“Haydi yürüyün bana gidelim Çolpan!”
“He vallahi Ayşe. Gidelim haydi size.” diyen Çolpan nene, çok geçmeden evdeki herkesi toplamış aldığı gibi götürmüştü Ayşe teyzelere. Ve böylelikle evin içerisini saran kalabalığı son buldurulduğunda, içerideki neşe de usul usul uzaklaşmış yerini alan içimdeki koca heyecan kalmıştı. Umay gitmeden önce, tüm ihtiyacım olanların dolapta temiz olarak yerleştirildiğinden bahsederken, gecelikler konusunda üzerine basa basa kıkırdayarak söylenmiş beyaz olan sana çok yakışır, demeyi de halükarda ihtimal etmemişti.
Şimdi ise, sessizliğe çalan şarkıların ince sesi sanki kulağımda çınlıyordu. Haktan abinin bahsetmek istediği de bu olmalıydı diye düşündürtmüştü bana. Eğer Bahar aylarında olunsaydı, o arka bahçe seve seve kullanılır ve sabahlara kadar düğün dernek sürerdi. Öyle diyordu Umay..
“Küçük!” diye seslenen içerideki ses, dolabın içerisinden heyecanla beyaz geceliği çekip almamı sağlamıştı. “Bir saniye!” Ah! Ne yapıyordum ben? Geceliği eski yerine koyup, köşedeki bugün kullandığım parfümü alıp birkaç fıs sıktım tenime.
Araladığım kapının üzerine, Esved’in duvara yaslı bedeninden gözleri hızla benim üzerimi bulduğunda bakışları farkında olmadan kısılmış bedenime inme zahmetini hemen göstermişti.
“On dakikadır.” derken, çenesiyle bedenimi işaret etti. “Ne için duruyordun odada küçük?”
“Bir.. Bir işim vardı. Hem! Ne on dakikası? Belki birkaç dakika.”
“Saat kaç, küçük?”
“Bilmem..” derken yutkundum.
Bedenini doğrultup, üzerime doğru.. Bana, bana doğru gelmeye koyulduğunda içime aldığım nefeslerle kapının eşiğinden odaya geriye geriye doğru gittim. Esved gelmeye devam etti. Benim gittiğim yerde, geriye geriye olmuştu.
“17:58”
“İnanmam!”
“Heyecan, sana geçen dakikaları hissettirmedi mi yoksa?”
Benim adımlarımın durduğu yerde, onun adımları da önüme kaldı.
Bedeni, bedenimin tam karşısında oldu.
“Gözlerin, şahit tutuyor sözlerime.”
“Senin, gözlerimin senin sözlerine şahit tutmasını istediğindendir o görmelerin.” dedim, gözlerine bakarken. “Ama değilim. Pişman da değilim, pişman da olmayacağım.” Sözlerim, inatçıydı. Başına buyruk ve kararlıydı.
“Cesaretin, aptallıktan mı yoksa başka bir sebepten mi onu işte çözemiyorum küçük.”
“Olması gereken oluyordur belki. Olamaz mı?”
“Benim bahtımda, olması gereken seninle mi?” diye sorduğunda, verecek bir cevabı bulamadığımdan sessizliğime boyun eğdim. Ama heyecan..
25 Ocak 2024, 18:01
Heyecan. Dili, tutkun eden.
İnsanı lâl edendi, heyecan..
Belki saniyelerin, saatler kadar uzun hissettirdiği anlara karşındı bu an. Üzerimdeki elbisenin, beyazlara bürüneniydi. Siyah saçlarımı örten dantelli şal, saçlarımdan aşağı dökülüyordu. Hemen önümdeydi. Birkaç adım ötemde.. Mesafelerin, mesafeler kadar hissettirmediği teninin tenime çok yakın hissettirdiği o anın içerisinde kalınmıştı.
Kömür karasına çalan gözleri, daha önce hiç görmediğim bir ifadeye bürünmüştü. Farklıydı. Farkındalığını da çalıyordu gözleri. Zihnimi kör eden, bu güne armağan edilen birçok şarkıdan bir tanesi mırıldanıyordu sanki içimde. Şarkı söylemeyi, çok seven bir kız çocuğu armağan etmişti ona!
