12. Bölüm: Leras Bulutu

1391 Kelimeler
 Kızın düşüncelerini okumak zor olmamıştı. Benim gözlerime baktığında onun insan olmadığını anlamıştım. Başka nerede böyle parlaklık olurdu ki? Arabadan yavaşça çıkmadan önce biraz daha ona baktım ve düşüncelerini okumaya başladım. Ancak kesik kesiklerdi. Niye ki? Daha önce bu başıma gelmemişti. Yine de yüzümdeki ifadeyi korudum. Ne kadar zorlansam da...  Bu da kim? Gözleri... Gözlerine benziyor. Niye... Bakıyor? ... Kıraç'a benzer biri.  Son cümlesini duyduğum an arabadan yavaşça çıktım. Kız gözlerini hem korkuyla, hem öfkeyle, hem ne yapacağını bilemez halde, hem de plan yapar gibi, hatta kibirle gözlerini bana dikmişti. Sanki bir şey yapabilirdi ya...  Gözlerini iyice bana dikti. Kilitlenmiş gibiydi. "Ne işin var burada senin?" dedi, sesi titriyordu. Bir süre cevap vermedim. Hareketlerini incelemeye çalıştım; biraz tedirgindi, elleri hafifçe titriyordu, sonra birden gözleri kısıldı. Bir dakika boyunca bana öyle baktı. Ardından büyük bir kibirle çenesini hafif bir şekilde kaldırdı. Kendine güveni gelmişti besbelli. "Sana ne işin burada dedim!" her kelimeyi vurgulayarak söylemişti. Sesi yankı yapmıştı. Artık sinirlenmeye başlamıştım. Tam ona doğru, burnumdan soluyarak bir adım atmıştım ki, beynim tepe taklak oldu ve birden kendimi hızla gelişen bir saçmalığın içinde buldum.  Her şey hızla olmuştu, kız ellerini kaldırdı ve üzerime göremediğim bir dalga geldi. Boş anıma geldiği için, geriye doğru bir ağaca sağ kolumu çarpıp yoluma devam ettim. Ardından başka bir ağaca çarpacağımı bilerek, hemen arkamdaki ağaca bir tekme atıp ağırlığımı yukarı verdim ve kızın şaşkın gözleri önünde, elimi yere koyarak, kalkmak için güç aldım. Takla atıp yere inmiş oldum. Kız geriye doğru adımını attı ve o kaçmadan ben onun arkasına geçip geriye döndüğünde yüzüme bakmasını sağladım. Kibiri ve kendine olan güveni birden duman gibi kaybolmuştu. Kız korkuyla karışık merakla geriye yürüdü.  Yüzümdeki öfkeyi hissedebiliyordum. Kahverengi saçlarım alev almadığına şaşırmıştım. Kimse bana böyle bir şey yapamazdı! Özelliklede ne olduğu belirsiz bir cılız kız...  "Kimsin sen!" diye bağırdım ona doğru. Hâla geriye gidiyordu. Dişlerini sıkmış bir şekilde bana bakıyordu.   Titrek ama bir o kadarda tek düze sesiyle kekelemeye başladı, "Asıl se-sen ki-kimsin? Bu-burada o-o-olmamalısın" hâlâ bana meydan mı okuyordu? Yürek mi yemişti bu kız?  "Nerede olacağımı senin gibi sürüngen bir insana soracak değilim. Cevap ver kimsin sen?" dedim bağırarak.  "Sen kim olduğunu söylersen bende söylerim."  "Pazarlık yapacak durumda değilsin küçük hanım." yavaşça ayağa kalktı.  "Cemre."  "Nesin sen?" diye bağırdım.  "Adını söyle." Bu kız inatçı keçiydi resmen.  "Serhat. Şimdi söyle nesin sen!"  "Bağırma duyabiliyorum." gözlerimi devirerek ağzımı açtım ama beni yerimden çivileyecek sözleri söylemekte erken davranmıştı.  "Ben bir Leras'ım."  Donup kalmıştım. Hiçbir kılımı bile kıpırdatamıyordum. Boğazımdan cıva dökülüyor gibiydi. Bu kız nadir bulunan bir yaratık olduğunun farkında mıydı acaba? Ya da birinin hassas noktasına bıçak sapladığının? Ah Kıraç ah! Onun yüzünden başıma gelmedik kalmamıştı. Kıraç benden nefret ediyordu ama gidip Elizya'nın bir arkadaşını bulmamı istemişti. Bunu o tartıştığımız gece söylemişti. Sonra da ortalıktan kaybolmuştu. Elizya ile beraber. Hayır, kızın başını da derde soktu. Zaten kafası milyonlarca şeyle meşguldü bir de bu.  Elizya'yı başta sevmemiştim. Fakat insanları dinleyince o kötü, kendini herkesten güçlü sanan sinek bozuntularından farklı olduğunu anlamıştım. Önyargılı olduğumu kabul ediyorum ama önyargılı ve şüpheli olmazsam bir yere varamazdım. Kısaca ölmüş olurdum. Ama bu sefer şüphelerim yanılmıştı. Ama Elizya ve Kıraç'a ulaşmak için bu kız bana lazımdı. Ayrıca Kıraç onu bulmamda ısrar etmişti. Bu yüzden bir haftadır o kızı arıyordum. Eğer bu önümde duran Leras oysa... Benim onları bulana kadar başım dertte demektir. Gözlerimi bir şey yapar diye ondan ayırmayarak, kızın ismini hatırlamadığım için arka cebimdeki kâğıdı çıkarıp açtım.  Cemre Soykan.  Kıraç onu bulmam gerektiğini nereden biliyordu? Böyle bir gereksinimim olacağını nereden anlamıştı? Bu soruların cevabını onu bulunca alacaktım.   "Senin adın Cemre Soykan mı yoksa?" Lütfen olma. Lütfen olma.  "Evet" dediğinde gözlerimi kapattım ve baş belası kuzenimin adını homurdandım.  "Pekâlâ, yapacak bir şey yok. Adını ve ne olduğunu değiştiremem," dedim yukarı bakarak, "benimle gelmen gerek-"  "Nedenmiş o? Senin ne olduğunu bilmiyorum bile."  "Keçi hanım."  "Örümcek." diye hemen karşılık verdi. Madem ne olduğumu öğrenmek istiyordu...  "İster inan ister inanma ama ben bir vampirim." dedim.  "Ne?" deyip gülmeye başladı. Resmen kahkaha atıyordu. Boğazımı temizleyerek kollarımı göğsümde buluşturdum. Ciddi olduğumu anladığında, arkasını dönüp koşmaya başladı. Hemen fırlayıp önüne çıktım ve onu ittirdim. Yerde birkaç metre süründü. Ona doğru yürüyüp, "Benim şakam yok cadı." dedim ve onu kolundan tutup kaldırdım. Arabaya doğru onu yarı yürüterek yarı sürükleyerek götürdüm. Giderken canının yandığından söylenip duruyordu. Umurumda bile değildi. İsterse onu bir nefeslik bir sürede gebertebilirdim ve bundan zerre pişman olmazdım. Yolcu koltuğuna onu oturttum. Bana çok iğrenç bir kızgınlıkla baktı. "Çok korktum." deyip kapıyı çarptım. Kendimde arabaya binip sürmeye başladım. Kız bana pis bakıyordu. Bu Leras'ın bir şey yapmamasını sağlamalıydım.  "Elizya'yı tanırım. İyi kızdır." demek zorunda kaldım. Biraz yalandı gerçi. Ama kim takar ki?  "Sen... onu oradan sen mi götürdün?" Ne diyor bu be? "Anlamadım." dedim.  "Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Nerde o? Yoksa onu bir tabuta falan mı tıktın?" dediğinde kahkaha atmaya başladım. Bu kız çok fazla vampir filmi izliyordu. "Yoksa evine falan mı götürdün?" Evime aylardır gitmiyordum. Ayrıca oraya kim gider ki-  "Kıraç!" diye hırlayarak otobana çıktım. Cevabı sesli vermiştim. "O mu götürdü onu? Biliyordum!" diye tısladı.  "Kapa çeneni!" diye bağırarak, bir elimle boğazına bir anda yaklaştım. Lakin saldırmayan birine dokunmak istememiştim. Yine de korkutmaya yetmişti. Çok kızgındım. Bunca zamandır orada mıydı? Onu gördüğüm an atmayan kalbini söküp ona çorba yaparak yedirteceğim. Yolda ikimizde sessizleştik camdan dışarı bakıyordu. Eve vardığımızda kapıyı çarparak kapattım. Sarı eve doğru bağırdım.  "Kıraç! Çık dışarı! Oradasın dimi?" ordaydı. Bunu hissedebiliyordum. Küfürler yağdırdım. Birkaç dakika sonra kapı açıldı.  Kıraç harabe olmuş kale gibiydi. Beyaz olan teni iyice beyazlamıştı. Gözlerinin altı siyahtı. Gözlerindeki o vampir ışıltısı kaybolmuştu. Çok... solgundu. Dudakları bir insan gibi morarmış ve çatlamıştı. Saçları kir içinde ve darmadağındı. Mavi tişörtü buruşmuştu. Pantolonu da beyazlamıştı. Onu gördüğüm an içimdeki kalp çorbası yapma isteği, yağmur yağarken sönen ateş gibi sönmüştü.  "Seni bekliyorduk." dedi bana bakarak. Sonra yanımdaki keçiye döndü. "Onu bulmuşsun kuzen. Teşekkür ederim."  "Kuzen? Siz kuzen misiniz?"  "O kadar şey arasında merak ettiğin bu mu?" dedim Cemre'ye bakarak. Aslında bir anlamda o da haklıydı. Neye inanacağını şaşırmıştı.  "Ah! sağol hatırlattığın için" diyerek kuzenimin üzerine atladı. Tam zamanında onu belinden tuttum ve yine yere fırlattım. "Şunu yapmayı keser misin?" diye bağırdı yerden kalkarken. Kulunu tutarak sızlandı. Umursamadan Kıraç'a döndüm.  "Burada mı?" başını olumlu anlamda salladı. Ama çekingendi. Bu hiç Kıraç'a göre bir şey değildi. Ağızımı oynatarak "Neler oluyor? Her şey yolunda mı?" dedim. Bana düşüncelerini yolladı.  Değil. Hiçbir şey yolunda değil. İki haftadır dönüşümde. Bundan kısa sürmesi gerekirdi. Ayrıca Semih Güloğlu mezarından çıkmış, ortalıktan kayboldu. Ve Elizya'mı nasıl yaşatacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Çaresizim. Keşke senin gücün bende olsaydı. Nefes alıyor. Ama kalbi... Çok yavaş. Korkuyorum. Ya dönüşüm başarısız olursa. Acı çekiyor. Bunu biliyorum. Ben daha bir vampiri dönüştürmedim. Bir Zera'yı bile koruyamıyorum ben. Onu nasıl yaşatabilirim ki? Hem insan hayatımda hem de vampir hayatımda ilk kez âşık oldum ve o da ölüyor. Seni şimdi anlıyorum. Çok üzgünüm kuzen. Fakat o gerçekten Lider'e çalışıyordu. Yemin ederim. Ayrıca onun yanından ayrılamıyorum. Ya Kara kanatlar onu bulup öldürürlerse ya da Lider. Kan yok. Onunla beraber ölüyorum. Gücüm tükeniyor. Ve onlar geldiğinde bir insandan farkım kalmayacak. Yine de bir şekilde onu korumam gerek. Her ne pahasına olursa olsun...  Beynin sesi bile hüsran ve korku doluydu. Çaresizdi. Ona yardım etmeliydim. Yoksa hepimiz ölecektik. Bu arkadaki keçi de dâhil. Kıraç'ın düşünceleri birbirinin yerine geçmek isteyen arsızlar gibilerdi. Karmaşık. Bunların hepsi kötüydü. Peki, o ne haldeydi acaba?  "Elizya. Nerde!" diye arkamdan bağırdı Cemre. Çok kızgındı. Burnundan soluyordu. Birden o koyu kahverengi olan gözleri bir anlığına, hafif bir parıltı saçtı ve çok güzel bir yeşile dönüştü. O kadar parlaktı ki neredeyse gözümü alacaktı. Hiç bu kadar parlak yeşil gözler görmemiştim. Sanki ormanın sihri bu gözlerde toplanmış gibiydi. Gözlerimi kısarak ona baktım. İkimize bakıp bir açıklama bekliyordu. Kıraçla bakıştık. Arkasını döndü ve kapıyı açıp içeriye girdi. Çocuğun ruhunu almıştı yangın sanki.  Cemre arkamdan girdi. Kapıyı kapattım. Ve eskiden doğduğum eve baktım.  Hardal rengi yamalı koltuklar, küflenmiş ve çatlamış, eskiden beyaz olan bir tavan, eskiden krem rengi denilen, fakat şimdi gri olan kırılıp çürümüş parkeler, yamulmuş aile fotoğrafları ve onların çürümüş çerçeveleri... Tozdan rengi koyulaşmış beyaz sehpa, toz tutmuş şömine ve köşede bir bacağı kırık ama ona rağmen sağlam duran tozlu, altı kişilik yemek masası.Üç oda kapısı vardı. Bir koridordan girdiğinizde dört tane kapıyla karşılaşıyorduk. Biri mutfak, diğeri annem... ile... babam...diğeri...kız.... kardeşim...  Ailemi bir kaza sırasında kaybettim. Kazada bende vardım. Fakat durumu en iyi olan bendim. Kıraç ile Oktay adında bir adam beni mavi arabamızdan sürükleyerek çıkarmıştı. O anları hatırlayınca içimde bir fırtına koptu. Başıma biri iki yandan bıçak sokuyormuş gibi oldum...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE