım! Bu da neydi böyle? İçime çekme isteğiyle doldurup taşıran sıcak nefesi, kömür karasına çalan koyu kahverengilerin en güzel tonunu taşıyordu içinde. Güzeldi gözleri.. Yakından çok daha güzel gözüküyordu da.
“Öyle mi diyorsun?” dedi.
Yutkundum.
“Evet..”
“Peki.” derken, gözlerime baktı. Bir süre sessizliğini tanıdı, ama gözleri gözlerinden hiç ayrılmadı. “Küçük..”