Sevinç doluydu. Çocukluk hayallerinden biriydi, rüya gibi bir evliliği görmek. Evlendiğini görmek.. Bir zamanlar anne ve babasının, rüya gibi evlendiğini izlediği kameralardaki gibi. Işıl Işıl.
Oysa hiç beklenmeyenle evlenmişti, Nazlı Seymen’de; bugün.
Beklenenleri sollarken, sanki dünyanın en güzel organizasyonu yapılmış gibiydi. Hayallerimden öteye taşınmıştı. Beyaz Lale’lerden yapılan buketi vermişlerdi, elime. İmam nikahından çok daha öteye kılınmıştı. Güzeldi.
Güzeldi..
Gözleri, gözlerimden ayrılmazken ellerini kaldırdığını hissettim. Baktı. Bakmaya devam ederken, iki eli de buldu yüzümü. Yüzümden doğru saçlarıma çıkan elleri, şalı usul usul indirdi omuzlarıma doğru. Siyah uzun saçlarımı açıkta bırakırken, şalı alıp yanındaki komidinin üzerine bıraktı.
“Nereden çıktın karşıma sen böyle?” diye sordu. Sessizliğin içinde, ses olurken sesi. Hitap ettiği ben oldum. Sadece ikimizi barındıran bu oda, evin içerisinde kimsenin olmadığının rahatlığı üzerimizdeydi.
Herkes gitmiş. Ayşe teyzelerin evinin yolunu tutmuşlardı. Dünden öyle planlanmıştı her şey. Daha fazla utandırmaya yüz tutmuş gibi, evi bize bırakacaklarından bahsetmiştiler.
“Kader.” dedim. Daha önce söylediğim gibi, kendimi tekrarlarken gözlerinin içine baka baka; kader dedim.
“Kadere inanmadığımı biliyorsun küçük.”
“O da senin sorunun Esved.” dediğimde, elleri saçlarımdan doğru omuzlarıma indi. Üzerimdeki beyaz elbisenin omuz kısımlarını tutarken, heyecanın hızlandırdığı nefes alışverişlerim kendime mani olamamamı sağlıyordu. “Bir kaderden daha fazlasısın sen küçük.” dedi.
“İnanmak, güç geliyor değil mi..” diye sordum. “Birlikte düştüğümüz uçurumun, bizi hayata yeniden bağladığı gibi.”
“Birbirimize merhem olabilecek güce sahip olunabilseydi, belki hayat; her ipini kopardığı yerden yeniden çiçek açar. denebilirdi küçük”
“Belki de yaşamak için güce sahip olmamız gerekmiyordur Esved.”
“Yaşayamazsın.”
“Yaşayabilirsin.” dedim. Parmak uçlarımda yükselirken, ellerim onun omuzlarına tutunmuş yüzlerimiz arasındaki mesafelere kapatmaya çanak tutmuştu. “Yaşamak için kimseye duymadığımız ihtiyaç gibi,” diye mırıldanırken derin bir nefes aldım. “İnsan kendi için de yaşayabilir.” dedim.
“Ölmeyi dileyen kız mı söylüyor bunu?”
“Belki.”
Gözleri, gözlerimden kayıp dudaklarıma indiğinde içini çekti. “Burada olmayacak küçüğüm.” dedi.
“Ne?”
“Sen, bizim yatağımızda kadınım olacaksın küçük.”
“Yarın akşam.” dedim heyecanla.
“Yarın akşam?”
“Yarın akşama yetişir mi her şey?” diye sordum. 26 Ocak benim doğum günümdü! On sekizimdi. On sekiz yaşımdı! “Ne bu acele?” derken, omuzlarımdan indirdiği eli belimi kavramış kendine yaslamıştı.
“Yarını özel kılan bir sebebim var.”
“Nedir o özel sebep?”
“Bende saklı.” dedim, gülümsememi bastırıp alt dudağımı ısırırken. “Kocanın ya hani.” dedi, o da.
“Kocamsın, kocamsın. Beyim!” dedim kıkırdayarak. “Sen, sende saklıları söylemiyorsun bir kere! Bende söylemem işte böyle sana.”
“Ateşle oynuyorsun küçüğüm.”
“Ateşi istemesek, başından kabullenmezdik ya.”
“Tanımadığın biriyle evlenmek, fazla mı cesaret işi yoksa aptallık mı?” diye sordu. Aslında bir sorudan öteydi. “Sadece anı yaşamaya bakanların işi, belki de.” dedim bende.
“Kötü biri olmamdan hiç korkmuyor musun küçük?”
“Dedim ya. Ölüm beni korkutamamış.. Ölümün korkutmadığı ruhu, daha fazla kim korkutabilir? Ölümden ötesi yok ya. Bana ölümden fazlasını yapamazsın, Esved.”
“Akıl almazsın.”
“Ve sen. Tekrara düşmezdin.” dedim gülümseyerek.
“Beni fazlasıyla tekrara düşürtecek gibisin.”
“Belki.” dedim.
“Çoğunlukla.” dedi.
“Benden korkman gerekse eğer?”
“Dedim ya.” diye yineledim kendimi. “Ölümümün, ölümüne karışacağı kişi beni korkutamaz.” Bana doğru eğildi, nefesi şimdi nefesime çok daha yakın olurken dudaklarının sürtündüğü dudaklarım ateşi harmanlamaya yemin içmişti sanki. Ne birleştirip tutkulu bir öpücüğe yer edindiriyor, ne geri çekilip ateşi körükleyen bu şeyi son bulduruyordu! “Ne yapıyorsun..” dedim dudaklarına doğru.
“Bir santim uzağında, ama aynı zamanda tüm santimleri yok edecek kadar da yakınındayım küçüğüm. Varım ama varlığım, sana sonsuzluğa açılan kapıları var etmeyecek.” dedi. “Senin istediğin gerçekten anı mı yaşamak?”
“Bana sadece, anlarımda yanımda olacağını mı söylüyorsun Esved?”
“Bir ihtimal.” dedi beni taklit ederek.
“O zaman o ihtimallerin hepsinde var olmak istiyorum.” dediğimde, onun birleştirmeye yasak tuttuğu dudaklarımızın tüm temasını üstlenirken kısa ama derin bir öpücük kalmıştı anımızda. “Gerekse tek bir an.”
“Ne bu isteğin sebebi?”
“Cevabını benimle bul.” dedim. “Asla pişman olmayacağım, ama cevabını da bilmediğim bir soru sanki.”
“Gençken, pek deli atıyor damarlar sanki. Ha?”
“Sen sanki çok yaşlısın. Dede mi demeliyim sana?”
“Senden fazlasıyla büyük olduğum kesin.”
“Sadece yedi yaş!” diye atıldım.
“Ah Nazlı..”
“Anı yaşamayı söyleyen sensin Esved, ama buna rağmen hala fazla tereddütlüsün.” dediğimde, sesim belki biraz isyankar gibi çıkmış olabilirdi.
“Karşısında on sekizinde bir kız duran benim, küçük.”
“Sanarsın otuz yaşındasın be adam!”
Eh, bende henüz on sekiz değil on yedi de olsam.. On sekiz olmaya son saatler kalmıştı!
“Be adam?” dedi, kaşlarını çatıp.
“Be adam? Oda neymiş.”
“Dimi.”
“Evet kocacım.”
“Bugün yememişsin hiçbir şey.”
“Yiyemedim ki..”
“Gel, mutfakta bir şeyler atıştıralım o zaman.”
Üzerimdekilere bakıp, “ben üstüme daha rahat bir şeyler geçireyim.” dedim. Dudakları kıvrılıp, ellerini omuzlarıma koyup elbiseyi hafifçe sıyırdı.
“Kesinlikle.”
“Çık o zaman.” diyerek alt dudağımı ısırıp, serbest bıraktım. “Dinen kocam olsanda, yarın akşama kadar beni göremezsin.”
“Öyle mi?”
“Olmasın mı?” Güldü. “Olsun bakalım.”
•
Temizlenen makyajım, üzerime geçirmiş olduğum beyaz saten geceliğimle siyah saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu. Sabahlığımı üzerime geçirip kemerini sıkı sıkıya bağlamanın üzerinden aynadan yansıyan bedenime son defa baktıktan sonra odadan çıkmıştım.
İnce bedenim, çokta cılız sayılmazdı. Göğüslerim ise, ancak benim elimi doldurabilecek bir boyuttaydı. Çok dolgun dolgun, büyük değildi ama küçükte sayılamazdı.
Yarın akşamın varlığı bedenimi saran heyecana boyun eğdiriyordu. Odadan çıktığımda seslerin geldiği yere, mutfağa ilerledim. Elindeki suyu yudumlayan Esved, beni hissetmesiyle bakışlarını bana çevirdiğinde gözleri de bedenimde usulca süzüldü. Çolpan nene de bu sabahtan yine bir sürü şeyler hazırlamıştı. Dudaklarımı yalayıp tezgaha yaklaşıp tabakları çıkartmaya koyulduğumda, tezgaha yaslı bedeni yerinden kıpırdamamış aksine olduğu yerde öyle kalmaya devam ediyordu.
Üzerimdeki bakışları, bedenimin sıcaklığını arttırdığında alt dudağımı ısırıp serbest bıraktım. Aynı zamanda bulduğum tabakların yeriyle onları çıkartmaya başlamıştım. “Niye öyle bakıyorsun Esved..” dedim, mani olamadan kendime.
“Nasıl bakıyorum, Nazlı?”
Yutkundum.
“Farklı.”
“Nasıl farklı?”
“Esved..”
Dolabın kapağını kapattığımda ona tamamen döndüm bu sefer. Bedenlerimiz birbirine yakındı. “Karım değil misin? Bakarım.” dedi. Bir gülümseme, utancımla kaçırılan bakışlarım ve onun ise belime koyduğu eli olmuştu. Bedenine yasladığı bedenimin üzerinde, yüzünün yaklaştığı boynumda yer edinen dudakları yangıyla derin bir nefes almayı hissettirdi.
Sıcak nefesi, tenimin üzerine değerken dudaklarının izini de bıraktı.
Ama bu yeterli kalmadı.
Yeterli kalması, benim de isteğim olmadı.
Belimi kavrayan eli, kışkırtıcı bir şekilde kalçama indiğinde mini geceliğimin eteklerinden içeriye giren eli tenime sızmıştı. İri avucunun kavradığı kalçam, onun iri avuçları arasında baskıya sebep olduğunda dudaklarımdan sökülen iniltiyle başımı arkaya doğru atmıştım. Ah! Sıkmıştı!
“Esved..” diye inledim adını.
Hissettiğim duyguların baskısı, bedenimi saran yakıcı bir arzunun eşliğinde bacaklarımı usul usul hafifçe aralamama sebep olmuştu.
Onu, şimdi.. Tam burada istiyordum!
“Kendini yarına sakla güzelim.”
“Ah! Ben..”
Sulu bir öpücük boynuma bırakıp başına kaldırdığında, gözlerimin içine bakıp dudaklarını kıvırdı. Elini kalçamdan çektiği anda parmak uçlarında yükselen bedenim, daha fazla dayanmayı reddeder gibi kollarımı doladığım boynuna karşı dudaklarımızı birleştirdi.
Cüretkarca, iki dudağının arasından dilimi sokarken o ise ona bahsettiğim dilimi kabullendi. Emdi. Bedenimin kor yangısını, harmanlamayı kabullenir gibiydi..
Tutkuluydu.
Şehvet, anı anıma gizlenmişti.
Nefesimi kesiyor, hissetmediğim duygulara kapı açıyordu.
Daha önce, hiçbir erkekle yakın olmadığım kadar yakın..
Daha önce kimseyi öpmediğim kadar beceriksizdim.
Dudaklarını, dudaklarımdan zoraki ayırdığında nefes nefese bana baktı. Dudaklarından dökülen tek bir cümle, “yarın, güzelim..” olmuştu.