11. Bölüm: Kahraman Mı Canavar Mı?

2233 Kelimeler
Nutkum tutulmuş bir halde duruyordum. Ne yapmalıydım ki? En iyisi Elizya 'yı alıp buradan çıkmak. Tam elimi ona uzatacaktım ki beni merdivenlere hafifçe ittirdi. Birden kendime gelince "Sen?" dedim. Beni bırakmayı düşünmüyordu. Değil mi? "Beni merak etme git hadi!" deyince onun delirdiğini düşündüm. Kim böyle bir yangının içinde kalmak isterdi? İtiraz etmeye çalışarak "Ama-" dediğim an sözümü "Git!" diye bağırarak kesti. Tereddüt ettim ama sonunda gittim. Elbette gelecekti. Yoksa gelmeyecek miydi? İçime bu şüphe düştüğü an arkama baktım. Yoktu. Birden ortadan kaybolmuştu. "Elizya!" diye bağırdım fakat sesim kalabalığın ayak sesleri ve bağrışmaların arasında boğulup gitti. Bende kalabalık ile sürüklenerek aşağı iniyordum, yukarı çıkmaya çalıştığımda neredeyse bir kız tarafından yere kapaklanıyordum. Fakat duvara tutunarak dengemi korudum ve o şekilde gitmeye başladım. "Elizya... Elizya..." bağırmalarım ağladığım için sayıklamalara dönüşmüştü. Onu nasıl bırakabildiğimi çözememiştim. O istediği için mi yoksa korktuğum için mi bırakmıştım? Bu sorunun cevabını vermek istemiyordum. Aşağı inerken sürekli arkama bakıyordum, belki Elizya gelir diye. Fakat kapıya ulaştığımda bile gelmiyordu. Endişelerim iyice bana karşı bayrak çekmiş gibiydi. Neredeydi bu kız? Onu niye bıraktım ki sanki. Ben evrendeki en kötü arkadaşım sanırım. Bir dakika, sanırım mı? Sanırım kısmını çıkarırsak hepsi doğru seni, hain. Kapıya ulaştığımda herkes kapıyı yumruklayarak açmaya çalışıyor, küçük çocuklar gibi panikleyerek kurtulmaya çalışıyorlardı. Panikleri, bir çocuğun paniğinden farksızdı. Duman burada daha çoktu. Duman ciğerlerimi yakmaya başlamıştı. Nefes almam gittikçe zorlaşıyordu. Sen yapman gerekeni yap. Arkadaşını kurtaramadın, bunu düşününce burnuma bir sızı geldi, bari bu insanları kurtar. Başım ağrımaya başlamıştı. Sessizce besmele çekerek nöbetçi masasındaki koltuğun ayaklarını cama vurmak için insanları yararak kapıya ulaştım. İnsanlar beni gördüklerinde kendiliğinden yolu açıyorlardı zaten. Merdivenlere doğru son bir kez baktım yukarıda insanlar birikmişti. Bazıları aşağı merdivene, bodrum katına bakıyordu. Yani yangın çıkan yere. Niye olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Gözümdeki yaşlar aşağı dökülmeye başlamıştı. Kapının yarıdan çoğu camdı fakat ikili camlardan yaptırdıkları için elbette yumrukla açılmazdı. Öğretmenlerin bile mi aklına gelmemişti yani. Zaten fırça atmaktan başka bir işe yaramazlardı ki. Kapıya, sandalyenin demiriyle vurdum. Önce cam çatladı. Bir daha vurdum, İç cam çatlayıp benim tarafımdaki cam kırıldı. Son bir kez daha vururken Elizya'nın yüzü aklıma geldi. Kimseyi aldırmadım ve yarı çığlık atarak yarı ağlayarak bütün camı kırdım. Elimi, dışarıdaki kilidi açmak için dışarı çıkardım. Açtığımda herkes kendini resmen yırtarak, rüzgâr gibi dışarı çıkmıştı. Bense durup onlara bakıyordum. Elizya'yı aradım. Yoktu. Karşıma birden iki kişi geldi ve beni merdivenlerden aşağı indirdiler. "Cemre! Cemre! İyi misin? Cemre bir cevap ver. Cemre!" ses çok boğuktu sanki denizin altından geliyordu. Ancak Zeynep olduğunu tahmin ettim. Başka kim bu kadar endişelenebilirdi ki benim için. Sanırım beni sallıyordu. Sersemlemiştim. Başımın ağrısı bütün vücudumu kaplamıştı. Hiçbir şey düşünecek halde değildim. Ya da söyleyecek. Sözcükler boğazıma takılı kalmıştı. Cümle kurmayı yeni öğrenen bebektim sanki. Sadece ağladım. Gözlerim her şeyi denizin içinde gibi görüyordu. Ama yine de gözlerim O kızıl-kahve saçları aradı. Denizde boğulmuş olmalıydı. Sanki önümdeydi. Aklım bana oyun oynuyor, yarama tuz basıyordu. Onun yüzünü dalgalı görüyordum. Dalgalar ve kızıl-kahve saçlar, bir süre sonra kaybolmaya başladı sonra yeniden geldiler. Sahile vuran balık gibi hissediyordum kendimi: Halsiz ve ölü. "Cemre! Tamam, sakin ol. Gel şöyle. Volkan yardım et." diye başka yere baktı. Ve beni demir olduğunu sandığım bir yere oturttu. Onların bana baktığını ve bir şey söylememi beklediklerini biliyordum. Ama kapıya bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. "Cemre... Elizya! O nerede? Cemre o nerede!" İsmi duyduğum an, benim boğazımdan çıktığına inanamadığım bir çığlık atarak ağlamaya başladım. "Hayır. Hayır... Hayır. Hayır! Ona bir şey olmadığını söyle lütfen..." ağlıyordu "Lütfen..." ağlaması şiddetlendi. Ve hıçkırmaya başladı. Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre boyunca birbirimize hiç dokunmadan ağladık. Sanki onu oradan çıkarıp yanımıza getirmek istermişçesine, ağladık. Bir süre sonra siren sesi duydum. Hemen içeri girdiler. Fakat tam onlar merdivendeyken, ikinci kata daha önce yükselmiş olan alevler, birden söndü. Ne olduğunu kimse anlayamamıştı. Uzun boylu kır saçlı zayıf müdürümüz, yine de onlara girmelerini telkin etmişti. Onlar içeriye girerken Zeynep ile ben, Volkan'ı arkada bırakarak kapıya doğru gözlerimiz şişkin bir halde ilerledik. Zeynep birden kapının dışında başka bir yere, benim soluma baktı. Baktığı yere döndüğümde Sevim'in etrafta birini aradığını fark ettim. Sonra bizi gördü. Ve şüpheli bir şekilde kalabalıkta kayboldu. Zeynep peşinden gitti. Ben de onun peşinden... Çok hızlı yürüyordu. Ona yetişmekte zorlanıyordum. Ona yetiştiğimde ise Sevim'in boğazını sıkıp hesap soruyordu. "Anlat!" "Ben bir şey bilmiyorum." diyordu ama ta buradan belliydi bildiği, kız tir tir titriyordu. Sesi kendinin değilde başkasınınmış gibi kısık seslekonuşuyordu. Bizden korkmasını ruhaf bulmuştum. Bunu bizim gibi tuhaf bulmuştu. Zeynep'in aramızdaki zayıf halka olduğunu düşünmüştü. Bu her zaman yanlış olmuştu. Bizim gurubumuzda, ben güçlü halka, Elizya ortadaki halka, Zeynep en zayıf halka gibi görünürdü. Hepsi yanlıştı. Üçümüzde güçlü halkaydık. Sadece bunu farklı zamanlarda ve farklı şekillerde gösterirdik. Bunu hiç belli etmezdik. Birbirimize de söylemezdik ancak bunu üçümüzde bilirdik. "Sana son kez söylüyorum anlat!" "Neyi?" "Ben çıldırtma Sevim! Elizya! Nerede!" "O... O..." deyince çileden çıkmıştım. "Nerede!" diye kükredim. "Ben kızlarla lavaboya gitmiştim. Yangın çıktığında telaştan kapının kolunu söktüm ve kabinden çıkamadım. On dakika sonra Elizya geldi. Ve beni çıkardı. Şaşırmıştım. Korkmuyordu. Gitmemi söyledi bende kapıya geldim." hikâye çok saçmaydı. Elizya, Sevim'i asla kurtarmazdı. Zeynep'te aynı fikirdeydi. "Bunu uydurmak için ne kadar uğraşmışsın. Ama ben çocuk değilim Sevim! Şimdi son bir kez soracağım..." diye Zeynep onu tehdit ederken aklıma geldi. O bunu yapardı. Daha önce de yapmıştı. Bunu Zeynep bilmediği için, ona çok saçma geliyordu. Düşünürsek haklıydı ben olsam bende saçma bulurdum. Onun sözünü keserek, "Bir dakika bu gerçek olabilir." Zeynep bana öyle bir baktı ki korkudan geri çekildim. "O merhametlidir. Bunu yapmış olabilir. Daha öncede başka bir kıza yapmıştı. Sen o sıralar yoktun." dedim titrek sesimle. Sevim'e döndü ve ona baktı. Sevim o kadar korkmuştu ki, Zeynep'e bakmaya dayanamayıp yere baktı. Zeynep birden onu bırakıp benim yanımdan geçip yere oturdu. Bende sol tarafına oturdum. Volkan ortalıktan kaybolmuştu. Zeynep bunu fark etmemişti. Ya da fark etmiş, umursamamıştı. Sessizlik içinde oturduk. Siren sesi, konuşma sesleri, ağlamalar, telkin etmeler, öğretmenlerin emirleri, rüzgâr sesi... Bunlar dışında her yer sessizdi. Bizim için bunlar gürültüden başka bir şey değildi. Başını omzuma koydu. "O ne yaptı ki?" dedi bir süre sonra. "Bilmiyorum Zeynep." verebileceğim tek cevap buydu. Ona ne cevap verebilirdim ki zaten. Birkaç dakika sonra itfaiyeciler çıktı. Ve müdürle konuştular. Devamı da çıktı. Yanlarında kimse yoktu. Müdürün yanına gittik. "Nerede o? İçerde biri vardı." dedim şaşkınlıkla. Neredeydi bu kız? "Kızlar saçma sapan konuşmayın. İçeriden kimse çıkmadı." dedi ve gitti. Karnıma sancı girmişti. Kasılmaydı aslında. Bütün vücuduma yayılması uzun süre almadı ve çok geçmeden ayakta duracak halim bile kalmamıştı. Düşüncelerim, arap saçı gibi birbirine girmiş, bulanıklaşmışlardı. O sıralarda Volkan, Serkan ve Ali arkamızdan geldi. "Ne olmuş? Nerde o? Söylesene!" diye bağırarak sordu Ali telaşla. Niye bu kadar merak etmişti ki? "Bilmiyoruz Ali ama... Elizya çıkmadı." Ali, donmuştu. Nefes almakta zorlanır gibiydi. Başını iki yanından sıkıca tuttu. Sonra bir robot gibi arkasını döndü ve gitti. Sonra anladım; ona nasıl baktığını hatırladım. Bu aptal, Elizya'ya âşıktı. Ama bunu neden daha önce fark edememiştim ki? Her neyse şu an onun aşkını düşünecek durumda değildim. Serkan birden, "Kıraç. O nerede?" dedi. Elizya için o kadar endişelenmiştim ki yeni çocuk aklıma gelmemişti. Herkes etrafına bakındı. Ben de baktım. Yoktu. O gizemli çocuk yine kaybolmuştu. Ya Elizya'yı alıp gittiyse? Ya Elizya'ya zarar verirse? Ya bu yangın onun işiyse. Eğer bunlardan biri bile onun işiyse onu kendi ellerimle öldürürüm. Lanet olsun. Elizya'yı bırakmamalıydım. Lanet olsun! Eğer yangını o çıkardıysa Elizya'nın geleceğini nereden biliyordu ki? Ya o da yaralandıysa ve Elizya yı kurtarıp gitmişse. Belki bunu yapıyorsa kül olup gitmişlerse. Son düşünce beynime öyle çarptı ki, Başım döndü. Ve olduğum yere çöküp tekrar ağlamaya başladım. Ben o insanları kurtarmıştım, evet. Ancak kendi arkadaşlığımda canavar rolünü oynamıştım. Sürekli üç kelimeyi mırıldanıyordum. Düşüncemde de başka hiçbir kelime yoktu. Hepsi benim suçum. Hepsi benim suçum. Hepsi benim suçum. Hepsi benim suçum... *** Yağmuru izlemek düşüncelerimi kendine getiriyordu. Yanımda bana verdiği kitap vardı onu yangından üç hafta önce okumaya başlamıştım. Bana o yanımdaymış gibi hissettiriyordu. Fakat ona bakamıyordum, bakmak işkence gibiydi. O olsa bu zamana kadar yarısını bitirmişti. Bense çeyreğini bitirmiştim. Annem bana film izlememi önermişti. Fakat şuan bırak Kore filmini, Kore kelimesini bile istemiyordum. Günlerdir düzgün uyuyamıyordum. Sürekli kâbuslar görüyordum. Aslında o kadar güzel görüntülerdi ki... Anılarımı başka bir açıdan görüyordum. Ama onunla olan anılarımı görmek, bana artık kâbus gibi geliyordu. İki hafta geçmişti. Fakat ondan küçücük bir haber dahi alamamıştım. Her gün bir umut gibi telefonunu arıyordum. Biliyorum aptallıktı. Ancak ona ulaşılacak başka hiçbir yol yoktu. Günde altı kere arıyordum. Sabah, ardından birkaç saat bekleyip tekrar arıyordum. Sonra öğlen, ardından saat beş gibi. Sonra da akşam. En sonunda gece. Bu aramalar dışında, Volkan ile Zeynep beni arıyordu, günde üç kere. Zeynep'in konuşacak kimsesi yoktu. Ailesine söylemek istemişti. Fakat sadece yangın çıktığını. Neden anlatmadığını sorduğumdaysa bana, 'Zaten bir süre sonra unutacaklar nefes tüketmek istemedim.' demişti. Bütün bu iki hafta boyunca odamda kalmış yeni tuhaflıklarımla uğraşmıştım. Artık beyin gücümle yapabiliyordum. Eskiden sadece ellerimle yapabilirdim. Bunu bütün vücuduma yayamazdım. Ancak şimdi bütün vücudumda aynı şekilde gücü aktarıyordu. Ama şuan moralim bozuk olduğu için beyin gücümle yapamıyordum. Ve bu çok sinir bozucuydu. Güçlerimle uğraşmak bana onu unutturuyor beynimi meşgul ediyordu. En azından birkaç dakikalığına. Ki bu bir mucizeydi benim için. Annemin dediğine göre bu güçlere çalışırsam, kısa zamanda bütün gücü, kontrollü bir şekilde yönetebileceğimi söylüyordu. Onun dediğine göre bir cadıydım. Bu beş aydır yaşadığım tuhaflıkları açıklamıştı. O zaman her türlü genel açıklamaya açık olduğum için bunu çabucak kabullenmiştim. Bunu ailemle piknik yapmaya gittiğimizde fark etmiştim. Elimi ateşin üzerinde ısıtmaya çalışmıştım. Ateşe o kadar odaklanmıştım ki, SBS sınavına bile bu kadar odaklanmamıştım sanırım. Ateş elimi yavaş yavaş çekerken birden alev, mum alevi kadar küçük bir alev haline geldi. Elimi yukarıdaki daldan su mu akıyor diye kontrol ettim. Akmıyordu. Yukarıyı incelerken aşağıda bir hareketlilik fark edip oraya döndüm; ateş eskisi gibi yanıyordu. Büyük. Elimi yeniden çektim ve yine ateş küçüldü. Yeniden elimi üzerine getirdim ve yükseldi. Birkaç kez bunu yapmaya devam ettim. En sonunda yorgunluktan ne göreceğini şaşırdın sen diye düşünerek ailemin yanına gitmiştim. Bu olaydan sonra diğer bütün olaylar birbirini takip etmişti. Ağaç dallarını insan gibi hareket ettirmek, suyu havada dans ettirmek, Bulutlara ebru sanatı gibi şekil vermek... Vesaire. Cadılara, Leras deniyordu. Benden başkaları da vardı. Eğer doğruysa kendileri gibi olan insanlara -ne kadar insansam artık- nasıl davranıyorlardı acaba? Bunu düşünmek istemiyordum çünkü ne düşünürsem düşüneyim, en sonunda konu ona geliyordu. Bu yüzden bende tek kaçış yolum olan gücüme başvurdum. Camdan akan suya baktım. Benim için tehlikesiz ve basitti. Gözlerimi kapattım. Beynimdeki bütün düşünceleri temizleyip sadece önümdeki görüntüyü, kapalı gözlerimin önüne net -ne kadar net olabilecekse o kadar- olabilecek bir şekilde getirdim. Gözlerimi açtığımda camda akan yağmur damlalarına konsantre oldum. Ellerimi cama doğrulttum. Elime bütün gücümün yayıldığını anladığımda ellerimi açtım. Ellerime çok hafif, neredeyse hissedilmeyecek kadar bir ağrı gelir ve ellerim dışında bütün her yerim halsiz olurdu. İşte o zaman gücün kontrolünün bende olduğunu anlardım. Yine öyle oldu ve akan suyla aramda gizli bir ip varmışçasına bağ oluştu. Ellerimden birini serbest bırakıp bağı koparmadan önce, elimdeki bütün gücü hâla havada olan sol elime aktardım. Bunların hepsini sadece iki kalp atışı sürede yapıyordum. Elimdeki bağı daha da güçlendirdim. Elimdeki sıcaklık örümcek ağı gibi bütün elime gelerek artınca, bağ dalgalanıp gözle görünür hale geldi. En sonun da damlalar kıpırdanmaya başladılar. Gülümsedim. Elimi daire şeklinde hareket ettirince, camdaki damlalar toplandı ve bir su gölü olup küçük bir girdaba dönüştüler. Bu sırada parmaklarımı hafifçe hareket ettiriyordum. Çünkü damlaları kontrol etmesi daha kolay oluyor, böylece onları toplayan öğretmenmiş gibi işimi sağlama alıyordum. Büyüyü yapan bendim fakat büyülenmiş gibi yaptığım şeyi izliyordum. Beni öyle kendine çekiyordu ki dünya yok olsa umurumda olmazdı. Ama oldu. "Kızım." annem seslenince bütün yaptıklarım rüzgârdaki kumlar gibi dağılıp gibi gittiler. Sinirle ona döndüm. Tabi ki sinir olduğu zor anlaşılıyordu çünkü bir türlü boş bakışlarımı düzeltemiyordum. "Dışarıya çıkmalısın." "Böyle iyim anne." sesim her zamankinden daha da tekdüze ve boştu. "Bu iyi halinse... Kızım tamam çok üzgünsün arkadaşın kayıp, fakat biraz nefes almalısın. Hem belki kendine gelirsin. Bu halin beni mahvediyor güzel kızım." diyerek yatağımın kenarına bana dönük oturdu. "Cemre, sana bir şey öğretmemi ister misin?" "Ne gibi?" "Bunun gibi." Elini açıp bana gösterdi. İçinde bir taş vardı. Basit bir çakıl taşıydı. Ama gözlerini o taşa dikti ve neredeyse bir saniyeden daha az bir sürede taş eriyerek suya çevrildi. "B-bu-bunu na-nasıl yaptın?" Gözlerim fal taşı gibiydi. Bende yapmak istiyordum. "Onu yönettiğini hayal et. Onun ruhu olduğunu ve tamamen sana bağlı olduğunu düşün. Ondan başka bir şey düşünme. Ona odaklan. Dünyada ondan başka düşünecek hiçbir şeyin olmasın. Ruhunu ona kat." dedi ve o suya tekrar gözünü dikti. Gözlerine baktığımda bir derinlik gördüm. Bir kılıç delip geçmiş, orada minik bir kuyu bırakmıştı. Yüzü boş bir şekilde bakıyordu. Gözlerinde bir an inatçılık ve minik bir hırs gördüm. Tekrar eline baktığımda suyu bir anlığına gördüm. Ancak hemen sonra onun yerini sigara dumanı kadar yoğun, bir o kadar çiçek kokusu kadar hafif bir duman gördüm. Ardından duman havada dağıldı. Anneme baktığımda gülümsüyordu. "Pekâlâ," derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Bacaklarım ağrıyla zonkluyordu ve uyumuştu. "ben koruya gidiyorum. Biraz... Buna çalışayım. Olur mu?" başıyla onayladı ve odadan bana gülümseyerek çıktı. Bende ona gülümsedim. O odadan çıktıktan sonra kırmızı bir oduncu gömleği ile kot pantolon giyerek odamdan çıktım. Ev bana birden çok bunaltıcı geldi ve telefonumu alarak direk ayakkabımı giyip "Ben gidiyorum anne! Görüşürüz!" diye bağırarak kapıyı kapattım. Merdivenlerden aşağı inip, apartmanın kapısını sertçe kapatıp yola koyuldum. Güneş batmıştı. Korunun içine girdiğimde Bir araba gördüm siyah bir Renault 'tu. Daha önce bu koruda araba görmemiştim. İçimde korku filizi yükselmeye başlamıştı. Fakat merakım onu yenerek, arabayı incelemeye başladım. Arabadan uzak durarak içini açık camından seçmek için arkasından yan tarafına geçmeye çalıştım. Dikiz aynasına baktığımda oradaki iki gri göz bana memnun olmuş gibi bakıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE